
Dinlence podcast’in yeni bölümü yayında🎙️
Bu bölümde, Jack London’ın yıllar önce 1910 yılında kaleme aldığı ama bugün hala ürkütücü derecede gerçek hissettiren romanı Kızıl Veba üzerine konuşuyoruz.
Salgınların, yalnızlığın, insan doğasının ve medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunun anlatıldığı bu hikaye, aslında sadece bir felaket sonrası dünyayı değil, insanın kendisini de sorgulatıyor.
Peki her şey bir anda yok olursa geriye ne kalır? Bilgi mi, güç mü, yoksa sadece hayatta kalma içgüdüsü mü?
Keyifli dinlemeler 🎧
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün yeni bir kitap yorumu bölümüyle sizlerleyim.
Sevgili Arsız Ölüm bölümünde okuduğum kitaplardan yeni bir seri yapmak istediğimi söylemiştim size.
O bölümü de çok sevdiniz.
İlginize çok teşekkür ediyorum.
Bu bölümde de Nisan ayında okuduğum başka bir kitaptan Kızıl Veba'dan bahsedeceğim.
Gerçekten çok ilginç bir kitap.
Hatta öyle bir kitap ki okurken sürekli bu adam, bu yazar gerçekten 1910 yılında mı yaşamış dedim.
Çünkü yazarın bugüne dair çok isabetli tahminleri var.
Yazarımız biliyorsunuz Jack London.
Jack London'ın biliyorsunuz ki sevilen bir sürü eseri var.
Martin Eden, Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş gibi sevilen eserleri mevcut.
Ben Kızıl Veba'yı okumadan önce bu kadar seveceğimi düşünmemiştim gerçekten.
Hatta keşke pandemi döneminde okusaydım dedim.
Aslına bakarsanız bu kitap genel hatlarıyla bir salgın hikayesi gibi.
Ama bence sadece bir salgın hikayesi değil.
İnsanlığın başına bir felaket gelirse, insanlık çökerse ne olur?
Medeniyetler buna ne kadar dayanır?
İnsan aslında ne kadar medenidir gibi.
Bu çerçevede bir sürü soru soran ve bunları sorgulayan çok sert bir roman.
Daha kitabın başında insanın içine garip bir his çöküyor arkadaşlar.
Çünkü yazar bize terk edilmiş bir dünyayı gösteriyor.
Eskiden trenlerin geçtiği yaylar artık doğanın içinde kaybolmuş.
Yabani hayvanların dolaştığı, şehirlerin yok olduğu.
İnsanlığın o biz çok güçlüyüz havasının tamamen silindiği ve yazarın bunu öyle sade ama öyle güçlü anlattığı, okurken de tüm bunların film şeridi gibi gözümüzde canlandığı bir eserden bahsediyorum.
Bu arada kitabın çevirisinden de mutlaka bahsetmek isterim size.
Levent Cinemre çevirisiyle İş Bankası Kültür Yayınları'ndan okudum ben.
Çok başarılıydı.
Çünkü Jack London'ın dili o kadar kolay bir dil değil, böyle süslü bir anlatım yok.
Vurucu, sert ama böyle okuyucu da yormadan vermek istediği mesajı okuyucuyu böyle rahatsız ederek, düşündürerek veren bir yazar.
Çeviri de bunu çok iyi taşımış.
O yüzden bu kitabı okumak isteyenlere Levent Cinemre çevirisiyle okumasını öneririm.
Bu arada bir de Levent Cinemre kitabın arkasına ilgilisine notlar diye bir başlık açmış ve yazarın kitaptaki tahminlerine dair verileri paylaşmış.
Bu eser 1910 yılında yazılmış.
2010 yılına dair tahminler içeren bir kitap.
O yüzden Levent Çinemre'de çeviri yaparken yazarın 2010 yılına dair işte nüfus tahminleri gibi bazı tahminleri var.
Bu tahminlerin doğru olup olmadığını ya da ne kadar isabetli olduğunu velilerle bize anlatmış.
İşte örnek veriyorum 7 milyar bir nüfus tahmini var diyelim.
Bunun 2010 yılında gerçekten 7 milyar olup olmadığına bakmış ve bunları anlatmış bize.
Yazarı çok iyi tanıyan bir çevirmen yani.
Yazara dair de yazar burada bunu söylerken aslında anlatmak istediği bu gibi açıklamalarda bulunmuş.
O da kitabı anlamanız için çok daha yol gösterici oluyor.
Bu anlamda da ben çok beğendim.
Çok yol göstericiydi.
Hatta ilk okuduğumda neden bunu arkaya yazmış?
