
Dinlence podcast’in yeni bölümü yayında.
Bu bölümde Latife Tekin’in unutulmaz romanı Sevgili Arsız Ölüm üzerine konuşuyoruz.
Anadolu’nun masallarla, batıl inançlarla ve gündelik gerçeklerle iç içe geçmiş dünyasında Aktaş ailesi’nin köyden kente uzanan hikayesini romanın büyülü gerçeklik atmosferini, gelenekleri, batıl inançları toplumsal baskıları ve özellikle Dimrit’in etkileyici iç dünyasına, yalnızlığına ve kendini var etme mücadelesine yakından bakıyoruz.
Bu bölüm tüm olumsuzluklara rağmen kendi yolunu arayanlar ve tabi edebiyat severler için..🕊️
Keyifli dinlemeler🪻
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Kitap severler, edebiyat severler, roman okumayı severler.
Bugün burada mı? Eğer buradaysanız bu bölüm tam size göre.
Biliyorsunuz ben kitap okumayı çok seviyorum ve bunu sık sık da sizinle paylaşıyorum.
O yüzden acaba neden okuduğum kitapları anlatmayayım ki dedim ve bu bölümü kaydetmeye karar verdim.
Bu bölümde de Türk Edebiyatı'nın en özgün seslerinden biri olan 1957 doğumlu ve hala üretmeye devam eden Latife Tekin'in unutulmaz eseri ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm hakkında konuşmak istiyorum.
Bu kitap ilk bakışta bildiğimiz o klasik köyden kente göç hikayelerinden biriymiş gibi görünüyor.
Ancak kapağı açtığınız anda sizi bambaşka bir atmosfer karşılıyor.
Bu atmosfer sihirlerle, perilerle, cinlerle ve masallarla bezeli.
Bir ailenin dramını, neşesini, hayatta kalma mücadelesini farklı bir dille anlatıyor bize.
Hazırsanız Aktaş ailesinin peşine düşüp Kayseri'den İstanbul'a uzanan bu arsız yolculuğuna başlıyoruz.
Öncelikle kitabın okuma deneyiminden bahsetmek istiyorum size.
Sevgili Arsız Ölüm diliyle adeta bir hız treni gibi kısa ve öz cümleler o kadar hızlı bir akış yaratıyor ki okurken kendinizi böyle hızlandırılmış bir video izliyor gibi hissedebilirsiniz.
Aslında o tecrübeyi yaşatan çok hızlı bir akışın olduğu bir roman.
Fakat herhangi bir şekilde takip problemi yaratmamasının bir sebebinin de aslında bunun benim biraz altyapımla ilgili olduğunu fark ettim.
Çünkü kitapta çok ciddi bir köy, kasaba ve buralardan süre gelen gelenekler, yaşayış biçimleri.
Günlük tecrübelerle ilgili çok fazla motif işlenmiş ve çok güzel işlenmiş bunlar.
O yüzden hayatının herhangi bir döneminde köyde bulunmuş, köy hayatına dahil olmuş ya da köyde yaşayan akrabaları olup ara sıra ziyarete gidip köyde oralarda da neler olduğunu bilen insanların çok
kolay okuyabileceği bir kitap.
Ama eğer tamamen şehirde büyüdüyseniz ve bunlardan biraz kopuk bir hayatınız olduysa bu bahsettiğim detaylar biraz anlaşılması zor, oturtması zor ve kitaptan kopartan.
dikkat dağıtıcı unsurlar haline gelebilir sizin için.
Çünkü bunlara çok fazla yer verilmiş kitapta.
Yazar neologları alıştığımız gibi böyle alt alta vermemiş.
Paragrafın içinde düz metnin içinde konumlandırmış.
Böyle geleneksel konuşma metnik kalıplarıyla vermediği için başta kimin ne dediğini anlamakta zorlanabilirsiniz.
Ancak bir kez o ritme girdiğinizde sayfalar su gibi akıp gidiyor.
Çok akıcı bir roman. Kitap aslında tür olarak büyülü gerçeklik akımı ile bağdaşıyor.
Hatta Aralık ayında canımın içi arkadaşlarım Emre ve Zeynep ile birlikte Yüzyıllık Yalnızlık romanını okumuştuk.
Ben Sevgili Arsız Ölüm ve Yüzyıllık Yalnızlık ile bazı noktaları çok benzettim.
Her iki ailede batıl inançlarının olduğu topraklarda yaşıyor ve göç ediyorlar.
