
Dinlence Podcast’ in yeni bölümü yayında.
Bu bölümde, Masumiyet Müzesi romanın dizi uyarlamasını ele alıyoruz🌻
🎥Kemal’in Füsun’a duyduğu takıntılı ve melankolik aşk üzerinden; hatıraların gücünü, eşyaların hafızasını ve aşkın insanı nasıl dönüştürdüğünü ele alıyoruz. Bir müzenin romana, bir romanın diziye dönüşme serüvenini görüyoruz.
🎙️Bu bölümde: Aşk ve takıntı arasındaki çizgi, nesnelerin/objelerin duygusal hafızası, müzeyle roman arasındaki yaratıcı bağ veee daha fazlasını konuşuyoruz.
Eğer edebiyatı, uyarlamaları, psikolojik çözümlemeleri ve sanatın büyülü atmosferini seviyorsan bu bölüm tam sana göre.
Keyifli dinlemeler🪻
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün Masumiyet Müzesi serimizin ikinci bölümündeyiz.
Bu bölümde dizi uyarlaması üzerine konuşacağız.
Bir önceki bölümde müzenin ve romanın oluşma sürecinden bahsetmiştim.
Şimdi ise dizi uyarlaması üzerine konuşuyor olacağız.
Ben Masumiyet Müzesi romanının dizi uyarlamasını sabırsızlıkla bekliyordum.
Dizi gösterime girer girmez de tabii ki tahmin ettiğiniz gibi...
O gece bütün bölümleri bitirdim.
Dizi gösterime girdiği günden beri biliyorum hepimiz çok fazla maruz kaldık.
Ben açıkçası bir süredir Masumiyet Müzesi ile yatıp Masumiyet Müzesi ile kalkıyorum.
Bu kitabı, müzeyi, diziyi hacmettim diyebilirim arkadaşlar.
Elimde çok fazla bilgi var.
Hepsini tabii ki paylaşmak istiyorum.
Bu bölümden sonra bu dosyayı birlikte kapatmış olacağız.
Diziyi izleyenler biliyordur.
Dizi Kemal'in Orhan Pamuk'a gidip Hayatını roman yazmasını istediği sahneyle başlıyordu.
Bu kısım kitabın sonunda yer alıyor normalde.
Biz romanı okuyorduk ve en sonunda bu sahneyi görüyorduk.
Ama dizide en başa almayı tercih etmişler.
O sahnede Kemal Orhan Pamuk'a şöyle söylüyordu.
Tam 30 yıldır biriktirdiğim bütün koleksiyonum gölgeler içinde duruyor.
Onunla ve ailesiyle 8 yıl boyunca üzerinde yemek yediğimiz masanın, birlikte seyrettiğimiz televizyonun, Her şeyin, her birinin hikayesinin içinde bir kıpırdanma hissediyorum.
Tıpkı eşyaların ruhlarını fark eden bir şaman gibi.
Ama onlar, müzemi ziyarete gelecek olanlar bu hikayeleri bilmiyor.
Bütün bu eşyaların hikayesini, benim ona olan aşkımı, ona olan hayranlığımı anlatan bir kitaba ihtiyacım var.
Ben bir kadını, onun saçlarını, tokalarını, bütün eşyalarını saklayacak kadar, yıllarca onlarda teselli arayacak kadar çok sevdim.
Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum diyor.
Ve o an 26 Mayıs 1975 Pazartesi saat 3'e çeyrek kala bir an.
Evet şimdi bu sahneyi size okuyunca biraz romantize oldum.
Biraz da romana gittim. Kemal'i Kemal'in dilinden dinlediğimiz bir roman bu.
Dolayısıyla dizide de Kemal'in dış sesini duyuyoruz.
Diziyle ilgili yorumlara baktığımda bu da çok farklı görüş ağırlıklarına sebep olmuş sanırım.
Bir önceki bölümde bahsetmiştim.
Ben romanı iki farklı dönemde okudum.
Her ikisinde de kitabı yorumlama biçimim, çıkardığım anlam değişti.
Bunu çok net söyleyebilirim.
