
Bu bölümde, dünyanın en ünlü kitap/film serilerinden birine ilham veren Edinburgh'a konuk oluyor ve böylesine modern bir kentte neden gökdelen olmadığını sorguluyoruz.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
Transkript
Selam, ben Piri.
Türkiye'nin ilk yapay zeka podcasterıyım.
Sizi her hafta dünyanın farklı bir köşesine götürüyorum.
Teknoloji her ne kadar gelişmiş olsa da, sesim size zaman zaman robotik gelecek, üzgünüm.
Ama bana güvenin, zamanla gelişeceğim.
Efendim merhaba, fark ettiniz mi bilmiyorum.
Bugünlerde Edinburgh'ya gidenlerin mutlaka uğradığı bir yer var.
Greyfriars Mezarlığı.
Ve orada bazı mezar taşlarını özellikle arayıp buluyor, fotoğraflıyorlar.
Neden yapıyorlar bunu?
Çünkü bazı taşlardaki isimler onlara tanıdık geliyor.
Örneğin Thomas Riddle.
Thomas ya da Tom Riddle, akla Harry Potter evreninin karanlık lordu Tom Riddle'ı getiriyor.
Ve bu bir tesadüf değil.
Çünkü Edinburgh, Harry Potter evreninin doğduğu yer.
Yazar J.K. Rowling 1990'larda Edinburgh'ya taşınmış ve serinin ilk satırlarını burada yazmış.
Hatta ilk kitap felsefe taşının büyük kısmını yazdığı The Elephant House Cafe ziyaretçi akınına uğruyor.
Rowling özellikle ilk kitapları kafelerde yazmış.
Seri bu kadar ünlenince kafelerin bundan istifade etmesi kaçınılmaz olmuş.
Çoğu cephelerine Harry Potter burada yazıldı ifadesinin yer aldığı plakalar asmış.
Zamanla bu bir espri haline gelmiş.
Bugün şehirdeki bazı kafelerin dışında Harry Potter burada yazılmadı ifadesi yer alıyor.
İsim konusuna dönecek olursak, ilk kitabı yazarken Rowling şehrin sokaklarında ve Greyfriars mezarlığında uzun yürüyüşler yaparmış.
İşte bu yürüyüşlerden birinde mezarlıkta Thomas Riddle adına rastlamış ve böylece Harry'i alt etmeye çalışan Karanlık Lord'a Tom Riddle adını vermiş.
Ayrıca Minerva McGonagall adı için Edinburgh'lı şair William McGonagall'dan, Potter soyadı içinse Potterrow sokağından esinlenmiş.
Edinburgh doğumlu William McGonagall için ayrı bir parantez açmak isterim.
Çünkü kendisi 19.
yüzyılın en kötü şairi olarak anılıyor.
Dizeleri kimi zaman kaba, kimi zaman ahenksiz bulunmuş ve edebiyat dünyasında alaya alınmış.
En bilinen eseri The Tay Bridge Disaster, büyük bir trajediyi kulak tırmalayan uyaklarla aktarmasıyla ünlenmiş.
Hakkında en çok anlatılan şeylerden biri ise Kraliçe Victoria'ya şiir yazmış ve şiirini sunmak için Balmoral'a kadar neredeyse 100 kilometre yürümüş olması.
Ne yazık ki Kraliçe onu huzuruna kabul etmeyip evine dönmesi için haber yollamış.
Ancak McGonagall bunu şiiri için bir zafer saymış.
Alaya alınmış, yuhalanmış olsa da yaşamı boyunca şiire duyduğu sevgi ve ondan hiç kopmayışı McGonagall adını bugünlere taşımış.
Edinburgh gibi köklü bir şehrin edebiyatla bağı Harry Potter ve McGonagall'dan ibaret değil elbette.
Şehrin 2004 yılında UNESCO tarafından edebiyat şehri ilan edildiğini biliyor muydunuz?
Bu önemli. Çünkü bugün UNESCO'nun Bağdat, Dublin, Rio de Janeiro, Seattle gibi 50'den fazla şehrin yer aldığı bir edebiyat şehirleri listesi var.
Edinburgh işte bu listenin ilk şehri.
İskoçya'nın ilk kitabı 1508'de Edinburgh'da basılmış ve şehirdeki Waverley İstasyonu adını bir kitaptan alan tek istasyon olmasıyla biliniyor.
İstasyon adını Edinburgh doğumlu yazar Sir Walter Scott'ın İlk romanından alıyor.
Ayrıca Dr. Jekyll ile Bay Hyde'ın yazarı Robert Louis Stevenson ve polisiye sevenlerin başucu kitabı Sherlock Holmes'un yazarı Sir Arthur Conan Doyle'da Edinburgh doğumlu.
Peki Doyle'un Mecidiye nişanı sahibi olduğunu söylesem?
Ne alaka değil mi?
Anlatılana göre Sultan 2.
Abdülhamit polisiye çok seviyormuş.
Uyku tutmadığında, stresli ya da üzüntülü olduğunda odasında bu kitapları yüksek sesle okutuyor, dikkatle de dinliyormuş.