Her iki kitapta da cinler, büyülü öveler fazlasıyla hakim.
Her iki kitapta da toprak yiyen, bundan dolayı hasta olan karakterler var.
Ama tabii Yüzyıllık Yalnızlık romanında Buendia'yla Ursula batıl inançlardan kaçıp kendi hayatlarını kurmak için bir göç yolculuğuna çıkıyordu.
Ve Macondo'yu kuruyorlardı.
Sevgili Arsız Ölüm'de ise göç yolculuğu biraz daha farklı.
Eğer isterseniz Yüzyıllık Yalnızlığı başka bir podcast bölümünde ayrıca anlatırım.
Onu ayrıca ele alırız.
O da çok güzel bir kitaptı.
Sevgili Arsız Ölüm'ün içinde cinler, uğursuzluklar, tahtaya vurmalar.
Ancak bunlar bizim kültürümüzde de o kadar işlenmiş ki.
Biz bunları aslında büyülü bir şey değil doğrudan Anadolu gerçeği gibi yaşıyoruz.
Yani büyülü gerçeklik değil de Anadolu gerçeklerini anlatıyor da diyebiliriz.
Edebiyatta bu büyülü gerçeklik olarak tanımlanan periler, cinler ve uğursuzluklar, bu inançlar Anadolu kültüründe öylesine birer öğe değil halkın bizzat yaşadığı, kanıksadığı, kültürel
bir gerçeklik diyebiliriz.
Yani Latife Tekin aslında masal anlatmıyor.
Bizim en çıplak gerçeğimizi...
Yine o gerçeğin kendi deliğiyle anlatıyor.
Gelelim kitabın ismine.
Sevgili Arsız Ölüm.
Bu isim boşuna seçilmemiş diye düşünüyorum ben.
Ailenin annesi Atiye, meşhur Atiye'miz kitap boyunca defalarca ölüm döşeğine düşüyor.
Azrail ile resmen pazarlığa tutuşuyor ve her seferinde helallik alıp vedalaşsa da bir şekilde hayata geri dönüyor.
Böyle acayip bir özelliği var.
Ayrıca kitapta Anadolu'nun o sorgulanmayan geleneklerine dair de çok çarpıcı örnekler var.
Hayatının bir döneminde köyde yaşamış ya da belli dönemlerde köyde bulunmuş insanlar kitaptaki bu öğeleri çok yakından anlayacaktır.
Az önce de bahsettiğim gibi.
Örneğin yeni doğan bebeğin kırkının çıkması meselesi.
Bu kırk çıkarma, kırk uçurma konusu Anadolu'da çok yaygındır.
Birçoğunuz da biliyorsunuzdur.
Tüm aile bebeğin ağzına tükürüyor.
Sonra da bebek hasta oluyor arkadaşlar.
Bebeğin hastalanmasına kadar yol açan o bilimden uzak bu uygulamalar.
Aslında o toplumun neyi neden yaptığını düşünmeden nasıl bir gelenek sarmalığında yaşadığını çok güzel özetliyor.
Neden yaptığını hiç sorgulamıyor.
Öyle gelmiş öyle gidiyor.
Kitabın genel motifi bu şekilde.
Batıl ve geleneksel bir örgüsü var.
Şimdi ise biraz karakterlere değinmek istiyorum.
Huat ailenin babası.
Atiye annesi.
Halit, Nuber, Seyit, Dimrit ve Mahmut.
Bunlar da ailenin çocukları.
Romanın en parlayan yıldızı ise kuşkusuz Dimrit.
Canım Dimrit, bu kalabalık ailenin dış dünyaya açılan kapısı Dimrit.
Sorgulayan zihni ve belki de en yalnız karakteri Dimrit'ti.
Dimrit'in dünyası o kadar geniş ki yalnızlık hissinden kurtulmak veya bir karar vermek istediğinde bir ağaçla, bir çeşmeyle ya da bir tulumbağayla konuşuyor.
Aslında o kararları kendi veriyor ama sanki tulumba söylemiş gibi ya da çeşme ona öyle söylemiş gibi.
Ağaçtan aldığı fikirle bunu yapmış gibi bir dünya kuruyor kendine.
Kendine bu şekilde bir varoluş alanı açıyor belki de.
Dimrit okulda çok çalışkan, çok başarılı bir öğrenci.
Ailenin okuyan tek çocuğu.
Burada bir bilgi vermek istiyorum.