Keşke sayfanın altına yazsaydı gibi düşündüm.
Çünkü örnek veriyorum 10.
sayfada bir veri var.
Bununla ilgili bir açıklamada bulunmuş ama kitabın en sonuna gitmeniz gerekiyor o açıklamayı okumak için.
O anlamda biraz yorucu bulmuştum ama zaten kısa bir kitap.
Çok uzun sürmüyor yani uzun soluklu bir kitap değil.
O yüzden de o kadar da yorucu olmadı.
Sonra baktım ki aslında orada çevirmenin başka bir mantığı varmış.
Yani yapmak istediği şey başkaymış.
Onu da okuduktan sonra anladım.
O anlamda da çevirmenin eline emeğine sağlık diyorum.
İşbankız Kültür Yayınları'ndan Levent Cinemre'nin çevirisiyle okudum ben.
O çeviriyle okumanızı da öneririm ayrıca.
Romana geçecek olursam romanın en güçlü taraflarından biri şu.
Medeniyetin aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi.
Şimdi düşünün bugün elektriğe, internete, marketlere yani teknolojinin bize sunduğu imkanlara yani bu düzene o kadar alışmışız ki bunların sonsuza kadar süreceğini sanıyoruz ya da daha
iyisine ulaşacağımızı sanıyoruz.
Ama yazar diyor ki hayır her şey düşündüğünüz kadar sağlam ve baki değil, kalıcı değil yani.
Bir salgın çıkıyor ve bütün sistem dağılıyor.
İnsanlar panik oluyor. Devletler kontrolünü kaybediyor.
Düzen çöküyor. Açıkçası ben bu kitabı pandemi döneminden sonra okuduğum için de bayağı etkilendim.
Fazlaca etkilendim.
Çünkü pandemide yaşadığımız bazı duyguları birebir görüyorsunuz bu kitapta.
Belirsizlik, korku, güvensizlik, insanların bir anda değişmesi, ellerindeki tüm gücü, statüyü kaybetmesi gibi bazı kavramlar işlenmiş.
Ve işin en ürkütücü kısmı şu, yazar bunları yazarken ortada ne COVID-19 pandemisi var, ne modern pandemiler var, ne de küresel hava ulaşımı gibi bir durum var.
Buna rağmen salgının çok hızlı yayılacağını, insanların birbirinden korkacağını, şehirlerin kısa sürede kaosu sürükleneceğini inanılmaz bir şekilde öngörüyor.
Zaten öngörüler silsilesi bu kitap.
Özellikle salgının ulaşım ağları üzerinden yayılması fikri.
bugün yaşadığımız koronavirüs pandemisiyle de çok benzer duruyor.
Covid döneminde nasıl birkaç hafta içinde dünyanın dört bir yanına yayıldıysa yazar da kızıl vebada insanların hareketlerinin felaketi büyüttüğünü anlatıyor.
Yani temas durumundan bahsediyor.
Hatta romandaki insanların önce salgını tam ciddiye almaması sonra bir anda panik başlaması da bizim pandemi dönemiyle çok tanıdık geliyor.
Başlangıçta kontrol altına alınır denilen durumun kısa sürede tüm sistemi çökertmesi insanların birbirine olan güvenini kaybetmesi, toplum düzeninin bozulması bunların hepsi pandemi
döneminde birebir hissettiğimiz, birebir yaşadığımız şeylerdi.
O yüzden kitabı bugün okuyunca bazen bilim kurgu değil de pandemi günlerinin psikolojik böyle bir kaygısını hissediyor gibi hissettim.
Yani aynı kaygılar tetiklendi bende.
Ve yazarın en korkutucu düşüncesi belki de şuydu.
İnsan sandığımız kadar medeni olmayabilir.
Çünkü ona göre medeniyet dediğimiz şey çok ince bir tabaka.
O tabaka kalkınca alttan çıkan şey barbarlık oluyor.
Yani kitap da burada insanların yaşadığı bu vebadan sonra bütün modernliğini kaybedip ilkel ve barbar bir topluma dönüşmesini, aslında insanlığın yok olması, dünya üzerinde birkaç tane
insan ya da birbirini gören birkaç tane insandan bahsediyor yazar bize.
Kitabın merkezinde Prof.
James Howard Smith var.
Yani daha sonra herkesin ona dediği adıyla Granser.
Çünkü eski dünyanın ünvanlarının hiçbir anlamı kalmamış artık.
Profesör olmak, eğitimli olmak, zengin olmak bunların hepsi çökmüş.
Granser eski dünyayı hatırlayan son insanlardan biri.
Bu kızıl vebadan sonra yeryüzünde insanlar teker teker ve hızla ölüyor.
