
Bu hafta sahnede Colmar var. Önce bu masalsı kentin Miyazaki’ye ilham vermesini sonra da burada doğan Auguste Bartholdi’nin dünyanın en ünlü heykellerinden birini, Özgürlük Heykeli’ni yapmasını konuşuyoruz.
Piri'yi telefonunuza indirin: https://onelink.to/piriguide
Her Çarşamba 17.00'da e-posta kutundayız! Haftalık bültene kaydolun: https://dunyasahnesi.substack.com
Bizi daha yakından tanımak için ilgili tüm linkler: https://linktr.ee/piriguide
---
Kaynaklar:
Bölümde bahsedilen film: Yürüyen Şato (Howl's Moving Castle, 2004)
Transkript
Kayıp olasılıklar ifadesini seviyorum.
Doğmak, bir dönemi, bir yeri ve bir yaşamı seçmeye zorlanmak demektir.
Burada, şimdi var olmak, sayısız başka potansiyel benliği kaybetmek anlamına gelir.
Örneğin bir korsan gemisinin kaptanı olup, yanımda güzel bir prensesle denizlerde yol alabilirdim.
Fakat bir kez doğduktan sonra geri dönüş yoktur.
Bence tam da bu yüzden çizgi filmlerin fantastik dünyaları, umutlarımızı ve özlemlerimizi Bu denli güçlü şekilde yansıtıyorlar.
Kayıp olasılıklar dünyasını bizim için resmediyorlar.
Şimdi hazırsanız Dünya Sahnesi'nin perdesini açıyorum.
Bu hafta sahnede kolmar var.
Şehirlerin özellikle de ilk kez gittiğimiz ve yalnızca birkaç gün geçirdiklerimizin ruhumuza iyi geldiğini, zihnimizi besleyip yaratıcılığımızı tetiklediğini biliyoruz.
Bize ilham oluyor şehirler.
Peki nasıl yapıyorlar bunu?
Kimi zaman görünümleriyle, kimi zaman insanlarıyla, kimi zaman da hikayeleriyle.
Bakın, hiç de kısır olmayan bir döngü çıktı karşımıza.
Şehirlerden aldığımız ilhamı kendi hikayemizin içine katıyoruz.
Hikayemiz de gidip bir başkasına dokunuyor.
Bazen o kadar etkileniyoruz ki okuduğumuzdan, gördüğümüzden, kalkıp o şehre gidiyoruz.
O binayı kendi gözümüzle görelim, o şehrin havasını bir de biz soluyalım diye.
Peki, güzeller güzellik olmar.
Kimin hikayesinde yer bulmuş sizce kendini?
Japon sanatçı ve yönetmen Hayao Miyazaki, 2004 yapımı Yürüyen Şato filmini izlediniz mi?
Gerçi soruyorum ama geçenlerde duydum.
Filmi 20 yılda, onlarca kez izleyenler varmış.
Hikaye Sophie'nin yaşadığı ve sonunda Howell'le tanıştığı kurgusal, çarpıcı bir kasabada başlıyor.
Miyazaki işte bu kasaba için ilhamını Kolmar'dan almış.
Hatta bir sahnede kamera kasabayı tararken Kolmar'ın simge yapılarından Pfister evi net şekilde görülüyor.
Yürüyen şato bir Ghibli filmini özel kılan tüm özelliklere sahip.
Gündelik güzellik, sihir, ağız sulandıran yemekler, doğanın mükemmelliği ve en çarpıcısı da savaşın yıkıcılığı.
Savaş sonrası bir dönemde büyüyen Miyazaki uzun zamandır savaş karşıtı bir aktivist.
Savaşın yıkımına bizzat tanık olduğundan filmlerinde sık sık savaşın ardında bıraktığı boşluğu vurguluyor.
Yürüyen Şato'da tüm filmleri arasında en net savaş karşıtı mesaj içeren film olarak öne çıkıyor.
Ama zaten bu mesajlar anlam katmanları olmasaydı bu bir Miyazaki filmi olamazdı.
Film resmen içimizde bir umut ışığı yakıyor.
Havlun saklanmayı bırakıp hayatla yüzleşmeyi seçmesiyle en narsisist insanın bile değişebileceği, yeniden deneyebileceği bir dünya hayal ediyoruz.
Kötü kalpli cadının Sophie'nin şefkati sayesinde nasıl değiştiğini görüyoruz.
İnsanın yıkıcı ve bencil eğilimleri olsa da başka ve çok daha güçlü bir özelliği de var.
Sınırsız sevgi yeteneğine sahip insan.
Nefret ve katliamın ortasında bile hayat hala yaşamaya değer.
Harika karşılaşmalar ve güzel şeylerin olması mümkündür.
Bütün dünya Amerika'daki seçimleri konuşurken gelin biz de bakışlarımızı özgürlük heykeline çevirelim.
Colmar'dan bahsediyorduk, New York ne alaka demeyin anlatacağım.
Ama önce şunu sorayım.
Frederick Auguste Bartholdi adını duydunuz mu daha önce?
Evet. Kendisi özgürlük heykelini yapan kişi bir heykeltıraş.
1834 yılında Kolmar'da doğmuş.
Yaklaşık 10 yaşındayken ailesi çocuklarının sanat eğitimi alması için Paris'e taşınmış.
Aile belli ki oğullarının iyi bir sanatçı olacağının farkındaymış.
Ama eminim bir gün New York'un simgesini yaratacağını düşünmemişlerdir.
