
Dinlence Podcast’ in yeni bölümü yanında..
Sevgililer Günü yaklaşırken klişelerden biraz uzaklaşıp sevginin kendisi üzerine konuşalım istedim. Çünkü bu bölümün konusu Sevgililer günü ya da “ sevmek” değil, sevginin ne olduğundan bahsetmek istiyorum.
🎙️Bu bölümde; sevgiye Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanından, Erich Fromm’un Sevme Sanatı’na ve “Sevgi emektir” diyen Selvi Boylum Al Yazmalım’a uzanan bir yerden bakıyoruz.
Sevgi sadece bir duygu mu?
Yoksa öğrenilen bir eylem mi?
İlgi, emek ve sorumluluk olmadan sevgiden bahsetmek mümkün mü?
✨Biz değiştikçe, sevgiye yüklediğimiz anlam da dönüşüyor. Bazen yıllar sonra dönüp baktığımızda aynı hikayenin bize bambaşka bir şey anlattığını görüyoruz. Yıllar içinde değişen bakış açımı; bir kitabı yeniden okumanın insana neler fark ettirdiğini ve sevgiye başka bir yerden bakmamanın mümkün olup olmadığını paylaşıyorum.
🌿Çünkü konu “Konu Sevmek Değil” neyi sevgi sandığımız.
🪻Bu bölüm, sevgiye biraz daha yakından bakmak isteyenler için..
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün yepyeni bir bölümle sizlerleyim.
Malum, Sevgililer Günü yaklaşıyor.
Bunu söylediğimde bile zihnimde bir sürü şey beliriyor.
Kalpler, hediyeler, çiçekler, güller, beklentiler.
Ama ben bugün daha gerçek bir yerden bakmak istiyorum bu meseleye.
Naçizane, sevmek ve sevilmek üzerine konuşmak istiyorum.
Sevgililer değil, sevgi olacak konumuz.
Sevgi üzerine söylemek istediğim, konuşmak istediğim çok şey var.
Sevginin sadece bir duygu değil, öğrenilen bir eylem olduğunu düşünüyorum.
Yine en büyük sığınaklarım olan kitaplardan faydalanarak konuyu derli toplu anlatmaya çalışacağım sizlere.
Sevmek sevilmek deyince benim aklıma hep Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı geliyor.
Bu kitabı ilk gençliğimde ya üniversitenin birinci sınıfındaydım Ya da üniversiteye hazırlandığım yıllarda okumuştum.
Tam tarihi hatırlamıyorum ama çok etkilenmiştim.
İnanamamıştım. O zamanlar duygular daha yoğun, daha romantik bakıyoruz tabii hayata.
Kitaba dair biraz spoiler vereceğim.
Belki okumak isteyenler için kısa bir ön bilgi de olur bu.
Kitaptaki Kemal'in Füsun'a duyduğu aşka inanmakta çok zorlanmış ama aynı zamanda da çok etkilenmiştim.
Bu nasıl bir sevmek, bu nasıl bir bağlılık, bu nasıl bir tutku diye düşünüp durdum.
Bana çok büyük, çok derin bir aşk gibi gelmişti.
Aynı kitabı geçen yıl sanırım 2024'ün sonlarında ya da 2025'in ilk aylarında yani ortalama 10 yıl sonra tekrar okudum.
Okuyanlar bilir biraz kalın bir kitap bu.
Ben de işe gidip gelirken Sesi Kitap olarak dinlemiştim.
Eve geldiğimde de kitaptan devam ettim.
Yine çok etkilendim.
Yine çok severek okudum.
Hatta şu anda da eminim.
Hayatımın ilerleyen dönemlerinde bu kitabı zaman zaman yine elime alırım.
Yine okurum. Eminim yine çok severim.
Ama bu kez okuduğumda hissettiğim şey bambaşkaydı.
Bu sefer kendimi sık sık Kemal'i eleştirirken buldum.
Bu nasıl bir sevmek diye sordum ya.
Böyle bir aşk olur mu?
İlk okuduğumda hayran kaldığım o bağlılık bu kez bana daha çok saplantı gibi geldi.
Elbette ilk okuduğumda da kızdığım yerler oluyordu.
Bu kadar seviyorsan, bu kadar acı çekiyorsan, eşyalarını biriktiriyorsan bir git konuş be adam dediğim anlar vardı tabii ama yine de hikayeyi romantize ediyordum.
Nasıl seviyor, nasıl aşk, nasıl bir kara sevda bu diye düşünüyordum, etkileniyordum.
Şimdi ise aynı satırları okurken içimden bambaşka yorumlar geçti.
Kemal'i saplantılı bulduğumu fark ettim.