Latife Tekin de ailenin okuyan tek çocuğuymuş sanırım.
Bir röportajında öyle söylüyordu.
Belki de Dimrit'i kendisiyle benzeştiriyor, bilemiyorum.
Dimrit okulda çok başarılı demiştik.
Okulda bir arkadaş ediniyor.
Atiye yani annesi Dimrit'in arkadaşından etkilendiğini düşündüğü için kızın peşine düşüyor.
Arkadaşıyla görüşmesini engelliyor.
Sonra Dimrit şiir yazmaya başlıyor.
Atiye yine kızın peşine düşüyor.
Dimrit'in defterini bir şekilde ele geçiriyor.
Dimrit defterinin köşe bucak kaçırmasına rağmen, saklamasına rağmen Atiye defteri buluyor.
Bütün aile toplanıp kızın defterinden hesap soruyorlar.
Sabahları erkenden evden çıkıp sokaklarda yürüyor.
Bu kez de bunun peşine düşüyorlar.
Buna engel oluyorlar.
Sonra çatıya çıkıyor.
Evleri, evlerin perdelerini izliyor.
Hayal dünyası çok geniş bir çocuk gerçekten.
Sonra bunun peşine düşüyor aile.
Buna engel oluyor. Ve daha neler neler çok girmeyeyim oralara çok etkiliyordu beni gerçekten.
Kitapta Dimit üzerinden işlenen en güçlü temalardan biri de toplumsal cinsiyet ayrımıydı bence.
Dimrit başta Mahmut ve diğer abilerinin sahip olduğu özgürlükleri neden kendisinin yaşayamadığını sorguluyor.
Mahmut dışarı çıkabiliyor, Mahmut'un kız arkadaşı olabiliyor ama Dimrit için sınırlar çok keskin.
Yazar bu ağır toplumsal baskıyı ve dramı o kadar neşeli ve tatlı bir şekilde anlatıyor ki okurken aslında bir taraftan gülüyor bir taraftan da Dimrit'in çektiği o acıları derinden hissediyorsunuz.
Mesela Mahmut Dimrit'e yaş olarak en yakın olan kardeşi.
Kitaba da ayrı çok detay vermeden burayı anlatmak istiyorum.
Mahmut'un bir kız arkadaşı oluyor.
Bir kızla buluşuyor daha doğrusu.
Düşünün Dimrit'in defteri bulunuyordu şiir yazdığı için.
Defteri elimden alınıyordu.
Mahmut bir kızla buluşuyor.
Dimrit burada isyan ediyor.
Buraya hem güldüm hem üzüldüm.
Hem de katıldım. Mahmut kıza gidebiliyor.
Ben neden erkeğe gidemiyorum diye isyan edeseler.
Dimrit'in o saf temiz yanını da çok net bir şekilde geçirmiş yazar.
Ben kitabı okurken Dimit'i böyle sarıp sarmalamak istedim adeta.
Kendimden de çok şey buldum onda.
Aslında Dimit'in abisi Mahmut'un akşamları dışarı çıkabilmesi ve kız arkadaş edinebilmesi gibi bu özgürlüklere sahipken kendisinin neden bunları yapamadığını sorgulaması Onun biraz
da dış dünyadan koparıp kendi içine yöneltiyor.
Dimrit'in dışarı çıkması kısıtlandığı için bu dış dünyaya açılma arzusunu böyle hayal gücüyle tatmin ediyor.
Mesela evin çatısına çıkıyor sürekli.
Evin çatısına çıkarak perdelerin arkasındaki hayatları düşünüyor.
Perdesi olmayan evleri, o evler üzerine hikayeler üretiyor.
Bu toplumsal baskının yarattığı o kapalı alanı kendi zihniyle belki de bu şekilde, bu biçimde kırmaya çalışıyordu.
Dimrit'in o geniş dünyası, o dışarıya çıkarmak için can attığı o duygusu, düşünceleri belki de sığınağı oluyordu.
Ailesi Dimrit'in dış dünyasını daralttıkça o çok geniş, sorgulayan ve doğayla bütünleşen bir iç dünya inşa ediyordu kendine.
Bu ağaçlarla konuşuyordu, tulumbayla konuşuyordu, işte çeşmeyle konuşuyordu.
Bu nesnelerle konuşması onun iç dünyasındaki derinliği yansıtan en büyük sembollerden biri bence.
Bu kadar kalabalık bir ailede olmasına rağmen de çok yalnız bir çocuk Dimrit.