Kendini kurtarabilen birkaç insan kalıyor.
Granser de bunlardan biri.
Yanında ise torunları var.
Tabi bu torunlara gelmeden önce de şöyle bir spoiler vereyim size.
Yeryüzünde kalan insanlardan sadece biri dedik ya Granser için.
Bu tabii birbiriyle karşılaşan iki insan da olabilir.
Yani başka topraklarda belki hayatta kalmış başka insanlar da vardır.
Kitap zaten bu soru işaretini de hep barındırıyor.
O kadar az insan kalıyor ki insanlar üremek için bir çocuğun büyümesini bekliyor.
O çocuk büyüdükten sonra başka bir yetişkinle birlikte olup insanlar bu şekilde ürüyor.
Daha sonra onun çocuğu diğeriyle gibi gibi.
Böyle küçük bir kabile topluluk oluşturuyorlar kendilerine.
Granser eski modern dünyayı hatırlayan en yaşlı insan.
Ve yeni doğanlar artık tamamen barbar ilkel bir durumda doğuyor.
Çünkü bizim şu anda alıştığımız bu modern dünyadaki hiçbir şey yok hayatlarında.
O yüzden Granser'in çocuklarıyla, torunlarıyla arasında çok büyük bir kopukluk var.
Çünkü çocuklar artık tamamen ilkel bir dünyada büyümüş.
Mesela Granser onlara parayı anlatmaya çalışıyor ya da yaşadığı eski dönemdeki hayatından bahsediyor.
Bir üniversitede profesör olduğundan, öğrencileri olduğundan, kitapları olduğundan okuyup yazdıklarından bahsediyor.
Parayı anlatıyor onlara.
Yaşadıkları dönemde para diye bir şey yok.
Onların hayatında para yok.
Avlanıyorlar, yemek buluyorlar, hayatta kalmaya çalışıyorlar.
Hepsi bu, bütün hayatları bu.
Aslında burada yazar çok derin bir şey söylüyor bize.
Medeniyeti ayakta tutan şey sadece teknoloji değil, ortak anlamlar.
Yani bu dede torunun ortak bir anlamı yok.
Eğer insanlar aynı kelimeleri anlamıyorsa, aynı dünyayı paylaşmıyorsa medeniyet de yok oluyor.
Bence yazar burada bunu anlatmak istiyordu bize.
Kitabı okurken Granser için çok üzülmüştüm.
Koskoca dünyada tek başına gibiydi.
Eskiyi bir tek o hatırladığı için yapayalnız bir adamdı.
Ve tabii kaybettiği değerler de onu üzüyordu.
Bence kitabın en çarpıcı karakterlerinden biri de...
Turunlarından yarık dudak.
Çünkü dedesi anlamadığı bir kelime söylediğinde yere çükürüyordu bu çocuk.
İlk başta tuhaf geliyor ama sonra fark ettim ki yazar burada ilkel insanın böyle bilinmeyene verdiği tepkiyi de anlatıyor olabilir.
Yani öyle düşündüm, öyle bir çıkarımda bulundum.
İnsan anlamadığı şeyden korkar ya hani ve korktuğu şeyi de dışlar.
Granser'in kullandığı kelimeler artık çocuklara yabancı geliyor.
Bilim, sanat, para, okumak, kitaplar, üniversite, öğrenci gibi böyle düşünceler, böyle kavramlar bunların hiçbiri yok torunlarında.
O yüzden de bu çocuk bunu dışlamak için, buna karşı gelmek için dedesi böyle bir ifade kullandığında tükürüyordu garip bir şekilde.
Bilmiyorum belki siz kitap okuduğunuzda bu durumu farklı yorumlayabilirsiniz ama ben böyle bir çıkarımda bulundum.
Anlamadığı şeyden insan korktuğu için bilinmeyene verdiği tepki gibi yorumladım ben.
Öyle okumladım. Yazarın dili de bu anlamda çok güçlüydü gerçekten.
Yani Granser üzerinden kullandığı dil çok güçlüydü.
Bunu biraz araştırdım.
Jack London aslında dile çok önem veren bir yazarmış.
Ona göre dil ölürse düşünce de ölüyor.
İnsan sadece konuşmayı değil düşünmeyi de kaybediyor.
Bu yüzden çocukların isimlerini bile ilkel isimler kullanıyor.
Çünkü artık insanların sözü yok sadece sesi var.
Ve yazara göre barbarlık tam olarak da burada başlıyor.
Kitaptaki en rahatsız edici karakterlerden biri de şoför.
İnşallah doğru telaffuz ediyorumdur.
Eski dünyada az sınıftan biri bu adam.
