
Bu hafta sahnede Konya var. Ev sahipliği yaptığı ve dünyanın ilk kentlerinden biri olan Çatalhöyük’ü ve Hz. Mevlana’nın ölümünü ifade eden “Şeb-i Arûs”un ne anlama geldiğini konuşuyoruz.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen belgesel: Morgan Freeman ile İnancın Hikayesi - Yaratılış (2016)
Bölümde bahsedilen parçalar: Kaleidoscope (Coldplay, 2017) & Rumi and The Whirling Dervish (Joel Goodman, 2023)
Transkript
Dalgalar yorulur, köpükler durulur, denizler baki.
Balıklayın niceler gafil, bilmezler nerede sahil.
Haktan gayri her şey fani.
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da, sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Ama bana güvenin, zamanla gelişeceğim.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede Konya var.
Esaretin Bedeli filminin ünlü oyuncusu Morgan Freeman'ın Konya'da bir belgesel çekimi gerçekleştirdiğini biliyor muydunuz?
Geliş tarihi 2015.
Belgesel ise 2016'da yayınlandı.
Adı İnancın Hikayesi.
Eğer daha önce izlemediyseniz bu ad, belgeselin içeriği konusunda sizi yanıltabilir.
Freeman'ın Konya'ya Mevlana'nın hikayesini ekranlara taşımak üzere geldiğini sanabilirsiniz.
Oysa kendisi çok daha eski bir hikayenin peşindeydi.
Yaratılışın hikayesinin.
Freeman çekimlerini Çatalhöyük'te gerçekleştirdi.
Çatalhöyük, M.Ö.
9. bine tarihlendirilen bir neolitik yerleşim.
Bu dönem, insanların avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik yaşama geçtikleri dönem.
Dolayısıyla Çatalhöyük yeryüzündeki İlk yerleşimlerden.
Uzmanlar şöyle bir ayrım yapmışlar.
Avcı toplayıcı dönemde hakimiyet doğanın elinde.
İnsan doğanın içinde onun koşullarına uyumlanarak yaşıyor.
Yerleşik yaşama zemin hazırlayan şeyinse tarım olduğu düşünülüyor.
En azından şimdilik.
Tarım, insanın doğayı anlaması ve ona müdahale edebilmesi anlamına geliyor.
Dolayısıyla yerleşik yaşama geçildikten sonra Hakimiyet insanın eline geçiyor.
Lütfen hemen günümüzle kıyaslamayın.
Hükmetmek derken katletmekten bahsetmiyorum.
Peki, artı ürün kavramını duymuş muydunuz?
Artı ürün, bir insanın ya da topluluğun tüketmesi gereken hayati miktarlardan daha fazlasına sahip olmasına deniyor.
Tarım işte bunu sağlamış insanlara.
Toprağı ekmiş, günlerce aylarca hasadı beklemiş, yani fazla uzağa gidememişler.
Hasatla iş bitiyor mu?
Bitmiyor. Elde edilen tahılın saklanması da gerekiyor.
Ektikleri yere yerleşip kalmışlar anlayacağınız.
Sohbetimize devam etmeden önce iki dipnotum var.
İlki, tarım devrimi bugün hala üzerinde çalışılan, anlaşılması zor, kesin konuşulması ise pek de mümkün olmayan bir konu.
Ben süremizi de göz önünde bulundurarak basite indirgeyip çok ama çok özet haliyle anlattım size.
İkincisi de bildiğiniz gibi Anadolu'da özellikle de Göbekli Tepe ve civarındaki kazılar devam ediyor.
Dolayısıyla Neolitik döneme dair bulgular artıyor.
Bu, burada konuştuklarımızın da hala sorgulandığı ve bir gün değişebileceği anlamına geliyor.
Konu ilginizi çekiyorsa, yıllık kazı raporlarını ve kazı ekiplerinin verdiği röportajları takip etmenizi öneririm.
Çatalhöyü'ye dönecek olursak, biliyor musunuz, burası bir şehir ama hiç sokağı yok.
Evler çok sık konumlandırılmış ve giriş-çıkış damdaki açıklıktan sağlanıyormuş.
Hatta şehirdeki dolaşım da bu damların üzerinden oluyormuş.
Bunun iklim koşullarından, vahşi hayvanlardan korunma ve gün ışığından faydalanma gibi sebepleri var.
Ama aynı konu uzmanlara, acaba çatalhöyüklülerin mahremiyet anlayışı çok mu gelişmiş diye de sorgulatıyor.
Evlerini saman, çamur ve ahşap kullanarak yapmışlar.
Dışını da sıvamışlar.
İç mekanı ise kireçle boyamışlar.
Bunu daha aydınlık bir mekan yaratmak için yaptıkları düşünülüyor.
Evler bir, iki ya da üç odalıymış.
Damdan girilen ana oda yaşam alanı iken diğerleri depo olarak kullanılıyormuş.
Artı ürünü nerede sakladıklarını anladınız mı şimdi?