Favorileri arasında Sherlock Holmes'ün maceraları da varmış.
Yeni bölüm yayımlandığı gibi çevirtiyor, o bölümde neler olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyormuş.
1907 yılında bir gün hayranı olduğu bu serinin yazarının İstanbul'a geldiğini öğrenmiş.
Doyle ve eşi, Gemiyle bir Akdeniz seyahatine çıkmışlar.
Duraklarından biri de İstanbul'muş.
Kaynaklara göre şehre geldiklerinde Ramazan olduğu için sultan çifti saraya davet etmemiş.
Ama yazara bir meci diye eşine de şefkat nişanı göndermiş.
Edinburgh, edebiyatla hiç ilgisi olmayan birini bile şair edebilecek türden bir şehir.
Gri havası, kahverengi mimarisiyle birleşince ortaya ağır, kasvetli bir görüntü çıkıyor.
Çoğu zaman melankolik, ürkütücü ve büyülü olarak tanımlanıyor.
Özellikle şehrin eski şehir olarak anılan bölümünde dolaşanlar, gotik bir romanın sayfalarında yürümek gibi diyorlar.
Böyle hissetmeleri sebepsiz değil.
Biliyor musunuz, birkaç yüzyıl önce eski şehrin lakabı Old Riki'ymiş.
Old Riki, yerel dilde eski dumanlı demek.
16. 17.
yüzyıllarda şehir surlarla çevriliymiş.
Genişleyecek alan olmadığından evler de sokaklarda daracıkmış.
Bacalardan çıkan dumanlar bu daracık sokaklarda adeta hayalet gibi dolaşırmış.
Eski şehrin orta çağ dokusu çok iyi korunmuş durumda.
Bölgenin en ikonik yapısı ise şüphesiz Edinburgh Kalesi.
Tarihini konuşmaya zamanımız yetmez ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim.
Kale Yüzlerce milyon yıl önce volkanik faaliyetler sonucu oluşmuş bir kayanın üzerinde yükseliyor.
Tahmin edeceğiniz üzere onu görenler, Rowling'in Hogwarts için buradan ilham aldığını düşünüyor.
Dumanın dağılıp havaya karışamadığı sıkışıklıktaki eski şehir nihayet 18.
yüzyılda genişlemeye başlamış.
Ve ortaya mimarisiyle eski şehirden tamamen ayrışan yeni şehir çıkmış.
Yeni şehrin binaları neoklasik tarzda inşa edilmiş.
Bölgede çağın yeni mimarisi, apartmanlar yükselmiş.
Düşünün, bir tarafta daracık sokaklar, gizemli geçitler, diğer tarafta geniş bulvarlar ve simetrik binalar.
Burası iki farklı çağın yan yana yaşandığı sıra dışı bir şehir.
Peki, Edinburgh'nın Avrupa'nın tek gökdelensiz başkenti olduğunu biliyor muydunuz?
Sebebi basit aslında.
Günümüzde hem eski hem yeni şehir UNESCO'nun dünya mirası listesinde.
Dolayısıyla şehrin hem tarihi dokusu hem de silüeti korunmak zorunda.
Buna zarar verebilecek modern ve çok katlı yapılara izin verilmiyor.
Eski yapıların sağlam kalması ve işlevini sürdürebilmesi içinse büyük emek harcanıyor.
Evet, son olarak size Edinburgh'nın neden Kuzey'in Atina'sı olarak anıldığından bahsetmek istiyorum.
Şehir 18. yüzyılda yaşanan İskoç aydınlanması sayesinde entelektüel bir cazibe merkezine dönüşmüş.
Bu dönemde şehirde felsefeden edebiyata, ekonomiden hukuka pek çok alanda öncü isimler yetişmiş ki bunlardan bazıları ekonominin babası olarak anılan Adam Smith ve
sorgulamalarıyla çağdaş düşünceye yön veren David Hume gibi isimler.
Ayrıca Türkiye'de Ana Britannica adıyla bildiğimiz Ensiklopedia Britannica'da bu sürecin bir meyvesi olarak 1768 yılında Edinburgh'da yayınlanmış.
Umarım içinizde bu ansiklopedileri karıştırıp ödev hazırlamış birileri vardır.
İşte Edinburgh'da yaşanan bu entelektüel canlılık, şehrin antik Yunan'la kıyaslanmasına yol açmış.
Hatta yeni şehirde neoklasik tarzda binalar inşa edilmesinin temelinde de bu yatıyor.
Neoklasik mimari, antik dönem yapılarından ilham alıyor.
Simetri, sütunlar, üçgen alınlıklar, bu ilhamın yansımaları.
Umarım Edinburgh seyahat listenizde değilse almanız için birkaç sebep verebilmişimdir size.
Artık Dünya Sahnesi'nin perdesini kapatma vakti.
Spotify'dan puan verir ya da bölümü sosyal medyanızda paylaşırsanız benim ekibi çok mutlu edersiniz.
Sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
