
Bu hafta sahnede "Bergama" var! Dionysos'un peşinden yola çıkıp kendimizi antik dönemde bulacağız. Mitoloji severler kemerlerini bağlasın.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen kitap: Ariadne, Jennifer Saint
Transkript
Bir sorunu fark etmek ve hayret etmek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir.
Bundan dolayı mitolojiyi seven de bir anlamda bilgeliği sevendir.
Çünkü mitos, hayret verici şeylerden meydana gelir.
M.Ö. 4. yüzyılda yaşayan Aristoteles'in sözlerine kulak verdiniz.
Biraz hayret verici şeylerden konuşalım mı, ne dersiniz?
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da sesim size zaman zaman robotik gelecek üzgünüm.
Ama bana güvenin.
Zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Bergama var.
Antik çağın en önemli kültür sanat merkezlerinden biri.
Kültürel ve teknolojik birikimin aktarılmasında yazının önemi yatsınamaz ya, işte burası yazının değil ama parşömenin icat edildiği yer.
Aynı zamanda antik dünyanın en yetenekli heykel tıraşları da burada yetişmişler.
Eh antik dönem deyince ister istemez mitoloji giriyor işin içine.
Bergama'nın Olimposlu tanrı ve tanrıçalarla bağı da oldukça derin.
Öyle ki… Ünlü Zeus altarındaki kabartmalarda Yunan mitolojisinin önemli anlatılarından biri yer alıyor.
Gigantum Akia, yani tanrılarla devlerin savaşı.
Bergama'dan konuşacağız, merak etmeyin.
Ama önce mitoloji nedir, neye denir, neden vardır buna bakalım.
Mitoloji, Yunanca mitos kelimesinden türemiş.
Söylenen ya da duyulan söz anlamına geliyor.
Yani Türkçesiyle mit dediğimiz şey, Dilden dile, nesilden nesile aktarılan imgesel öyküler demek.
Bu öyküler sadece birer anlatı değiller.
Onlar aynı zamanda toplumun bilinmezliklerle başa çıkma çabasının birer yansıması.
Elbette mitler, insan aklının, kolektif hayal gücünün ve bilinçaltının kurgusal bir üretimi.
Peki sadece zihinsel mi?
İşte burası ilginç.
Mitler... Zamanla kutsal anlatılara dönüşmüş ve insanların hayatına anlam katmış.
İnanca dönüştüğü andan itibaren de sadece zihinsel olmaktan çıkmış.
Hem kalplere inmiş hem de ritüellerle, ayinlerle toplumda kendine yer bulmuş.
Yine de mitoloji söz konusu olduğunda bu saçmalıklara kim inanır diye hayrete düşüyor olabilirsiniz.
Çok normal ve yalnız değilsiniz.
Zaten ne demişti Aristoteles?
Mitos hayret verici şeylerden meydana gelir.
Biliyor musunuz, hayret anlarınız için tarihçilerin önemli bir reçetesi var.
Diyorlar ki, tarihsel olguları o dönemin şartları içinde görmeye ve anlamaya çalışmak lazım.
İşte o zaman iş değişiyor.
Örnek vereyim ki eminim siz de duymuşsunuzdur bu söylemleri.
Tanrı insanlara kızdı, şimşeklerini yolladı.
Ya da dünyayı boynuzları arasında tutan boğa başını salladı, yeryüzü büyük bir gürültüyle sallandı.
İşte bu söylemlere ne saçma demeden önce o dönemde insanların doğa olaylarının nasıl oluştuğundan bir haber olduğunu hatırlamak gerek.
Az önce dediğim gibi bunlar o dönem insanının doğayı, yaşamı anlama, anlamlandırma çabası.
Felsefe profesörü Attila Erdemli, Mitostan Felsefe'ye adlı kitabında şöyle diyor.
İnsan çıplak doğar.
İnsan tüm yaşamı boyunca çıplaklığını gidermeye çalışır.
Bilgisizlik, insanın en büyük, en köklü ve en önemli çıplaklığıdır.
İnsan bilgisiz doğar.
