
Bu hafta sahnede Freiburg var. Freiburg’un Almanya’nın en güneşli kenti olmasını ve sokaklarındaki kanalların Erasmus’u nasıl tiksindirdiğini konuşuyoruz. Kentin yer aldığı Kara Orman’dan bahsederken çocukken dinlediğimiz masalların hiç de masum olmadığını öğreniyoruz.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen kitap: Deliliğe Övgü (Desiderius Erasmus, 1511)
Bölümde bahsedilen masallar: Hansel ve Gretel, Külkedisi, Pamuk Prenses (Grimm Kardeşler)
Transkript
Hayatta tiyatro oyununa benzer bir şeydir.
Maskesi düşene kadar herkes bu oyunu sürdürür.
Hayattır nitekim, insanları olduklarından farklı roller biçen, demiş Erasmus.
Bütün dünya bir sahnedir diyen Shakespeare'i de haklı çıkarmış.
Ne dersiniz? Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da...
Sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Ama bana güvenin, zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Freiburg var.
Freiburg'un adını yakınlarında yer alan Kolmar kadar, Strasburg ya da Basel kadar çok duymamış olabilirsiniz.
Burası 900 küsur yaşında bir ortaçağ kenti.
Ortaçağ, karanlık bir şeyler çağrıştırıyor insana.
Değil mi? Devasa taş duvarları olan kaleler, hatta kentler, çamurlu sokaklar, derme çatma evler.
Hah, işte Freiburg bu çağrışımla tezat oluşturacak kadar aydınlık bir kent.
Almanya'nın en çok güneş alan kenti.
Bu durum kentin yaşamına yansımış tabii.
Bugün evlerin çoğunun üzerinde güneş panelleri var.
Hatta patentleri ve dünya rekorları bulunan Avrupa'nın en büyük güneş enerjisi enstitülerinden biri de Freiburg'da.
Enstitüyü kuran Alman fizikçi Adolf Götzberger 1992'de özel bir ev tasarlamış.
Bu ev dünyanın ilk yaz-kış enerjisinin tamamını kendi sağlayan evi olma özelliğini taşıyor.
Onun dışında Freiburg'da yine 90'larda yapılmış, dönerek güneşi takip edebilen bir ev bulunuyor.
2000'lerin başında ise kentin Vauban bölgesinde bir güneş enerjisi yerleşimi kurulmuş.
Bu yerleşim, ihtiyacından daha fazla enerji üretmesi ve bunu belediyeye satarak kentin ekonomisine katkı sağlamasıyla ünlü.
Bu arada bu kent kendini yeşil ve temiz tutmaya ant içmiş gibi.
Koskoca ülkenin en güneşli yeri olması yetmiyormuş gibi bir de sokaklarında kanallar var.
Yok, Venedik'in kanalları gibi değil bunlar.
Bir insanın girip ayakta durabileceği, bir çocuğun oyuncak gemisini yüzdürebileceği genişlikteler.
Derinlikleri de ayak bileğinizi geçmez.
Freiburglular bu kanallara Behle diyorlar.
Bach Almanca'da dere demek.
Sonuna getirilen le de küçültme eki.
Sanıyorum bizdeki cık cık gibi.
Küçük dere derecik anlamına geliyor Behle.
Bu kanallar 12.
yüzyılda şehir kurulduğunda yapılmışlar.
İçlerinden akan su Dreisam nehrinden geliyor ve tertemiz.
Halka içme suyu sağlamak ve yangın söndürmek için kullanılmışlar.
Mesela 1944'te Dünya Savaşı sırasında kentin su boruları tahrip edilmiş.
Yangınları söndürmek için gereken su bu kanallardan temin edilmiş.
Bugünse kanallar Freiburg'un simgesi gibiler.
Sıcak yaz günlerinde kente serinlik sağlıyorlar.
Hatta 2010'lardan beri kanallarda çocuklar için tekne yarışları düzenleniyor.
Gelelim işin efsane kısmına.
Kanallar yüzyıllar boyu orada duracak.
Ama adları hiçbir efsaneye karışmayacak öyle mi?
Mümkün değil. Derler ki Freiburg'da yürürken yanlışlıkla ayağınız takılır ve kanala düşerseniz Freiburglu biriyle evlenirsiniz.
Hatta çapkınlığıyla bilinen eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Freiburg'a geldiğinde dengesini kaybetmiş ve ayağı suya değmiş.
Freiburglular, Chirac'ın bir sonraki evliliğini bir Freiburglu ile yapacağından eminlermiş.
Ama kendisi 2019'da vefat etti.
Yapay olarak kanalize edilmiş bir dere, bu şehrin tüm sokaklarından geçiyor.
Mezbahalardan ve kasaplardan gelen kanlı suları, her mutfağın kokuşmuş çöpünü, tüm evlerin pisliğini taşıyor.
Bu su çarşafları, şarap bardaklarını, hatta tencereleri yıkamak için kullanılıyor.
Bu sözlerin sahibi, yani kanallardan pek hoşlanmayan kişi, ünlü düşünür Desiderius Erasmus.
1529'da Freiburg'a taşınmış ve birkaç yıl orada yaşamış.
Onu en çok Deliliğe Övgü adlı eseriyle ve tabii ki Uluslararası Öğrenci Değişim Programı'na adını vermesiyle tanıyor olabilirsiniz.
Sohbetimizin başında size aktardığım sözler de Deliliğe Övgü'dendi bu arada.
Erasmus, Rönesans, Hümanizminin öne çıkan isimlerinden.