Bu sevgi değil dedim ya, bu aşk hiç değil.
Aynı hikaye, aynı karakterler ama bende bıraktığı his tamamen değişmişti.
İlk okuduğumda Kemal'in Füsun'a büyük bir aşkla bağlı olduğuna inanmıştım.
Tutkulu, derin, her şeye göze alan bir aşk gibi gelmişti.
Oysa hiçbir şey göze almıyordu.
Yıllar sonra aynı satırlara döndüğümde ise başka bir şey gördüm.
İşte dediğim gibi hiçbir şey göze almıyordu aslında.
Bu kez yaşananın aşk mı yoksa takıntı mı olduğu sorusunu sıkça sordum.
Sanki Kemal...
Füsun'u sevmenin ötesinde ona tutunuyordu.
Belki de kendi içindeki bir boşluğu, bir eksiği onun üzerinden tamamlamaya çalışıyordu, bilemiyorum.
Geçen yıl bu kitabı yeniden okuduğum dönem, X'de dolaşırken muhtemelen algoritmanın da etkisiyle bir haber gördüm.
Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabının diziye uyarlanacağı, kast ekibinin kurulduğu, Kemal'i ise Selahattin Paşa'nın canlandıracağı yazıyordu.
Okuyunca çok mutlu olmuştum.
Kitabı çok sevdiğim için dizinin peşine düşmüştüm.
Şimdi ise dizi yayına giriyor ve bilin bakalım ne zaman.
Reklam gibi olmasın, işin şakası bir yana.
Zaten siz de googlayınca görebilirsiniz.
İsmini vermeyeyim ama bir dijital platformda.
Masumiyet Müzesi 9 bölümlük bir dizi olarak 13 Şubat'ta yayına giriyor.
Açıkçası ben hem yazarın kalemini hem de romanın hikayesini çok beğendiğim için diziyi çok merak ediyorum.
Normalde uyarlama işleri çok takip etmem ama bu hikayeyle kişisel bir bağım var ve dizide nasıl anlatılacağını görmek istiyorum.
Kitap bende Türk sinemasını çağrıştırıyordu.
Böyle işlendiği dönemden dolayı nostaljik izler taşıyordu.
Dizi nasıl bir tatlı olacak merakla bekliyorum.
Reklama olmasın dedim ama dizinin PR ekibi olsa bu kadarını yapmazdı herhalde.
Şimdi canlarım bu podcast bölümümüz 12 Şubat'ta yayına giriyor.
Yani zamanlama çok manidar.
O yüzden şunu öneriyorum.
12 Şubat'ta podcast'ı dinleyelim.
13 Şubat'ta da diziyi izleyelim.
Sonra da kitabı okuyanlar, diziyi izleyenler, podcast'ı dinleyenler bana yazsın lütfen.
Hem dizi üzerine hem de Masumiyet Müzesi'ni herkes kendi yaşından, kendi yerinden nasıl okudu onları konuşalım.
Çünkü aynı hikaye herkese aynı şeyi anlatmıyor.
Bence asıl güzel olan da bu zaten.
Biz değiştikçe sevgiye yüklediğimiz anlam da dönüşüyor olabilir.
Nasıl ki benim 10 yıl önce okuduğumda anladığım şeyle şimdi okuduğumda anladığım şey farklıydı.
Bu da onun gibi bir şey.
Kitap da mesela buna ele alıyor.
Hem de ilk sayfasında.
Kitap ilk sayfasında Kemal'in diliyle hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum.
Bilseydim bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?
Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim asla kaçırmazdım o mutluluğu der.
Çok çarpıcı, çok da etkileyici.
Belki de mesele tam olarak bu.
Bazı duyguları yaşarken adını yanlış koyuyoruz.
Ama zaman geçtikçe, yaş aldıkça, kendimiz de değiştikçe aynı anılara başka bir yerden bakıyoruz.
Demek ki sevgi de yaşla birlikte değişebiliyor.
Ya da belki biz değiştikçe sevgiye yüklediğimiz anlam dönüşüyor olabilir.
Bakın Kemal de yaşarken anlamamış, dönüp bakınca hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum diyor.
Belki de sevmeyi bilmediğimiz için bu yolculukta düşe kalka öğrendiklerimizdir.
Sevgiye dair birkaç kelam daha edip bölümü yavaştan toparlamak istiyorum.
Bir önceki bölümde Eric Fromm'un sevme sanatı kitabının başlı başına ayrı bir podcast bölümü olabileceğini söylemiştim.
Ben Eric Fromm'u farklı bölümlerde daha sık sık anarım diye düşünüyorum.
