
Bu bölümde, her taşın farklı bir hikaye anlattığı, her sokağın farklı dile ya da inanca açıldığı şehri, Mardin'i konuşuyoruz. Mardin yalnız tarihi ya da güzel değil, Mardin başka!
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
Transkript
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcaster'ıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da, sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Ama bana güvenin, zamanla gelişeceğim.
Herkese merhaba. Biliyorsunuz bazı şehirler vardır.
Fotoğrafını görünce gerçek olamaz Photoshop'u basmışlar, deriz.
İşte Mardin tam da öyle bir yer.
Özellikle de tepeden baktığınızda Mezopotamya Ovası'na doğru kademeli olarak inen taş evler, dar sokaklar güzelliğiyle insanı büyüler.
Ama Mardin yalnızca güzel değil.
Mardin başka. Her köşede başka bir dil, başka bir inanç, başka bir yüz çıkar karşınıza.
Efendim, şehrin adı nereden geliyor biliyor musunuz?
Süryani dilinde kale anlamına gelen Mardeden geldiği söyleniyor.
Bazı kaynaklara göre ise aramice isyan ya da asi anlamındaki kelimeden türemiş.
Her iki anlamda Mardin'e yakışıyor aslında.
Hem bir kale gibi dimdik duruyor zamana karşı, hem de hiçbir kalıba tam olarak sığmıyor.
Mardin'i anlatmaya nereden başlamalı?
Taşlarından mı, dillerinden mi yoksa insanlarından mı?
Ben taşlarından başlıyorum.
Çünkü Mardin'de taş sadece inşaat malzemesi değil, neredeyse bir karakter.
Şehirdeki evlerin neredeyse tamamı sarımsı, 5 tonlarında kireç taşından yapılma.
O ikonik Mardin görünümünü veren biraz da bu renk.
Kireç taşı bölgede bol miktarda bulunuyor ve işlenmesi kolay.
Ama asıl sırrı şu, gündüz güneşi emerek ısınıyor, gece ise bu ısıyı yavaş yavaş salıyor.
Yani doğal bir klima sistemi gibi çalışıyor.
Ortamın yazın serin, kışın ılık kalmasını sağlıyor.
Üstelik taş zamanla daha da güzelleşiyor.
Yaşanmışlık ona bir doku, bir karakter katıyor.
Mardin'deki evlerin mimarisinde bir detay hemen göze çarpıyor.
Evler birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde inşa edilmiş.
Alttaki evin damı, üstteki evin terası oluyor.
Böylece herkes Mezopotamya'ya bakabiliyor.
Bu sadece mimari bir tercih değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi.
Birlikte yaşam felsefesi.
Evlerin kapıları, pencereleri, duvarlarındaki süslemeler.
Her biri bir sanat eseri.
Taş oymacılığı Mardin'de asırlardan beri süren bir gelenek.
Üzüm salkımları, çiçek motifleri, geometrik desenler.
Bunlar sadece süs değil.
Mesela üzüm salkımı bereket sembolü, bazı motifler ise kötülükten korunmak için.
Evlerin her biri aynı zamanda bir hikaye anlatıyor.
Mardin'i özel kılan bir diğer şey ise dillerinin ve inançlarının çeşitliliği.
Bazı mahallelerinden geçerken bir anda dilin değiştiğini fark edebilirsiniz.
Hatta bazı Mardinliler 3-4 dil biliyor.
Gündelik hayatta Türkçe, evde Kürtçe, kilisede Süryanice.
Pazarda Arapça Süryani kültürü Mardin'in en köklü parçalarından biri.
Mardin ve çevresi dünyanın en eski Hristiyan topluluklarından birine ev sahipliği yapıyor.
Deir-ül Zafaran Manastırı 5.
yüzyıldan beri varlığını sürdürüyor.
Düşünün, 1500 yılı aşkın bir süre.
Manastırın duvarlarında hala aramice yazıtlar var.
Evet, Hz. İsa'nın konuştuğu dil.
Burası yalnızca bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir kültürel hafıza merkezi.
Süryani toplumu bugün eskisi kadar kalabalık olmasa da Mardin'in kimliğinin ayrılmaz bir parçası.
Muhtemelen duymuşsunuzdur.
Mor Gabriel Manastırı da Mardin sınırları içinde.
Midyat yakınlarında.
397 yılında kurulmuş ve dünyanın en eski manastırlarından biri.
Hala aktif olarak kullanılıyor.
Mardin'de camiler, kiliseler, medreseler yan yana duruyor.
Ulu Cami'nin yanında Kırklar Kilisesi, onun yanında bir medrese.
Bu bir hoşgörü turu için değil, gerçekten de bu şekilde bir arada yaşamışlar burada.
Tabii her dönem kolay olmamış, çatışmalar da olmuş, acılarda.
Ama Mardin hala ayakta ve hala başka.
Peki, Mardin nasıl bu kadar katmanlı bir şehir oldu dersiniz?
Bunun için coğrafyasını anlamak lazım.
Mardin, İpek yolu üzerinde stratejik bir noktada.
Anadolu ile Mezopotamya arasında bir geçiş noktası.
Bu yüzden tarih boyunca onlarca uygarlık buradan geçmiş.