Adı da pek ilgi duyduğu antik dillerden, antik Yunanca'dan geliyor.
Sevilen demek Erasmus.
Kara orman pastası sever misiniz?
Hani bir çatal alırsınız da çikolatalı kekin içinden bir vişne size gülümser ya, ha işte o pasta.
Pirinin tatlı krizi tuttu galiba diyorsunuz değil mi?
Durun, öyle değil. Bu pasta bir Alman lezzeti ve adını doğrudan Freiburg'un da yer aldığı Kara Orman'dan alıyor.
Kara Orman, çok sık ağaçların bulunduğu dağlık bir bölge.
Kara denmesinin sebebi de ağaçların sıklığından dolayı güneş ışınlarının ormanın içlerine girememesi.
Yani gerçekten bölgenin bazı yerleri filmlerdeki karanlık ormanlar gibi.
Bu adı ormana Romalıların verdiği söyleniyor.
Kara ormanın ilham verdiği tek şey pasta değil.
Orman Grimm kardeşlerin yazdığı masallarda da yer bulmuş kendine.
Mesela Hansel ve Gretel, Jakob Ludwig Grimm ve Wilhelm Grimm, Yani Grimm kardeşler, 1780'lerde Almanya'nın Hanau kentinde dünyaya gelmişler.
Hanau, kara ormana yakın.
Kardeşler, 1800'lerin başında hukuk eğitimi almaya, birkaç yıl sonra da Alman halk masallarını toplamaya başlamışlar.
Kimi kaynağa göre Almanya'nın köylerinde kapı kapı dolaşmış, kimi kaynağa göre de özellikle köylü kadınları evlerine davet edip onları dinlemişler.
Biliyor musunuz?
Kardeşler Alman halkının sözlü kültürünü, bu sayede de bu kültüre yansımış gelenek ve görenekleri kayıt altına almak için çıkmışlar yola.
Yani derledikleri metinlerin soğuk kış gecelerinde ateşin başında ya da uykudan önce çocuklara okunması gibi bir amaçları yokmuş.
Hatta orijinal masallarda yaşananlar pek de iç açıcı şeyler değilmiş.
Bolca kötülüğün yapıldığı, cinsellik ve şiddet içeren anlatılarmış bunlar.
Mesela... Kül kedisi masalında meşhur bir ayakkabı sahnesi vardır.
Hatırladınız mı? Kül kedisi kaçarken ayakkabısının birini düşürür ve prens onu ararken ülkenin tüm kadınlarına bu ayakkabıyı denetir.
Kül kedisinin üvey ablaları da dener ayakkabıyı.
Ama onlara olmaz.
İşte orijinal hikayeye göre ablalar ayakkabı ayaklarına uysun da prensle evlenebilsinler diye ayaklarını kesmişler.
Ayna ayna söyle bana.
''Benden güzeli var mı dünyada?'' diye aynalarla konuşan ''Var kraliçem, pamuk prenses'' cevabını alınca da prensesi öldürtmek isteyen kadını hatırladınız mı peki?
Onun da pamuk prensesin üvey değil, öz annesi olduğu söyleniyor.
Kusura bakmayın, sevdiğiniz masallarla aranızı bozup canınızı sıkmak istemezdim.
Ama hiçbir şey bilmemek, ''Ah ne mutlu bir yaşam'' diyen Erasmus'a hak vereceğim neredeyse.
Grimm kardeşlerin derlediği masalların birden çok versiyonu var.
Yıllar içinde önce kendileri sansür uygulamaya başlamışlar metinlerine.
Cinsellik ve şiddet ögelerini her seferinde biraz daha kırpmış, Alman atasözlerinden ve İncil'den eklemeler yapmışlar.
Masalları çocuklara uygun hale ise öğretmenler getirmiş.
Hansel ve Gretel'e dönecek olursak.
Onlar üvey anneleri tarafından, babaları da ikna edilerek iki kez ormana terk edilen kardeşler.
İlkinde yola döktükleri taşları takip ederek eve dönebiliyorlar.
Ama ikincisinde yola ekmek kırıntısı dökmek zorunda kalıyorlar.
Ve maalesef bu kırıntıları kuşlar yiyor.
Bu yüzden geri dönemiyorlar.
Ormanda yollarını kaybetmişken leziz mi leziz bir kurabiye ev görüyorlar.
Evin penceresini, çatısını ısıra ısıra yiyorlar.
Ama aslında bu, ormanda yaşayan cadının bir tuzağı.
Cadı... Çocukları yemek istiyor.
Tam Gretel'i ateşe atacakken Gretel erken davranıyor ve cadıyı ateşe atıyor.
Böylece iki kardeş kurtuluyor ve evlerine dönüyorlar.
Yine bir masalı epey kısaltarak anlattım size ama özünü anladınız biliyorum.
İlginç olan bu masal hakkında yapılan yorumlar.
Örneğin bazı kişiler bu masalın aslında çok ciddi bir sefaletin yansıması olduğunu düşünüyor.
Öyle yoksul zamanlardan geçilmiş ki aileler gerçekten de çocuklarını ormana terk etmiş olabilir deniyor.
Diğer bir ilginç noktada ormanda yalnız yaşayan cadının varlığı ve nihayetinde onun yakılması.
Bu da o dönemde Avrupa'daki korkunç cadı avlarıyla ilişkilendiriliyor.
Bu konu ilginizi çekiyorsa Alsas'ın Sözde Cadıları adlı bölümümüzü dinlemenizi öneririm.
Evet sahneyi kapatma vakti.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