Fromm, sevgi sadece bir duygu değil bir eylemdir der.
Yani sevgi hissettiğin şeyden çok yaptığın şeydir.
Yani bu da sevgiyi göstermek oluyor bence.
Fromm bu konuda çok net.
Sevgi ilgi ister, sorumluluk ister, saygı ister ve beraberinde bilgi ister der.
Romantik kelimeler değil farkındaysan bunlar.
Hatta biraz ağır.
İlgi gerçekten ilgilenmek, sorumluluk kontrol etmek ya da hesap sormak değil.
Karşındakinin duygusal varlığını ciddiye almaktır.
Saygı onu kendine benzetmeye çalışmamaktır.
Bilgi ise... Tahmin ederek değil, gerçekten tanıyarak kurulur.
Yani karşındakini tanımaktan bahseder burada.
Aslında bütün bunlar da emek verme süreci.
Emek demişken, bizim Türk sinemasının o meşhur filmi Güzeller Güzeli Türkan Şoray'ın Selvi Boylum al yazmalı mı?
Düşünelim ne diyordu? Sevgi neydi?
Sevgi emekti.
Bu cümleyi hepimiz defalarca duyduk, defalarca izledik bu filmi.
Ama gerçekten üzerine düşündük mü?
Ben bu sevgi meselesini kişisel gelişim başlığı altında böyle süslü cümlelerle ele almak istemiyorum.
Çünkü sevgi bundan çok daha derin, çok daha insani bir mesele.
Aslında hangi açıdan bakarsak bakalım bütün sosyal bilimler insanı anlamak üzerine kurulu.
İster sosyolojik açıdan, ister psikolojik açıdan, ister felsefik açıdan, isterse sanat veya sinema üzerinden düşünelim.
Hepsi insan üzerine kurulu.
Hepsinin merkezinde aynı soru var.
Mesela Eric Fromm.
Sosyolojik açıdan ele alıyor.
Zaten kendisi psikiyanrist ve sosyolog.
Marksist, sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri.
Anlattığı sevgi anlayışına katılmasak bile dönüp kendi sinemamıza baktığımızda aslında aynı yere vurgu yapıyor.
Çünkü bizim sinemamızda mesela Selvi Boylum al yazmalım üzerinden sevginin bir his değil emek olduğunu öğretmeye çalışıyor bize.
Dil farklı, anlatım farklı.
Ama çıkan kapı aynı.
Toplumlar, kültürler hatta dönemler farklı olabilir.
Eric Fromm bambaşka bir toplumdan belki ama anlatılan duygu aynı.
Çünkü sevgi toplumdan topluma değişen bir kavram olabilir ama özüyle bakıldığında evrenseldir.
Sevgi nerede yaşanırsa yaşansın, sevgi olarak kalır.
Ve belki bu yüzden yıllar geçse de o cümle hala içimize dokunuyor.
Hepimizin içine dokundu değil mi?
Sevgi neydi? Sevgi emekti cümlesi.
Eminim ki dokunuyordur.
Sevgi büyük laflar değil, sahip olmak değil.
Gerçekten sevgi emektir.
Emek her şey yolundayken değil, zorlandığında doğruda kalabilmek ve karşındakini değiştirmeye çalışmadan anlamaya çalışmaktır.
Kendini seven biri, karşındakini de değiştirmeye çalışmaz diye düşünüyorum.
From, kendini sevmeyen biri, başkasını sevemezler.
Kendini sevmek, kendini tanımaktır.
Sınırlarını bilmek, eksiklerini görüp kendinden kaçmamaktır.
Çünkü kendisiyle ilişkisi olmayan biri başkasının bir boşluğu doldurmak için sever.
Ve boşluk sevgiyle de olmaz.
Geçici olarak dolu gibi hissedilebilir ama sonra daha büyük bir boşluk kalır.
Masmiyet Müzesi'ne yıllar sonra baktığımda bunu daha net hissettim.
Belki Kemal'in yaşadığı şey sevgi değildi.
Boşluktu belki de.
Belki de sadece sevilmek istiyordu.
Ve bu yüzden hayatının en mutlu anını yaşarken bile bunun ne olduğunu bilmiyordu.
Dilerim ki yaşarken fark edebileceğimiz, sahip olmadan, değiştirmeden sevebileceğimiz, sevilmeyi beklemekten çok sevmeyi göze alabileceğimiz ilişkilerin içinde olalım.
Hatırlanmak elbette çok güzel ancak sevgi bir güne, bir hediyeye sığmaz.
Ama emek verilirse o sevgi yavaş yavaş büyür.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki dinlencede görüşmek üzere.
Sevgiyle kalın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