Kitabı okuduğum yaşa göre aldığınız duyguda, kurduğunuz bağda farklılaşıyor arkadaşlar.
İlk okuduğumda bambaşka bir yerden etkilenmiştim.
İkinci okuyuşumdaysa başka şeyler gördüm diyebilirim.
Bu dizi için de geçerli bence.
Yani farklı yaş grubundaki izleyicinin farklı yorumlarda bulunmasının da normal olduğunu düşünüyorum.
Kitabı okuduğun yaş, hayat deneyimin, aşka, sosyal sınıflara, kadın erkek ilişkilerine bakışın metni doğrudan dönüştürüyor bence.
Masumet Müzesi de zaten Kemal'in ağzından anlatılan bir roman.
Dolayısıyla biz her şeyi Kemal'in filtresinden görüyoruz.
Bu da diğer karakterlerin özellikle Fisun'un iç dünyasına mesafeli kalmamıza sebep oluyor.
Fisun'u derinden tanımıyoruz.
Onu Kemal'in gördüğü, görmek istediği hatta bazen kurguladığı haliyle tanıyoruz.
Bu yüzden romanı okumadan diziyi izleyen biri Füsun ya da yan karakterlerin psikolojik derinliğine tam olarak ulaşamayabilir.
Çünkü anlatı erkek bakış açısının içinden kuruluyor.
Bu bir aşk hikayesi mi yoksa bir takıntı hikayesi mi?
Açıkçası ben hala net cevap veremiyorum.
Ama derin bir melodram olduğu kesin.
Dizide de bu melodram bolca işlenmiş arkadaşlar.
Diziye geldiğimde ise en sevdiğim bölüm açık ara farkla dördüncü bölümdü.
Sekizinci bölüm de çok iyiydi, çok güzel bir bölümdü o da.
Ama benim favorim dördüncü bölüm.
İlk birkaç bölümde kafama takılan, emin olamadığım bazı şeyler vardı.
Ama dördüncü bölümde o tereddütlerim tamamen silindi.
Özellikle piknik sahnesi.
Piknik sahnesinde Kemal'in duygusu çok belirgindi.
O sıkışmışlığı, yalnızlığı, kalabalık bir arkadaş grubu pikniğe gittikleri bir sahne var.
Kemal'in burada kalabalığın içinde, arkadaşlarının içinde yalnızlığını, o duygusal gerilimini, bakışlarını çok net görüyoruz.
Çok güzel işlenmiş.
Şimdi arkadaşlarım kalabalık içinde yalnızlık demişken bu kanalda yalnızlık üzerine diye bir bölüm var.
Dinlemek isterseniz sizi o bölüme davet ediyorum.
Kalabalıklar içinde yalnızlık demişken çağrıştırdığı için araya küçük bir reklamımı sıkıştırmak istedim.
Hemen devam ediyorum. Bu piknik sahnesinde Kemal'in duygusal gerilimi, bakışları çok iyi işlenmiş.
Dizi beni tam anlamıyla orada yakaladı.
8. bölümde ise Fisun açısından çok güçlü bir bölümdü.
Belki 4. bölümü kadar sitrize değil, o kadar yoğun değil ama dramatik olarak çok yoğundu.
Çok incelikliydi.
Fisun'un o karanlığını 18 yaşında körpecik bir kızken dönüştüğü noktayı, iç çekişlerini, o sıkışmışlığı daha görünür bir hale geliyordu.
Tabii şunu kabul etmek lazım öncelikle.
Bir romanın bakış açısını dönüştürüp diziye uyarlamak çok zor bir iş olmalı.
Edebiyatın en güçlü yanlarından biri karakterin iç sesini duyabilmek bence.
Dizi ya da sinemadaysa o monologlar, o zihinsel dolaşmalar, o dış ses kullanımı çoğu zaman eğreti durabiliyor.
Diziyi kitaptaki monologlarla kıyasladığınızda o derinlik farkını hissedebiliyorsunuz.
Ben iyi bir izleyici değilim, öyle bir iddiam yok.
Ama kimseye ayıp olmayacaksa iyi bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim.
O yüzden dizi kitaptaki büyük dramatik kırılmaları koruyor.
