
Bu hafta sahnede Berlin var. Şehrin, Sabahattin Ali’nin ünlü romanı Kürk Mantolu Madonna’nın “neresinde” olduğunu konuşuyoruz. Bu şehir, Maria Puder ile Raif Efendi’nin 100 yıllık aşkının tek şahidi…
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen kitaplar: Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali, 1943) & Berlin-Aleksander Meydanı (Alfred Döblin, 1929)
Bölümde bahsedilen resim: Madonna delle Arpie (Andrea del Sarto, 1517)
Bölümde bahsedilen dizi: Babylon Berlin (2017)
Transkript
Bu şehirde yaşayan milyonlarca insandan ancak birkaç tanesiyle konuşmuş, yalnız bir tanesini tanımıştım.
Belki bu da kafiydi.
Bir insana bir insan herhalde yeterdi.
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da, sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Berlin var.
Türkiye'nin çok satanlar listesinde yıllardır değişmeyen bir kitap var.
Ne yeni ne de tartışmalı.
Ama insanın ta içinde, en içinde bir yerlere dokunuyor.
Okuyan onda kendinden bir iz illa buluyor.
Aslında kitap bizi ta 1920'lere götürüyor.
Ama artık o günden farklı olarak içimize dolan duyguları, bizi tesiri altına alan resimleri, kitapları günlüğümüze ya da mektuplarımıza yazmaktan, eşimize, dostumuza anlatmaktan
çok daha fazlasını yapabiliyoruz.
Sosyal medyada paylaşıyoruz.
Yayılıyor haliyle.
O an ihtiyacı olan birinin daha gönlüne giriyor.
Böylece satılmaya, okunmaya ve paylaşılmaya devam ediyor.
Bu döngü yıllardır kırılmıyor.
Fazlaca ipucu verdim size.
Anladınız değil mi hangi kitap olduğunu?
Evet, Kürk Mantolu Madonna, bu haftaki konuğumuz.
Soğuk, rutubetli bir Berlin sabahıydı.
Sokaklarda küçük el arabalarıyla evlere süt, tereyağı ve küçük ekmekler bırakan çocuklardan başka kimse yoktu.
Kanalın kenarını takip ederek Tirgardine kadar yürüdüm.
Durgun suyun üzerinde iki kuğu kuşu birer oyuncak kadar hareketsiz süzülüyorlardı.
Ormanda çayırlar ve banklar sırılsıklamdı.
Berlin'in gri sokaklarında tesadüfler zincirine dönüşen bir aşk hikayesi.
Maria Puder ve Raif Efendi'ninki.
Biri özgürlüğü ve güçlü duruşuyla adeta bir fırtına, diğeri kendini fırtınaya kaptırmış ya da teslim etmiş diyelim.
Sakince bir yaprak.
Raif Efendi...
Yaşadığı yeryüzünü Maria adlı bir kadınla paylaştığının ayırdına Berlin'deki bir sanat galerisinde varıyor.
Maria'yı değil ama elleriyle yaptığı otoportresini görüyor.
Kürk mantolu bir kadın portresinin önünde mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum.
Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım.
Ben bu kadını 7 yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, 5 yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum.
Kitap, bu otoportrenin İtalyan ressam Andrea del Sarto'nun Madonna delle Arpi adlı tablosundaki Madonna'ya yani Hz.
Meryem'e benzediğini söylüyor.
Bakmak isteyenler için tablonun ve ressamın adını bölümün açıklamalar kısmına ekledim.
Kürk mantolu Madonna, yazarı Sabahattin Ali'nin hayatından izler taşıyor.
Ali, 1928-30 yılları arasında Berlin'de yaşamış.
Aslında Maria Puder'i hayali bir karakter sanıyorduk.
Belki siz hala öyle sanıyorsunuz.
Ancak Ali'nin kızı Filiz Hanım, birkaç yıl önceki bir röportajında onun gerçek bir insan olduğunu söyledi.
Bunu Sabahattin Ali'nin bir mektubunu okuduklarında anlamışlar.
Ali mektupta uzun yürüyüşlere çıktığı, kimi zaman el ele tutuştuğu Alman bir kadından bahsediyormuş.
Gelin, sizinle buralara yakın bir kahveye gidelim dedi.
Çok hoş bir yerdir.
Acayip insanlar göreceksiniz.
Romanisches Café'ye mi?
Evet, biliyor musunuz?
Gittiniz mi? Hayır, duydum.
Siz gittiniz mi?
Gitmediyseniz ama şimdi benden duyuyorsanız Berlin planlarınıza dahil etmeniz gereken bir yer Romanisches Café.
1920'lerde yani Maria ve Raif Efendi'nin Berlin'de yaşadığı günlerde şehrin en popüler mekanlarından biriymiş.
Romanisches, romanesk demek.
Hem yer aldığı binanın hem de iç mekanlarının neo-romanesk tarzda olması sebebiyle böyle anılmış.
Şehrin ünlü yazarlarının, gözde oyuncularının, sanatçı ve eleştirmenlerinin buluşma noktasıymış.
Yazar ve çevirmen Sigismund von Radecki, Romanisches Café için burada çim yetişmez, burada fikirler büyür dermiş.
Kafenin müdavimleri arasında sanatçılar Max Lieberman ve George Gross, şair Bertolt Brecht, yazar Alfred Döblin gibi isimler varmış.