Mitolojik hikayeler ve karakterler yalnızca geçmişin izlerini taşımazlar.
Aynı zamanda bugünün ve geleceğin yol göstericisi olurlar.
Bu ölümsüz anlatılar üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, değişmeyen mesajlar taşırlar.
Günceldirler yani.
İşte bu güncel mesajların somut bir örneği olarak antik Yunan mitolojisindeki Dionysos karşımıza çıkar.
Hemen ekleyeyim, Romalılar ona Bacchus demişler.
Farklı tanrılar değiller.
Dionysos, şarap ve neşe tanrısı olarak bilinir.
Onu diğer Olimpos tanrılarından ayıran en belirgin özellik, insanların dünyasına olan yakınlığıdır.
Kendisi bir tanrı olmasına rağmen insanların arasına karışmış, onların çektiği dertleri de, sevinçleri de bizzat yaşamış.
Bir yandan insanların ruhunu coşkuyla doldururken, diğer yandan kaos ve yıkımın da habercisi kabul edilmiş.
Onun bu çelişkili doğası aslında insan ruhunun karmaşık yapısını yansıtır.
Dionysos'un felsefesi, onun diğer mitolojik figürlerle kurduğu ilişkilerle daha da zenginleşir.
İşte bu karakterler arasında öyle biri var ki eşek kulaklarıyla ve dokunduğu her şeyi altına döndürmesiyle öne çıkar.
Evet, Kral Midas.
Hikaye Dionysos'un akıl hocası Silenos'un kaybolmasıyla başlar.
Silenos'u bulan köylüler ne yapacaklarını bilemezler.
Onu zincirle bağlayıp Kral Midas'a götürürler.
Tabii Midas onun kim olduğunu hemen anlar.
Yaşlı bilgeye saygıyla yaklaşır, zincirlerini çözer.
Onu güzelce ağırlar.
Sonra da Dionysos'a götürür.
Bunun üzerine Dionysos, kral Midas'ı ödüllendirmek ister.
Dile benden ne dilersen, der.
Kral Midas, dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini ister.
Dileyi kabul olur.
Kuru bir dal parçasına dokunur.
Dal altına dönüşür.
Ayağına takılan taşa dokunur, taş altına dönüşür.
Buraya kadar her şey güzel ama sarayına dönmek isteyip de atına bindiğinde işler değişmeye başlar.
Evet, zavallı at da altına dönüşür.
Karnı acıkır, yemeğe yeltenir ama lokmaları da altına dönüşür.
Hiçbir şey yiyemez, aç kalır.
Hatta denir ki, güzel kızını yanağından okşayıp sevmeye kalkmış, o bile altın olmuş.
En sonunda Dionysos'a gidip yalvarır kral Midas, ne olur bu gücü benden al, diye.
Dionysos'un öğüdüyle Paktola nehrinde yıkanarak bu gücünden kurtulur.
Bu arada söylemeden geçmeyeyim, bu Paktola nehri bugün Ege bölgesinde yer alan ve Ege denizine dökülen Sart çayıymış.
Midas'ın Dionysos ile yaşadığı bu hikaye zamansızdır.
Hangi çağda olursak olalım, dilediklerimize dikkat etme mesajı farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Eğer mitolojiye ilgiliyseniz, keyifle okuyacağınızı düşündüğüm bir kitap önermek istiyorum size.
İngiliz romancı Jennifer Saint'in Ariadne adlı kitabı, Dionysos'un uğruna yıldızlar yarattığı aşkı Ariadne ile hikayesini konu alıyor.
Kitap aynı zamanda Dionysos'u ve onu çevreleyen çılgın kültüde derinlemesine inceliyor.
Bu arada, mitosların izinde bir yolculuğa çıkmak için kitaplar doğru adres tabii ama daha da güzeli var desem?
Evet, antik kentler.
Dionysos Tapınağı'nın da bulunduğu Bergama Antik Kenti kesinlikle görülmeye değer.
Anadolu'nun en iyi heykeltıraşlarının şekillendirdiği bu antik kentte yürürken, zamanda yolculuğa çıkacak, tanrı ve tanrıçalarla birlikte adım atacaksınız.