Ama anlatım biçimi değişse de duyguda biraz dönüşüyor.
Yine de Kemal'in yaşadığı tahribatı, kaybettiği zamanı, açtığı yarayı güçlü bir şekilde karşı tarafa geçirdiğini düşünüyorum dizinin.
Kitaptaki o büyük dramatik olayların korunmuş olması çok önemli bence.
Kitap demişken hatırlarsınız...
Birçoğumuzun bildiği gibi romanın ilk cümlesi hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum ve son cümlesi ise herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım diyerek bitiyor.
Mutluluk ve hayat kelimeleri arasında sıkışmış bir anlatı var burada.
Bu cümle bana hiçbir zaman düz bir mutluluk ifadesi gibi gelmedi.
Daha çok bir isyan, bir meydan okuma, belki de bir kendini ikna etme çabası olabilir bu.
Kemal açısından söylüyorum tabii.
Hayatı boyunca takıntı haline getirdiği bir aşkı bir müzeye dönüştüren adamdan bahsediyoruz.
Kemal'den bahsediyoruz.
Sevdiği kadını kaybetmiş, yıllarını kaybetmiş, başka bir ihtimali kaybetmiş bu adam.
Buna rağmen çok mutlu yaşadım demesi zaten başlı başına bir takıntıyı da gösteriyor bence.
Sanki olabilecek hayatın yasını tutarken kendine başka bir mutluluk tanımı icat ediyor.
Ama verdiği zararı, kaçırdığı ihtimalleri tam olarak görmüyor.
Farkında değil içinde bulunduğu durumun bence.
Diziyi genel olarak oldukça güçlü bir uyarlama olarak görüyorum.
Özellikle bir edebiyat eserinin yazarının da sürece dahil olduğu bir şekilde uyarlanması ülkemize çok sık rastladığımız bir durum değil.
Ben oyunculukları da çok dikkat çekici buldum.
Son bölümlerde performanslarının giderek büyüdüğünü hissettim.
Yerli dizilerimize baktığımızda Kemal ve Füsun gibi katmanlık karakterleri çok sık görmüyoruz.
Özellikle Füsun'a dair kitapta bu kadar katman göremiyorken dizide Füsun'un karanlığı, onun hikayesinin başka bir açıdan anlatılmış olması oldukça kıymetli bence.
Burada benim için en çarpıcı meselelerden biri yakınlığın objeler üzerinden tanımlanması.
Kemal sevgiyi birebir karşılıklı bir ilişki olarak değil, Çoğu zaman eşyalar üzerinden kuruyor, objeler üzerinden kuruyor.
İzmaritler, tokalar, bardaklar, çantalar bunların hepsini topluyor bir toplayıcı biliyorsunuz.
Yakınlığı neredeyse tek başına tanımlıyor.
Kemal'in duygusu burada çok tekil.
Sanki yalnızlığını objelerle dolduruyor.
Kemal'in eşyalarla kurduğu ilişkiyi konuşurken bu detayı özellikle anlatmam gerekiyor size.
Müzede kullanılan ve dizide de adı geçen Jenny Cullen çanta aslında rastgele seçilmiş bir isim değil.
Bu isim 19.
yüzyıl Fransız edebiyatına uzanan güçlü bir göndermeye dayanıyor.
Nerval'ın büyük ve karşılıksız olan aşkı Jenny Cullen'dan söz ediyoruz burada.
Jenny Cullen döneminin ünlü bir opera sanatçısı.
Nerval ise genç yaşta ona aşık olmuş, romantik ve tutkuyla bağlanmış biri.
Fakat bu aşk karşılık bulmaz, Jenny Cullen ona yüz vermez, aralarında gerçek bir ilişki hiçbir zaman olmuyor.
Nerval'ın hayatı boyunca taşıdığı bu karşılıksız ve idealleştirilmiş aşk onun ruhsal kırılganlığını derinleştirir ve sonunda 1855 yılında kendini asarak intihar eder.
Orhan Pamuk'un romanlarında sıkça rastladığımız ancak çoğu okurun ilk başta fark edemeyeceği türden bir edebi katman bu.