Belki de bu yalnız ikisinden kurtulmak için çeşmeyle, ağaçla ya da tulumbayla konuşuyordu Dimrit.
Bir karar vermeye ihtiyaç duyduğunda mesela bunu sanki ona ağaç söylemiş gibi kurguluyor.
Ya da Tulumba ona öyle söylemiş, o da öyle yapmış gibi yani ona atfederek bir karar alıyordu.
Kendi iradesini dolaylı yoldan bu şekilde yürütüyordu.
Dimrit'in ağaçla, Tulumba'yla kurduğu bu iletişim onun kendi arayışını ve var olma çabasının bir parçası.
Duygularını ve düşüncelerini bir şekilde dışa vurduğu, özgürlüğünü korumak için yaptığı bir şey.
Çok geniş bir iç dünyası var Dimrit'in.
Yani özetleyecek olursam Latife Tekin bu eserinde Anadolu'yu anlatırken bu aslında masallarla bezeli bir gerçeklik sunuyor bize.
Çünkü bu kültürde masal, efsane, gerçeklik iç içe geçmiş, birbirinden ayrılmaz bir bütün haline gelmiş.
Kitabın başından itibaren Dimrit'in kalabalık ve baskıcı bir aile içindeki o kendini arayışına ve belki de var olma çabasına şahitlik ediyoruz.
Dimrit'in duygularını ifade edemeyişi, o çektiği içsel acılar, kendi ailesinden dolayı çektiği acılar hem de ve bir okuyucu olarak benim üzerimde çok duygusal bir yük oluşturdu.
Dediğim gibi Dimrit de kendimden çok şey bulduğum için de belki de böyle olmuştur bende.
Özellikle genç yetişkin bir okur olarak Dimrit'in küçük bir çocuk olarak sergilediği o meraklı ve düşsel tavrından işte örneğin çatıya çıkıp perdelerin ardını hayal etmesi gibi çok etkilendim.
Karakterin bu masumiyetinin, o karşılaştığı toplumsal gerçeklik ve ailesinin karmaşıklığının derin hüznünü duydum kendi içimde.
Kitabı gözyaşlarımla bitirdim.
Finalinden çok etkilendim.
Kitabın sonunun bıraktığı hissiyat gerçekten çok ağırdı.
Tüm o hızlı akışın, böyle çok hızlı akan bir kitap gerçekten.
Tüm o hızlı akışın, büyülü atmosferin ve o neşeli anlatımın ardından gelen, nasıl desem gerçekçi ve hüzünlü o son.
çok güçlü bir duygusal patlamaya neden oluyor diyebilirim.
Bölümü bitirirken şunu söylemeliyim ki sevgili Ağırsız Ölüm'ün sonu sizi biraz sarsabilir.
O neşeli akıcı üslubun arkasından gelen final insanı gözyaşlarına boğacak kadar etkileyiciydi.
Latife Tekin karakterin derinliğini bazen yüzeysel geçse de özellikle dimlite haricindeki kardeşlerin karakterleri biraz yüzeyseldi bence.
Yani o karakterleri anlayamıyordum.
Ama Dimrit çok başka.
Dimrit'in o küçük çocuk haliyle o çatıya çıkıp perdeleri olmayan evlerin içine dair kurduğu hayaller gerçekten kalbinize yer edecek.
Eğer hala okumadıysanız Anadolu'nun bu hem gerçek hem gerçek üstü kokan o dünyasına Dimrit'in o eşsiz iç sesine kulak vermenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
Eğer kitabı okuduysanız bana lütfen yazın.
Sizin çıkarımlarınız ne oldu?
Sizi en çok nereler etkiledi?
Ben en çok Dimrit'ten ve Dimrit'in o hayal dünyasından.
o yaşadığı zorluklarla baş etmek için seçtiği yöntemler, tulumbağayla, çeşmeyle, ağaçla, doğayla kurduğu o bağdan çok etkilendim.
Kitabı eğer okuduysanız siz en çok hangi kısımdan etkilendiniz bana lütfen yazın.
Yorumlarınızı bekliyor olacağım.
Bu şekilde bir kitap yorumlama serisi yapma planım yoktu aslında.
Eğer bu bölümü beğendiyseniz belki ilerleyen dönemlerde yine okuduğum kitaplardan yola çıkarak başka bölümler çekebilirim.
Bu konuyla ilgili de yorumlarınızı mutlaka bekliyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