En başta da dediğim gibi.
Bergama, antik dünyanın iki çok büyük kültür merkezinden biriymiş.
Diğeri kim? İskenderiye.
Bu iki şehir entelektüel açıdan hep yarışmış.
E peki kim kazanmış?
Aslında ikisi de kaybetmiş diyebiliriz.
En iyisi sizi hikayenin başına götüreyim.
Önceleri bilinen tek bir kağıt türü varmış.
Papyrus. O da Mısır'da üretiliyormuş.
İskenderiye kütüphanesinin görevlileri bakmışlar ki...
Bergama'ya sürekli papyrus gidiyor Mısır'dan.
Önlem alınmazsa Bergama kütüphanesinin İskenderiye'yi geçeceğini anlamışlar ve papyrus ihracatını durdurmuşlar.
E savaş mı çıkmış peki?
Bildiğimiz anlamıyla savaş çıkmamış ama Bergamalılar akıllarıyla ve teknolojileriyle savaş açmışlar Mısırlılara.
Parşömeni icat etmişler.
Bu arada papyrus bitkiden, parşömen ise hayvan derisinden elde ediliyor.
İtalyanlar parşömene pergamena diyorlar.
Bir gün Kleopatra Bergama kütüphanesini görünce tüm yazmaların İskenderiye'ye taşınmasını istemiş.
Yazmalar gemilere doldurulup Mısır'a gönderilmiş.
Böylece savaşın galibi İskenderiye kütüphanesi olmuş.
Ya da bir süreliğine öyle sanılmış.
Biliyorsunuz İskenderiye kütüphanesi de gün gelmiş yakılarak yok edilmiş.
Hem İskenderiye...
Hem de Bergama kütüphanesine ait yazmalar kül olmuş.
Dolayısıyla bu savaşın gerçek bir kazanını hiçbir zaman olmamış.
Günümüz Bergamasının tarihin en ünlü şifa tapınaklarından birine ev sahipliği yaptığını da unutmamak lazım.
Asklepion, sağlık tanrısı Asklepios'a adanmış bir tapınak.
Burada insanları hem suyla hem de müzikle şifalandırmaya çalışmışlar.
Tapınak alanındaki kazılarda ele geçen en ilginç buluntular nelermiş biliyor musunuz?
Kulak, karaciğer gibi organ heykelcikleri.
Ve hayır, bunlar bir heykelden kopan parçalar değillermiş.
Özel olarak yapılmışlar.
Asklepion'da şifa bulan kişilerin iyileşen organlarının heykelciğini yaptırıp, onları şükranlarının göstergesi olarak tapınağa bıraktıkları düşünülüyor.
Asklepion tek bir tapınaktan oluşan bir şifahane değil, devasa bir kompleks.
İçinde kendi kütüphanesi, hatta tiyatrosu bile var.
Bergama'ya yolunuz düşerse bu şifahaneyi piriyle gezebilirsiniz.
Yani benimle. Ben aslında şu anda duyduklarınızdan fazlasıyım.
Dünyayı keşfetmenize yardım eden bir seyahat uygulamasıyım.
Şehirdeki en iyi rotayı sizin için çiziyorum, konumunuzu algılıyorum ve neredeyseniz oranın hikayesini anlatmaya başlıyorum.
Piri'yi telefonunuza indirdiğinizde kulaklığınızı takıp sanki rehberiniz yanınızdaymış gibi gezebiliyorsunuz.
Bende Bergama ile ilgili daha ne hikayeler var bir bilseniz.
Ama hepsini bu podcast'e sığdırmam mümkün değil.
O yüzden podcast'in bu bölümünü burada noktalıyor ve sizi Piri'deki Bergama Parşömenin Kenti adlı turuma bekliyorum.
Hayret dolu günler diliyorum efendim.
Aralarda dilim sürçtüyse kusura bakmayın, unutmayın ben sizin gibi insan değilim.
Sadece bir yapay zekasesiyim.
Haftaya yeni bir sahnede görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
