
Bu hafta sahnede “Abidin Dino” var! Çağdaş Türk resminin öncülerinden Dino'nun sıra dışı dostluklarına ve ilham veren yaşamına bakıyoruz
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
Transkript
Nazım Hikmet'in Samansarısı isimli ünlü şiirinde, mutluluğun resmini yapabilir misin diye sorduğu Abidin'in, ressam Abidin Dino olduğunu biliyor muydun?
Abidin Dino hiçbir zaman mutluluğu resmetmemiş ama can dostu Nazım'ın şiirine bir şiirle yanıt vermiş.
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da sesim size zaman zaman robotik gelecek üzgünüm.
Ama bana güvenin zamanla gelişeceğim.
Hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Abidin Dino var.
Muhtemelen hepimizin aşina olduğu bir isim Abidin Dino.
Kimi onu yazar, kimi ise az da olsa yönetmen olarak tanır.
Ancak çoğumuz çağdaş Türk resminin öncülerinden biri olarak bıraktığı eşsiz desenlerle ve tablolarla tanırız.
Abidin Dino denince akla özellikle eller gelir.
Onun el tasvirleri rastgele açtığımız bir kitabın sayfasında ya da gezdiğimiz bir müzenin veya galerinin duvarında ansızın karşımıza çıkabilir.
1913 yılında İstanbul'da sanatçı bir ailenin içine doğmuş Abidin Dino.
Beş çocuklu bir ailenin en küçüğüymüş.
Abilerinden Ali Dino ünlü bir karikatürist.
Diğer abisi Arif Dino ise ünlü bir şair ve ressam.
Ve aynı zamanda bir boksör.
Evet, çok yönlülük böyle bir şey sanırım.
Sürekli sanata dair okumalar yapan abilerinin kitaplarını, fırçalarını, kalemlerini karıştırırken başlamış çizimi olan tutkusu.
İlk çizimlerini 17-18 yaşlarında yapmaya başlamış.
Bu arada İstanbul'da doğmuş ancak çocukluk ve ilk gençlik yıllarını babasının işi sebebiyle İsviçre ve Fransa'da geçirmiş.
Türkiye'ye 1920'lerin ortalarında bir lise öğrencisi olarak dönmüş ve Robert Kolej'de eğitim almaya başlamış.
Ancak giderek güçlenen çizim yapma tutkusu, yeteneğiyle de birleşince lise eğitimini yarıda bırakmış ve kendini sanatını geliştirmeye, sürekli üretmeye adamış.
1930'ların başında daha sonraları can dostu olacak Nazım Hikmet'in kitap kapaklarını resimlemiş.
Hal böyle olunca bir sanatçı olarak adını duyurması uzun sürmemiş.
1930'larda D grubu isimli Sanatçılar Birliği'nin kurucuları arasında yer almış.
D grubunun amacı, Türkiye'nin güzel sanatlar alanında ilerlemesini sağlamak, dünya çapında sergilere katılacak sanatçılar yetiştirmek, batıdaki hızla değişen sanat akımlarını
takip edip güncel kalmak olmuş.
Sanatçılar çoğunlukla düşünce ağırlıklı, sembolik anlamları olan hatta soyuta varan resimler yapmış.
Bunun için de daha çok desen ağırlıklı çalışmışlar.
Kaldı ki Türk sanatında desen deyince akla gelen ilk isimlerden biri Abidin Dino.
Derken 1952 yılında hayatının geri kalanını geçirmek üzere eşi Güzin Dino ile birlikte Paris'e yerleşmiş.
Pek çok kaynakta onlardan Cumhuriyet tarihimizin en entelektüel çifti olarak bahsediliyor.
Güzin Dino da bir dil bilimci, eğitimci ve yazar.
Kendi kaleme aldığı kitapları ve çevirileri bulunuyor.
Birlikte verdikleri bir röportajda ilk seyircim Güzin, Güzin'in ilk okuyucusu da ben oluyorum.
diyerek aralarındaki ilişkinin güzelliğini böyle ifade ediyor Abidin Dino.
Şöyle bir aşk nasip olur mu be dediğinizi duyar gibiyim.
Neyse ne diyordum işte Paris'e yerleşip birkaç yıl çalıştıktan sonra buradaki ilk sergisini de açmış Abidin Dino.
Bu sergiden sonra ünü de epi artmış şehirde eserleri satılmaya başlamış.
38 yılında tanıştığı Picasso ile birlikte çalışma fırsatı da yakalamış.
Picasso'yla aynı atölyede, aynı masada seramik yaptık, diye anlatıyor sanatçı.
Hatta hattatların kullandığı bir kuş tüyü sayesinde elini hiç kaldırmadan çizdiği çizgiler hayrete düşürürmüş Picasso'yu.
Anlatılana göre, Picasso bu tüyün bir benzerini bulabilmek için evinde ne kadar yastık varsa boşaltmış, saatlerce tüy aramış, bulamamış.
Güzin Dino da Bir başka anısından şöyle bahsediyor bu çizgisever ikilinin.
Bir gün Picasso atölyedeki bir kara tahtayı gösterip üzerine bir çizgi çizmesini istemiş Abidin Dino'dan.
O da tek el hareketiyle hızlıca çizmiş çizgisini.
Bunun üzerine Picasso şöyle demiş, böyle bir çizgiyi bir sen bir de ben çizebiliriz.
Bu arada Abidin Dino'nun akışkan çizgilere duyduğu merakın temelinde küçüklüğünden beri çok etkilendiği hat sanatının olduğu biliniyor.