Alfred Döblin'in Berlin, Alexander Meydanı isimli ünlü bir romanı var.
1920'lerin Berlin'ini onun kaleminden okumanızı öneririm.
''Hep kitap mı okuyacağız ya?'' diyen, kitaplarla arası pek iyi olmayanlar da Babylon Berlin adlı diziyi izleyebilirler.
Türü polisiye ve yine aynı döneme odaklanıyor.
Ne yazık ki Almanya, hatta tüm Avrupa İkinci Dünya Savaşı'na sürüklenirken kafenin müdavimlerinden bazıları siyasi baskılarla sindirilmiş, bazıları sürgün edilmiş,
hatta öldürülmüş.
Kafe önce müdavimlerini yitirmiş, sonra da bir bombardımanda yıkılmış, yok olmuş.
Bugün yerinde bir alışveriş merkezi var.
Kafe, romanesk bir binada değil ama alışveriş merkezinin içinde sergi mekanı olarak yaşatılıyor.
Bu yılın başında açılan sergi hem kafenin hem de Berlin'in eski günlerine ışık tutuyor.
Yakınlarda Berlin seyahatiniz varsa rotanıza alın bu sergiyi.
2025'in ilk haftalarında sona erecek gibi görünüyor.
Yalnızsınız değil mi?
dedi. Ne gibi?
Yani yalnız işte.
Kimsesiz. Ruhen yalnız.
Nasıl söyleyeyim? Öyle bir haliniz var ki.
Anlıyorum, anlıyorum. Tamamen yalnızım.
Ama Berlin'de değil, bütün dünyada yalnızım.
Küçükten beri. Maria Puder ve Raif Efendi'ninki buruk biten bir hikaye.
Kitabı henüz okumamış az sayıdaki şanslıdan biriyseniz sonuyla sizi şaşırtacağına eminim.
Merak etmeyin, hikayenin sonunu burada anlatmayacağım.
Onu Sabahattin Ali'nin satırlarından, onun seçip yan yana dizdiği kelimelerden öğrenmek hakkınız.
Biliyor musunuz, Ali bu hikayenin bir kısmını çatlak bir kolla yazmış.
Ağrısını, acısını biraz olsun hafifletmek için kolunu sıcak suda bekletirmiş.
Peki söyleyin bana.
Sizce Berlin bu hikayenin neresinde?
Bence merkezinde.
Bence Berlin bu hikayenin fonu olmaktan, Maria ve Raif'in aşkına mekan sağlamaktan çok daha öte.
Bu hikayenin ruhu o.
Soğukluğu Maria'nın kürkünde, gri ve ıslak göğü Raif Efendi'nin düşüncelerinde kendini ele veriyor.
Kurfürstendam dedikleri geniş ve uzun caddeye geldim.
Burada sema bütün aydınlık bir hal alıyor, yüzlerce metre yukarıdan dökülen yağmur taneleri bile turuncu bir renge boyanıyordu.
Tabii Berlin aklınızda böyle kalmasın.
Çünkü bugün dünyanın en canlı, keşfetmesi en keyifli şehirlerinden bir tanesi.
Mesela Kurfürstendamm ya da kısaca Kudamm.
Günümüzde lüks mağazalara, kafe restoranlara ev sahipliği yapan çok ünlü bir cadde.
Berlin, müzeleriyle tarih, arkeoloji ve sanat meraklılarının, kafeleriyle üçüncü dalga kahve tutkunlarının, barları, kulüpleriyle dans etmeyi, iyi müzik dinlemeyi ve gece
hayatını sevenlerin cenneti.
Kışları Noel marketleri, yazları yemyeşil bahçeleri de Berlin'e bir değil birkaç kez gitmek için makul sebepler.
Berlin'in bahçeleri demişken, bu bahçelerin en ünlüsü Tear Garden.
Herhalde... New York için Central Park neyse, Berlin için de Tiergarten o demek yanlış olmaz.
Şehrin göbeğinde devasa bir yeşil alan.
Uzun uzun yürümeye de, miskinlik etmeye de çok uygun.
Biliyor musunuz, hikayeye göre Maria Puder'in evi de Tiergarten yakınlarında yer alıyor.
Ağır ağır yürürken Tiergarten'in cenup kenarından geçen bir kanala kadar gelmiştim.
Buradaki köprünün üzerinden Maria Puder'in evi görünüyordu.
Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım.
Yeni başlayan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu.
Ta ilerilerde büyük ve motorlu bir mavna, rıhtımdaki arabalara meyve ve sebze boşaltıyordu.
Kenarlardaki ağaçlardan tek tük düşen yapraklar havada kıvrıntılar yaparak aşağıya süzülüyorlardı.
Bu karanlık ve sıkıntılı manzara ne kadar güzeldi.
İçime çektiğim bu ıslak hava ne kadar tazeydi.
Herhalde yalnızca aşk gibi, sevda gibi güçlü bir duygu, aşığın az sonra beliriverecek olmasının heyecanı, karanlık ve sıkıntılı bir manzarayı insanın gözüne böyle güzel
gösterebilir. Öyleyse sahneyi kapatırken aşkla kalın diyorum.
Eğer kitabı okur, kalbinize dokunan bir yeri sosyal medyada paylaşırsanız beni de etiketleyin.
Instagram adresim piriguide.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