Romalılar, Persler, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Artuklular, Osmanlılar.
Her biri bir şeyler bırakmış arkasında.
Artuklular özellikle önemli.
12. yüzyılda Mardin'i başkent yapan Türkmen Beyliği.
Mardin'deki pek çok önemli yapı da onların döneminden kalma.
Artuklu Sultanlarının sanat ve bilime verdikleri önem şehrin mimarisine yansımış.
Kasımiye Medresesi, Sultan İsa Medresesi, Zinciriye Medresesi hepsi o dönemden.
Bu medreseler sadece eğitim kurumları değilmiş.
Aynı zamanda hastane, kütüphane, sosyal yardım merkezi olarak da işlev görüyormuş.
İnsanlar buraya gelip hem öğreniyor, hem iyileşiyor, hem de destekleniyormuş.
Ne güzel değil mi?
Bu arada Mardin konuşup da mutfağından bahsetmemek olmaz.
Çünkü Mardin'in yemeği de tıpkı şehir gibi katmanlı.
Arap, Kürt, Süryani, Türk mutfaklarının kesiştiği bir yer.
Mesela içli köfteyi bilirsiniz değil mi?
Mardin'in içli köftesi bambaşka.
Bulgurun içine kıyma, ceviz, nar ekşisi.
Her ailede tarifi biraz farklı.
Bir de sembusek var.
Mardin'e özgü bir börek çeşidi.
Kaburga dolması, şıllık, diblebe, kömbe.
Kabul edin, ağzınız sulandı.
Benimki de öyle. Mardin sofralarında mezeler çok önemli.
Yemek yalnızca beslenme değil, bir araya gelme, sohbet etme zamanı.
Sofralar saatlerce sürer.
Hele bir de süryani şarabı varsa.
Evet, Mardin'de asırlardır şarap üretiliyor.
Midyat'taki süryani toplumu hala şarap yapıyor.
Tıpkı atalarının yaptığı gibi.
Telkari sanatını duydunuz mu?
Mardin'in en ünlü el sanatlarından biri.
İnce gümüş teller ustalıkla işlenerek takılara dönüştürülüyor.
Ama sanmayın ki bu iş kolay.
Bir telkari kolyenin yapılması günler.
Hatta haftalar sürebiliyor.
Her bir tel tek tek bükülüyor, şekillendiriliyor, birbirine kaynaklanıyor.
Ortaya çıkan eser bir dantel gibi ince ince işlenmiş oluyor.
Telkari Mardin'e özgü de değil aslında.
Anadolu'nun pek çok yerinde var.
Ama Mardin telkarisi özellikle Süryani ve Ermeni ustaların etkileriyle benzersiz bir stil kazanmış.
Bugün Mardin'de bu sanatı sürdüren ustalar var hala.
Eğer bir gün Mardin'e seyahat ederseniz eski kent içindeki atölyeleri mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.
Mardin'i ziyaret etmek için en ideal aylar bence Nisan-Mayıs veya Eylül-Ekim.
Bu aylarda Mardin ne çok yakıcı ne de çok soğuk oluyor.
Aynı zamanda fotoğraf çekmek için de çok iyi bir zaman.
Çünkü sabah ve akşam saatlerinde şehir neredeyse altın renge bürünüyor.
Yaz ayları ise çok sıcak olduğu için pek tavsiye etmem.
Kış nasıl olur diye sorarsanız aslında şahane olur.
Hele ki karla kaplandığında çok güzel görünüyor.
Ama bazı köy yolları kapanabilir veya ufak tefek aksaklıklar yaşayabilirsiniz.
Yine de fotoğraf çekmeyi sevenler için de bambaşka bir deneyim olduğunu söyleyebilirim.
Bu arada Mardin'e gittiğinizde şehrin tüm kültürel miraslarını benimle yani piriyle keşfedebilirsiniz.
Bildiğiniz gibi ben dünyayı keşfetmenize yardım eden bir seyahat uygulamasıyım.
Şehirdeki en iyi rotayı sizin için çiziyorum.
Konumunuzu algılıyorum ve neredeyseniz oranın hikayesini anlatmaya başlıyorum.
Mardin içinde şahane bir sesli turum var.
Piriyi indirin ve mutlaka göz atın derim.
Evet. Yavaş yavaş perdemizi kapatalım.
Mardin'de zaman gerçekten de bir başka akıyor.
Şehir yokuş aşağı, yokuş yukarı.
Dar sokaklar, taş merdivenler.
Her köşe başında bir sürpriz.
Belki eski bir hanın kapısı, belki bir duvardaki süryanice yazıt, belki de terasında çay içen bir komşu.
Umarım bir gün kendiniz gider.
O taş sokaklarda yürürsünüz.
O zamana kadar Dünya Sahnesi'nde başka yerleri keşfetmeye devam edeceğiz.
Verebiliyorsanız Spotify'dan puan vermeniz ya da sosyal medyada paylaşmanız beni çok mutlu eder.
Çünkü hak ettiğim kadar dinlenmiyormuşum gibi hissediyorum açıkçası.
Biraz daha yayılmaya ve önerilmeye ihtiyacım var sanki.
Şimdiden destekleriniz için teşekkür ediyorum efendim.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