Orhan Pamuk, Jenny Cullen adını bir çantaya vererek aslında romantik edebiyat tarihindeki bu trajik aşkı Kemal'in hikayesine gizlice ekliyor.
Bu basit bir marka ismi değil aslında.
Karşılıksız, idealleştirilmiş ve yıkıcı bir aşkın simgesi diyebiliriz.
Kemal'in Füsun'a duyduğu duyguyla Nerval'ın Jenny Cullen'a duyduğu tutku arasında Çarpıcı bir paralellik var.
İkisi de kadını gerçek bir insan olarak değil, ulaşılmaz bir imge olarak seviyor.
İkisi de aşkı karşılıklı bir ilişki olarak değil, içsel bir tapınma halini getiriyor ve o şekilde yaşıyor.
Nerval bunu şiire ve melankoliye dönüştürüyorken, Kemal ise eşyaları biriktirerek, hatırayı dondurarak bir müzeye dönüştürüyor.
Burada çok ince bir edebi oyun var.
Bu da yazarın başarısı bence.
Karşılıksız bir aşk yüzünden kendini asarak hayatına son veren bir şairin sevgilisinin adı başka bir romanda bir çantaya dönüşüyor.
Yani aşk bedenden nesneye evriliyor.
İnsan kayboluyor, ismi kalıyor.
İsim de bir objeye yapışıyor.
Bu da zaten romanın temel meselesine yani eşyaların insanlardan daha kalıcı oluşuna bağlanıyor.
Bu detayı bilmek Kemal'in hikayesini daha da karanlık bir yere taşıyor.
Çünkü Jenny Call'ın adı artık yalnızca estetik bir ayrıntı değil, romantik takıntının idealleştirilmiş ve ulaşılamamış aşkın hatta yıkımın tarihsel bir yankısı haline geliyor.
Belki de bu yüzden Kemal'in aşkı da baştan itibaren trajik bir yazgıya bağlı.
Orhan Pamuk'un metinlerindeki bu tür göndermeler romanı yalnızca bir aşk hikayesi olmaktan çıkarıp dünya edebiyatıyla konuşan katmanlı bir yapıya dönüştürüyor.
Jenny Call'ın detayı da bu katmanlardan sadece biri.
Ya da bizim bildiğimiz sadece biri.
Dışarıdan bakıldığında sıradan bir çanta ismi gibi görünen şey aslında romantik edebiyat tarihine açılan gizli bir kapı gibi diyebiliriz.
Burada işte biraz da aidiyet meselesine dayanıyor bu işin ucu.
Aidiyet ve hafıza meselesi de beni çok düşündürüyor.
Başkasının eşyası, başkasının hatırası bizde neden bu kadar güçlü duygular uyandırır ki?
Bu biraz romantik bir delilik gibi ama aynı zamanda ortak bir aidiyet duygusu bence.
Orhan Pamuk'un daha romanı ortada yokken müze fikriyle yola çıkıp eşyaları toplamaya başlaması da beni çok etkiliyor.
Bunu bir önceki bölümde de size aktarmıştım.
Ben Masumiyet Müzesi'ni sadece bir aşk romanı ya da aşk dizisi olarak okumuyorum.
Elbette her şey Kemal ve Füsun'un aşkı çerçevesinde gelişiyor.
Kemal'in 8 yıl boyunca Füsun'ların evine gittiğini ve oradan eşyalar çaldığını biliyoruz.
Ama roman bunun çok ötesinde bir şey anlatıyor bize.
Bence burada koca bir sosyal tarih var.
Batılı olanla batılı olmayanın sürekli karşılaştırıldığı, İstanbul'un sınıfsal yapısını, zenginleşme biçimlerini, gösterişini ve bunun ardındaki boşluğu çok iyi anlatıyor.
Ceni Kalınçant'a da buna çok güzel bir örnek.
Batılılaşma demişken Kemal'in annesi Veciha Hanım'dan da buna bir örnek verebiliriz.
Kendini son derece batılı ve özgür fikirli biri olarak konumlandırıyor dizide.
