
Dinlence Podcast’in yeni bölümü yayında. 🎙️
Bu bölümde Laurent Mauvignier’nin Onlardan Uzakta adlı romanını konuşuyoruz.
Kısa bir metin olmasına rağmen, bir ailenin içinde biriken suskunlukları, birbirini anlamakta zorlanan insanları ve kaybın ardından geride kalan duyguları son derece güçlü bir şekilde anlatan bu roman, altını çizmek isteyeceğiniz pek çok satır barındırıyor.
Luke’un ölümünden sonra ailesinin ve yakınlarının düşüncelerine kulak verirken; söylenemeyen sözleri, kaçırılan fırsatları ve aynı evde yaşansa bile hissedilebilen yalnızlığı görüyoruz.
Bu bölümde yabancılaşmayı, aile içi iletişimsizliği, yas duygusunu ve romanın etkileyici anlatımını birlikte konuşuyoruz.
Keyifli dinlemeler. 🎧
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün podcastımızda sayfalarını çevirirken parmak uçlarınızda alışılmadık bir ağırlık hissedeceğiniz, bitirdiğinizde ise sizi kendi sessizliğinizle baş başa bırakacak sarsıcı bir eser
konuşacağız. Çağdaş Fransız Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden Laurent Bovigny'nin Türkçemize yeni kazandırılan, aslında yazarın 1999 yılında yazdığı ilk romanı olan Onlardan Uzaktayım
Ercek Altını alıyoruz. Sel yayınlarından basılan bu kitap yaklaşık 70 sayfalık ince gövdesine rağmen okuyucunun üzerine kurşun gibi çöken, az lafla çok şey anlatan her satırı dop dolu bir eser.
Ben kitabı okurken sürekli satırların altını çizdim.
Bu kitap yaklaşık olarak 70-72 sayfalık bir metin.
Ancak bu kısalık sizi yanıltmasın.
Yazar her satırda her cümlede yoğun bir duygu bombardımanı sunuyor.
Öyle ki dikkatinizi bir anda başka bir yöne çevirirseniz çok kritik bir ruh halini veya bir kırılma anını kaçırabilirsiniz.
Bugün bu estetik acı anlatısının neden bu kadar güçlü olduğunu, karakterlerin birbirine olan o aşılmaz mesafelerini ve Lauren Movinier'in ustalığını birlikte keşfedeceğiz.
Öncelikle Matt'nin bizi nasıl karşıladığından bahsetmek istiyorum.
Laurent Movinier bu romanda geleneksel bir anlatıcı kullanmak yerine bilinç akışı tekniğini kendine has, sahnecilik de diyebileceğimiz bir üslupla harmanlıyor.
Kitapta tek bir ses yok yani.
Tam altı farklı karakterin zihnine misafir oluyoruz.
Yazar karakter değişimlerini bazen ben yani Jean gibi doğrudan ifadelerle veriyor.
Mesela paragrafta Jean konuşmaya başlıyor ama paragrafın başı şöyle ben yani Jean işte şöyle şöyle hissettim gibi devam ediyor.
Sanki bir tiyatro oyunundaymışız gibi bir karakterin kendi gerçeğini haykırmasına izin veriyor yani.
Bu teknik karakterlerin birbirine dokunamayan sadece kendi iç dünyalarında yankılanan sesleri duymamızı sağlıyor.
Peki nedir bu insanların derdi?
Hikaye ailesinden ve köklerinden kopup Paris'e taşınan Luke'un etrafında dönüyor.
Ancak roman bir başarı hikayesi veya şehre alışma sancısı gibi değil.
Yani Luke'un başından geçen olayları dinlemiyoruz.
Luke'un kendi hayatına son vermesi yani intiharı tüm bu hikayeyi açan, anlatan görevi görüyor yani.
Biz Luke'un neden öldüğünü bir polisiye merakla takip etmiyoruz.
Aksine bu ölümün geride kalanların zihninde nasıl bir boşluk yarattığını, o güne kadar konuşulmayan nelerin gün yüzüne çıktığını izliyoruz.
Şimdi karakterlere ve o meşhur yoğunluğa biraz daha yakından bakalım istiyorum.
Romanın kalbinde dediğim gibi Luke var.
Luke ya hep ya hiç felsefesine sahip bir genç.
Örneğin sinemaya olan tutkusu öyle bir noktada ki eğer dünyadaki bütün filmleri izleyemezsem hiçbirini izlemem diyebiliyor mesela.
Bu durum sadece filmlerle ilgili de değil.
Luke'un hayata karşı duruşu bu.
Dünyayı bir türlü kendi istediği gibi avuçlarının içinde kavrayamıyor.
Hep bir şeyler eksik kalıyor.
Luke'un yaşadığı yabancılaşma o kadar derin ki Paris gibi kalabalık bir şehirde sırf biraz olsun bedenim başka bedenlere çarpsın da yaşadığımı hissedeyim diye kalabalıkların içine giriyor.
Düşünebiliyor musunuz bir insanın en yakınlarıyla kuramadığı o fiziksel ve ruhsal teması sokaktaki yabancılarda araması.
Luke sadece ailesinden değil aslında kendinden ve tüm dünyadan uzakta bir yerde konumlandırıyor kendini.