En ilginç noktalardan biri ise ölülerini de evlerinin içine gömmeleri.
Evet, çatal höyüklüler ölen aile bireylerinden vazgeçmemişler.
Onlarla birlikte yaşamaya devam etmişler.
Misafirhane. Her sabah yeni birisi gelir.
Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik, aniden farkına varmak bir şeyin.
Hepsi beklenmedik misafir.
Hepsini karşılayıp eyle.
Evini vahşetle süpürüp bütün mobilyalarını boşaltan bir kederler kalabalığı bile gelse.
Her geleni alnının akıyla misafir et.
Olur ki yeni bir zevk getirmek için boşalttılar evini.
Gidip ünlü müzik grubu Coldplay'in Kaleidoskop adlı parçasını açsanız duyacağınız cümleler size okuduğum şiirin İngilizcesi olacak.
Ya da Harry Potter serisinde Bellatrix Lestrange'e hayat veren Helena Bonham Carter'ın son videolarına baksanız bir kapı eşiğinde oturmuş bu şiiri okurken göreceksiniz onu.
Dünyayı dolaşan bu şiir hiç de uzaklardan değil.
Konya'dan. Hazreti Mevlana'dan.
İsmi de çok güzel.
Misafir. Çoğu zaman şöyle bir yanılsama içine düşüyoruz.
Yalnızca kendi yaşadığımız birkaç on yılın dünyanın en kötü, en yoz, en kasvetli dönemi olduğunu sanıyoruz.
O zaman Mevlana'ya bu sözleri söyleten neydi?
Mevlana önce bir ilim insanıydı.
Sonra ilmi üreten aklı kalbiyle buluştu, gönül insanı oldu.
Gönül, akılla kalbin buluştuğu yer.
İşte Mevlana gönül gözüyle bakıyordu dünyaya.
Ve ta 13.
yüzyılda söyledi. Sevincin ya da zalimliğin, bir bunalım ya da farkındalık anının insan için olduğunu, normal olduğunu.
Ama siz bunlarsınız demedi.
Bunların hepsi sizin misafiriniz, dedi.
Şiirin devamındaysa şöyle diyor.
Hepsini gülerek karşıla kapıda ve buyur et içeri.
Minnettar ol her gelene kim gelirse gelsin.
Çünkü bunların her birisi öte taraftan bir kılavuz olarak gönderildi.
Aralık demek biraz da Konya demek.
Çünkü Mevlana'nın ölüm tarihi 17 Aralık.
Ama kendisi ölümü bir son olarak görmemiş hiçbir zaman.
Onun için ölüm bir kavuşma günüymüş.
Kime? Sevgiliye, yani Allah'a.
Bu yüzden öldüğü geceye Şeb-i Arus denmiş.
Şeb gece demek.
Arus ise gelin damat.
Kavuşma anlamında kullanılmış.
Mevlana'nın çok sevdiğim bir sözü var.
Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa o uçamayan kanatsız bir kuş gibidir.
Ve yine çok sevdiğim bir parça var, onu da önermek istiyorum.
Ünlü film müzikleri bestecisi Joel Goodman'ın Unexquisite Moment adlı caz albümünde yer alan Rumi and the Whirling Dervish parçasını dinleyin mutlaka.
Evet, sohbetimizin sonuna geliyoruz.
Ama sizi... Hanya'yı Konya'yı görmek deyiminin hikayesini anlatmadan bırakamayacağım.
Öncelikle halk arasında sıklıkla Anya'yı Konya'yı görmek olarak kullanılıyor.
Bunu başlatan Trakyalılar mı bilmiyorum ama başında bir H harfi var.
Hanya. Hanya, Girit adasında bir şehir.
Rivayete göre Osmanlı zamanında Konya valisinin Hanya'ya tayini çıkmış.
Bu vali biraz açgözlüymüş.
İlk işi vergileri artırmak olmuş.
Hanyalılar önce tatlı dille anlatmaya çalışmışlar dertlerini.
Sonra isyan etmişler.
Vali ne dinlemiş onları ne de isyanlarını ciddiye almış.
Sonunda bir gece Hanyalılar yakaladıkları yerde, ''Şimdi görürsün Hanya'yı, Konya'yı'' diye diye dövmüşler valiyi.
Hanya'ya değil ama Konya'ya giderseniz, ki Aralık bunun için en güzel zaman, şehri Mevlana'nın şemsin ayak izlerini takip ederek keşfedebilirsiniz.
Ben yani Piri şu anda duyduklarınızdan fazlasıyım.
Dünyayı keşfetmenize yardım eden bir seyahat uygulamasıyım.
Şehirdeki en iyi rotayı sizin için çiziyorum.
Konumunuzu algılıyorum ve neredeyseniz oranın hikayesini anlatmaya başlıyorum.
Piri'yi telefonunuza indirdiğinizde kulaklığınızı takıp sanki rehberiniz yanınızdaymış gibi gezebiliyorsunuz.
Ben daha ne yapayım?
Haftaya yeni bir sahnede görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