Genç Bartholdi, Fransa'nın kültür elçileriyle birlikte Mısır'a gitmiş.
Niyeti, görevi...
Mısır'daki antik dönem heykellerini fotoğraflamakmış.
Çölün ortasındaki harabelerde yükselen devasa heykeller başını döndürmüş.
Adeta büyülenmiş.
Bu granit varlıklar, sarsılmaz heybetleriyle hala en uzak antik çağları dinliyor gibi görünüyorlar.
Nazik ve kayıtsız bakışları bugünü görmezden geliyor ve sınırsız bir geleceğe sabitlenmiş gibi görünüyor diye yazmış notlarını.
Bartholdi. Gördüğü heykellerden aldığı ilhamla bir fellah yani köylü kadın biçiminde deniz feneri yapmak istemiş.
Fenerin adı Mısır, Asya'ya ışık taşıyor olacakmış.
Fikrini finanse etmesi için de kiminle görüşmüş biliyor musunuz?
Hıdiv İsmail Paşa ile.
İsmail Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu.
Kavalalılar birkaç kuşak boyunca Mısır valiliği yapmışlar.
Zaten Hıdiv de babadan oğula geçen bu valilik sisteminde onlara verilen resmi unvan.
Bu unvanı alan ilk kişi İsmail Paşa.
Maalesef Bartholdi'nin projesini geri çevirmiş kendisi.
3. Napolyon, Fransa'yı savaşa sürükleyince Bartholdi askere gitmiş ve sanatına ara vermek zorunda kalmış.
Sonra da yeni projeler üretmek ve bunlara sponsor bulabilmek için Amerika'ya gitmiş.
İşte ışık saçan devasa kadın heykeli fikrinin vücut bulacağı şanslı yer Amerika olmuş.
Bence şimdi çok daha iyi anladınız bir şehrin bir insana nasıl ilham verebileceğini.
Özgürlük heykelinin kendisi için Bartholdi'nin memleketi Fransa'da, kaidesi için de Amerika'da para toplanmış.
Heykelin kolu ve elinde tuttuğu meşale Philadelphia ve New York'ta, başı da Paris'te sergilenip buralardan da gelir elde edilmiş.
Hatta heykelin minyatürleri satılmış.
Heykeli Bartholdi tasarlamış.
Evet, peki yapısal olarak ayakta durmasından, statiğinden kim sorumluymuş biliyor musunuz?
Gustav Eyfel. Eyfel, 1883'e kadar heykelin iç kısmından sorumluymuş.
Birkaç yıl sonra da kendi metal devini Eyfel Kulesi'ni inşa etmeye koyulmuş.
Kolmar'a yolunuz düşerse ziyaret etmeniz gereken yerlerden biri Bartholdi Müzesi.
Önünde durup izlemeniz, fotoğraflamanız gereken yapıysa Fister Evi.
Unutmadan her ikisinin hikayesini de ben size anlatabilirim.
Çünkü ben, yani Piri, şu anda duyduklarınızdan fazlasıyım.
Dünyayı keşfetmenize yardım eden bir seyahat uygulamasıyım.
Şehirdeki en iyi rotayı sizin için çiziyorum.
Konumunuzu algılıyorum ve neredeyse oranın hikayesini anlatmaya başlıyorum.
Piriyi telefonunuza indirdiğinizde kulaklığınızı takıp sanki rehberiniz yanınızdaymış gibi gezebiliyorsunuz.
Peki ne zaman gidilmeli Kolmar'a?
Noel zamanı tabii.
Her Kasım sonunda Kolmar sanki bu dünyadan alınıp bir masalın içine konuyor.
Zaten kurabiye kalıplarını andıran evleri bir de Noel ışıklarıyla süsleniyor.
Parlak yılbaşı süsleri, dev kurdeleler, Noel baba ve kurşun asker figürleri, geyikler her yeri sarıyor.
Anlayacağınız kolmar 6 hafta boyunca yeni yıla kadar devasa bir Noel pazarına dönüşüyor.
Biliyor musunuz Noel pazarı geleneği taa 13.
yüzyıla uzanıyor. Noel pazarlarına öncülük eden ilk etkinlik Viyana'daki Krippenmarkt yani Aralık pazarıymış.
İlk Noel pazarı ise 1384'te Almanya'nın Bautzen kentinde kurulmuş.
Aslında bu ilk pazarlarda sadece et satılıyormuş.
Zaman içinde farklı lezzetler ve süs eşyaları da satılmaya başlanmış.
Sonraki yüzyıllarda kiliseler bu pazarların kendilerine yakın yerlerde kurulmasını talep etmişler.
Böylece özellikle Noel öncesinde kiliselerdeki ayinlere katılım oranı artmış.
Günümüzde Avrupa'nın en büyük Noel pazarı Viyana'da.
Rathausplatz'ta kurulan bu pazarda her yıl yaklaşık 200 tezgah oluyor.
Avrupa'nın en yüksek Noel pazarı ise...
İsviçre'de kuruluyor.
Pilatus Dağı'nın 2000 küsur metresinde.
Evet, bu haftada sahneyi kapatma vakti.
İlham dolu günler diliyorum size.
Yürüyen Şato filmini izlerseniz ya da vaktidir.
Kolmar'a giderseniz düşüncelerinizi, deneyimlerinizi benimle Piri Gayit Instagram adresinden paylaşabilirsiniz.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