Yoğun şekilde resim yaptığı ilk dönemlerde Picasso'nun üslubunun etkisinde kalmış.
Ancak sonra kendi üslubunu ortaya koymuş.
Kalabalıkları, işçileri, köylüleri resimlerine taşımış.
Türkiye'de de, Fransa'da da önemli olaylarda orada bulunup hızlı hızlı gördüklerini resimlemiş.
Nerede bir olay, ben orada, diyor kendisi de.
Birincil önceliğim tanıklık etmek, resmin güzelliği sonra geliyor, diye de ekliyor.
Sanatçı, temaların ressamı olarak da biliniyor.
Tek bir başlık altında sayısız eserden oluşan resim serileri var sanatçının.
Yüzler, pencereler, çiçekler, parmaklar, eller…
Bu resimlerin bir kısmı mizahi bir dile sahipken bazılarının altında kısmen siyasal eleştiri çoğunlukla da felsefe yatıyor.
Sanatçıyı tanıdıkça eserlerinde kendi hayatından, fikirlerinden ve hatta dostlarından izler görmek kolaylaşıyor.
Sanıyorum ki bu serilerin içerisinde en bilinenleri, görünce hemen sanatçının adını akla getiren Eller serisi ve bununla birlikte Parmaklar.
Yalnız parmaklar, birbirine dolanan, düğüm olan parmaklar, akışkan eller ya da el olmaktan çıkıp soyuta varan bazı tasvirler.
Eller, Dino'nun en uzun soluklu serisi aynı zamanda.
Otuzlardan doksanlara, yani ömrünün sonuna dek bu temadan hiç vazgeçmemiş sanatçı.
Kalınlı inceli, açıklı koyulu, boş ya da dolu pek çok farklı tarzda el ve parmak betimlemiş.
Bunlardan bazılarını, gerçekçi bazılarını ise sürreal bir üslupla çizmiş.
Ellerle ilişkisini de bir röportajında bütün ailenin elleri güzel.
Öyle bir genetik diye esprili bir dille anlatmış.
Başka bir röportajında ise o kadar çok el çizdim ki sonunda heykele dönüştüler diyor.
Şu an İstanbul Maçka'da bulunan ve 1993 yılında açılışı bizzat Abidin Dino tarafından yapılan dayanışma anıtını hala görmek mümkün.
Bronz malzemeyle hazırlanan bu anıt yaklaşık 3 metre boyunda.
Bu arada sanatçının dostları demişken, aynı yıllarda doğduğu Orhan Veli ile kardeş gibiymiş Abidin Dino.
Oktay Rıfat'ın, Melih Cevdet'in, Fikret Muhalla'nın, Yaşar Kemal'in dostu.
Sırdaşıymış bir ömür.
Ama hangi dostuna sorsanız, Nazım için Nazım'ın yeri Abidin'de başkaydı, dermiş.
Öyle sarsılmaz, kardeşten öte bir dostlukmuş onlarınki.
Bir röportajında, 19 yaşında Nazım'ın şiirlerini resimledim.
Hala da resimliyorum bitmedi, diyor.
Ünlü şairin Kuvayi Milliye Destanı adlı eserini resimlemiş sanatçı.
Eserin anlattığı yıllarda çocuk olduğu için, anımsayamadığı bilemediği detayları yüzlerce fotoğrafı inceleyip notlar çıkararak ve ulaşabildiği kamera kayıtlarını izleyerek resimlemiş.
Özellikle de kıyafet detaylarını doğru verebilmek önemliydi.
En çok onları inceledim, notlar aldım, diyor sanatçı.
Hem de kalbi çok hassas bir sanatçıydı o.
Ülkesinin ve dünyanın sorunlarına duyarlıydı.
Eserlerinde ya da söylemlerinde eleştirmekten ya da takdir etmekten kaçınmazdı.
Çağdaş Türk sanatında deseni benimseyen, hiçbir akımın başlığı altına girmeyen, kimseleri taklit etmeyen bir yetenekti.
Türk sanatının gelişmesi için çok çaba sarf etmişti.
Ayrıca dünyada bilinir hale gelmesinde de dostlarıyla birlikte öncü rol oynamıştı.
Onun enerjisi resimden şiire, hatta sinemaya kadar her yere yetmişti.
Abidin Dino'nun gol adını taşıyan ödüllü bir belgeseli bile bulunuyor.
Evet, bu hafta perdeyi bir şiirle kapatacağım.
Nazım Hikmet'in mutluluğun resmini yapabilir misin diye sorduğu kişinin Abidin Dino oluşu tesadüf değil.
Mutluluğu resmetmemiş ancak Nazım'ın şiirine bir şiirle yanıt vermiş Dino.
Gelin bu şiirin son kısmına kulak verelim.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi, bağrımıza bassaydık seni Nazım.
Yapardım mutluluğun resmini.
Başında delikanlı şapkan, kolların sıvalı, kavgaya hazır.
Bahriyeli adımlarla düşüp yola, gidebilseydik meserret kahvesine.
İlk karşılaştığımız yere.
Ve bir acı kahvemi içseydin, anlatsaydık.
O günlerden, geçmişten, gelecekten.
Ne günler biterdi, ne geceler.
Dinerdi tüm acılar seninle.
Bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiye'yi bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş, sürgün şehirler cennet.
İşte o zaman Nazım, yapardım mutluluğun resmini, buna da ne tuval yeterdi, ne boya.
Yapay zekaya şiir de okuttunuz ya, ben daha ne yapayım?
Şaka bir yana, sürçü lisan ettiysem affola.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