Öte yandan Luke'un ailesi yani onlar var.
Babası Jean ve amcası Gilbert.
Çalışmanın erdemine inanan, hayatın tüm sorunlarının fırının başında durarak veya atölyede ter dökerek çözülebileceğini düşünen bir kuşaktan geliyor bu iki kardeş.
Jean karakteri üzerinde durmak istiyorum biraz.
Jean, oğlunun neden o içsel boşluğa düştüğünü hiçbir zaman anlayamıyor.
Onun için sevgi somut bir şey.
Oğlunun bir kez olsun gelip hayatının geçtiği o atölyeye...
Önlüğündeki yıllanmış lekeleri görmesini istiyor.
Ancak Luke ile Jean arasında sadece kuşak farkı değil, diller arası bir uçurum da var.
Bu insanlar birbirini seviyorlar aslında ama birbirlerinin zihnini hiç bilmiyorlar.
Aynı evin içinde, aynı masada oturup birbirine bu kadar yabancı kalmak.
İşte Lauren Movinier'in bize gösterdiği o korkunç görülmeme fikri burada yatıyor.
Bu arada görülmemek demişken duyulmak ve anlaşılmakla ilgili bir bölümüm var.
Eğer dinlemek isterseniz o bölüme de gidebilirsiniz.
Luke'a geri dönüyorum. Luke'un annesi Mart ise kendi yasanın içinde kaybolmuş, neredeyse çevresindeki her şeye kendini kapatmış, dış dünyaya kapalı bir halde.
Romanın en vurucu noktalarından biri de kaçırılan sinyaller bence.
1999 yılında yazılan bu metinde aile üyeleri Luke'un intihar edebileceği ihtimalini bir an bile düşünmüyorlar.
Konduramıyorlar. Bugün olsa belki tamamen fark edeceğimiz o depresyon belirtileri o dönemin işçi sınıfı gerçekliğinde ve sessizliğinde yankı bulamıyor.
Luke öldükten sonra gelen o neden duymadık, neden görmedik sorgulaması aslında bir geç kalmışlık dramı gibi.
Ancak bu dram sadece hüzün barındırmıyor, içinde sınıfsal bir gerçeklik de taşıyor.
Yazar Fransa'nın yoksul kesimini, o fabrika ve atölye atmosferini çok başarılı bir şekilde betimliyor.
Jan'ın fabrikada jandarmadan oğlunun öldüğü haberini aldığı sahne, işçi sınıfının o sert ve soğuk gerçekliğiyle harmanlanmış, tüyleri diken diken eden bir tasfili anlatılıyor bize.
Kitabın sonlarına doğru o boğucu sessizliğin ve yoğun acının arasında ince bir şefkat de sızıyor bize.
Luke'un kuzeni Selin ve annesi Marth, Luke'un eşyalarını toplarken onun bir hayalinden bahsediyorlar.
Luke'un hayali bir gün hepimizin kelimelerinin aynı olması ve o kelimelerin aramıza tek bir bakış gibi pürüzsüzce dolaşması.
Bu aslında romandaki tüm o kopukluğun, o iletişimsizliğin panzehri olan hayal.
Anlaşılmak ama kelimelere dökmeden sadece bir bakışla anlaşılmak.
Sonuç olarak onlardan uzakta sadece 70 sayfada bir ailenin anatomisini çıkaran, mesafelerin kilometrelerle değil zihinlerin arasına örülen duvarlarla ölçüldüğünü hatırlatan dev
bir eser bence. Eğer siz de edebiyatın sadece anlatmak için değil hissettirmek için var olduğuna inanıyorsanız Loren Movinier'in bu yoğun ve sarsıcı dünyasına mutlaka girmelisiniz.
Ama uyarayım sizi.
Luke bizden de okuyucudan da uzakta bir karakter.
Onu tamamen anlamamız mümkün olmayabilir.
Ama onun o görünmeme arzusundaki hüzne ortak olacağımız kesin.
Belki de onlardan uzakta romanı bize bazı mesajlar vermek istiyordur.
Ben bazı mesajlar aldım en azından.
İnsan bazen en büyük yalnızlığı kalabalıkların içinde değil.
O da var ama sadece kalabalıklar içinde yaşamıyoruz.
Aynı masaya oturduğu insanların yanında da hissedebiliyor.
Laurent Movinier sadece bir intiharın ardında kalan o boşluğu değil, söylenemeyen cümlelerin, tutulamayan ellerin ve birbirine ulaşamayan bakışların ağırlığını anlatıyor bize.
Luke'un hikayesi bitiyor belki ama romandan geriye bence...
Şöyle bir soru kalıyor. Gerçekten birbirimizi duyuyor muyuz?
Yoksa sadece aynı hayatın içinde sessizce yan yana mı duruyoruz?
Eğer siz de kısa ama insanın içine uzun süre çöken metinleri seviyorsanız onlardan uzakta mutlaka deneyimlenmesi gereken bir roman.
Her zaman söylüyorum bazı kitaplar okunup bitmez.
İnsanın içinde yankılanmaya devam eder.
Bu kitap da onlardan sadece bir tanesiydi.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