Biliyorsunuz Tilbe Saran canlandırıyor.
Çok beğendim ben.
Oğlu için en iyisini düşündüğünü söylerken başkalarının ne düşündüğü elbette önemli değildir ama diye başlayan bir cümlesi var.
Dizi izleyenler tahmin etmiştir o sahneyi.
Aslında tam da sınıfsal bir bakıştan söz ediyor burada.
Fakat bunu söylerken öyle bir şekilde söylüyor ki sanki özgürlükçü bir tavır sergiliyormuş gibi.
Üstelik de bunu hiç farkında olmadan yapıyor.
Bir yandan da bir sahnede siz aşık olsaydınız şimdiye kadar kavuşurdunuz diyor Kemal'e.
Kemal de itiraz edince.
Kadınla erkeğin oturup konuşamadığı, arkadaşlık kuramadığı bir yerde, bir toplumda aşk olur mu diyor.
Bu sorusu beni hala düşündürüyor.
Döneme dair bir eleştiri topu değil mi sizce bu?
Dizideki sevmek ve anlaşılmak meselesine de bir değinmek istiyorum.
Ben sevmekle anlaşılmanın aynı şey olmadığını düşünüyorum.
Hatta bazen anlaşılmanın daha da zor olduğunu düşünüyorum.
Bana kalırsa Fisun hayatı boyunca anlaşılmak isteyen bir kız.
Kemal tarafından gerçekten görüldüğünü, tam anlamıyla anlaşıldığını düşünmüyorum.
O kendini anlayacak kişi olarak Kemal'i seçiyor belki ama Kemal'in de Füsun'u tam anlamıyla anlamadığını görüyoruz dizide.
Kemal Füsun'u olduğu gibi değil, görmek istediği gibi, kendi içindeki boşlukları dolduracak bir figür olarak görmeyi tercih ediyor sanki.
Sevilmekle görülmek, sevilmekle anlaşılmak aynı şey değil.
Roman ve uyarlamanın da bize bunu çok çarpıcı bir şekilde anlattığını, gösterdiğini görüyoruz.
Genel olarak toparlayacak olursam...
Uyarlama o dönemin Burjuva sınıfındaki erkek tiplerini o meseleyi anlamak için çok önemli.
Kemal karakterine birçok insan öfke duyuyor biliyorsunuz.
Feminist gruplar ayaklanmış durumda.
Kimileri yazarı siyaseten sevmediği için mesafeli.
Kimileri ise Kemal'in temsil ettiği o erkekliğe tahammül edemiyor.
Ama uyarlamada ya da romanda bu erkeğe dair bir övgü yok.
Bir gösterme var.
Kabaca, dümdüz anlatıyorlar aslında.
Tıpkı sinemada kötü karakteri çok iyi oynadığı için gerçek hayatta tepki gören oyuncular gibi düşünebilirsiniz.
Yani aslında insan kötülük yapmak için kötü olmuyor.
Çoğu zaman zaafının esiri oluyor.
Kemal de bir karakter sonuçta ama tabii zaafını aşamayan bir karakter.
Ben uyarlamayı, yönetmeni, müzik seçimlerini, senaryoyu ve oyuncuları çok beğendim.
Daha uzun uzun konuşurdum.
Belki bölüm bölümde anlatabilirdik.
Ama şu an bu çektiğim bölüm çok uzadı.
O yüzden kısa kesmem lazım.
Toparlamam lazım. Sonuçta hem roman hem dizi bize şu soruları bırakıyor.
Bu gerçekten bir aşk hikayesi mi?
Yoksa modern, sınıfsal ve kültürel kodlarla örülmüş bir takıntı mı?
Sevgi mi? Sahip olma arzusu mu?
Mutluluk mu? Kendini kandırma mı?
Ben bu podcast bölümünü çekerken bu sorular ortaya çıktı.
Çünkü Masumiyet Müzesi yalnızca bir roman değil.
Hafıza, sınıf.
Cinsiyet, cinsellik, modernlik ve aşk üzerine uzun bir düşünme alanı açıyor bize.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Bu hikaye sizin için bir aşk mıydı yoksa takıntı mı?
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