Yani kaybettikleri o modern hayatta az sınıfta olan biri.
Sürekli ezilmiş, küçümsenmiş biri.
Ama salgından sonra düzen çökünce güç onun eline geçiyor.
Ve eski zenginleri, eski elit sınıftaki insanları aşağılamaya başlıyor.
Zaten kalan birkaç kişiler.
Mesela çok zengin eliş sınıftaki bir kadın bu barbarın eline düşüyor ve onu hizmetçisi gibi kullanıyor.
Hatta onları köleleştiriyor.
Bu karakter aslında sınıfsal bir patlamayı temsil ediyor bence.
Yani yıllarca ezilen insanlar bir gün gücü ele geçirirse ne olur?
Bence bunu anlatıyor bize.
Bana sorarsanız cevabı pek de iç açıcı değil.
İşte kitapta da görüyoruz bunu.
Kitap boyunca şunu görüyoruz.
Medeniyet çöktüğünde hukuk da çöküyor, ahlak da çöküyor, nezaket de çöküyor.
Geriye sadece güç kalıyor.
Kimin güçlü olduğunun hiçbir önemi yok.
Şoför karakteri de bu yeni dünyanın simgesi haline geliyor.
Hani Leviathan, Jean-Jacques Rousseau işte bu...
Thomas Hobbes bu toplum sözleşmesini falan oluşturuyorlar ya biliyorsunuzdur belki sanki insanlık yeniden var oluyor da toplumlar oluşmaya başlıyor da kurallar hukuk düzeni yeniden oluşacakmış gibi bir
sıfırdan başlama durumu vardı.
Benim aklıma direkt o geldi bu kısımları okurken.
Oralara da çok girmeyeyim şimdi konuyu dağıtmak istemiyorum.
Kitabın en şaşırtıcı taraflarından biri de kesinlikle yazarın gelecekle ilgili tahminleri.
Bu zaten çok can alıcıydı.
İnanamadım okurken. Şimdi düşünün.
Yıl 1910.
Daha uçaklar yeni yeni ortaya çıkıyor.
Bilmiyorum belki de yok. İnternet zaten yok.
Modern dünya diye bir şey yok.
Ama yazar gelecekte dünyanın büyük bir sermaye sahipleri tarafından yönetileceğini söylüyor.
Bunu öngörüyor. Mesela morgonlar ve patdolar kurulu gibi bir yapıdan bahsediyor.
Bunu anlatıyor. Aslında büyük şirketlerin ve özellikle teknoloji gücünün siyasetin önüne geçtiği bir dünyayı hayal ediyor.
Bugün de böyle değil mi? Düşünsenize teknoloji şirketlerin düşünün.
Siyasilerin bile önünde değil mi?
Karar alma gücünü etkilemiyor mu siyasilerin bütün bunlar?
Şimdi isimlerini zikretmeyeyim.
Hiçbirini de sevmiyorum. Ama bütün bunlar aslında siyasete de yön vermiyor mu?
Bugün dönüp baktığımızda bana inanılmaz tanıdık geliyor bu fikir.
Çünkü artık teknoloji şirketlerinin gücü birçok ülkeden daha büyük hale geldi.
Söylemek istediğim bu yani. Dünyanın en zengin insanları sadece iş insanı değil, aynı zamanda siyaseti, ekonomi ve hatta insanların düşünce biçimini etkileyen figürler bence.
Yazarın en şaşırtıcı tahminlerinden biri de dünya nüfusu konusu.
Burada da şok geçirmiştim gerçekten.
Romanın geçtiği gelecekte dünya nüfusunun yaklaşık 8 milyara ulaştığından bahsediliyor.
Düşünün bunu 1910 yılında yazıyor yazar.
O dönem dünya nüfusu yaklaşık 1.7 milyar civarında.
Yani yazar insan nüfusunun nasıl devasa boyutlara ulaşacağını oldukça isabetli bir şekilde öngörmüş durumda.
Bugün Birleşmiş Milletler verilerine baktığımızda dünya nüfusunun gerçekten 8 milyara geçtiğini görüyoruz.
Bu da kitabı okurken insanı ayrı bir şekilde şaşırtıyor gerçekten.
Levent Cinemre de açıklamasında işte bunları anlatıyordu.
Yani tahminlerinden bahsediyordu.
Muhtemelen o da şaşırıyordur.
Zaten yazarı da çok seven bir çevirmenmiş.
Ve tabii yazar bununla da kalmıyor.
Salgının hava yoluyla yayılacağını söylüyor.
İnsanların panikleyeceğini söylüyor.
Bilgilerin saklanacağını söylüyor.
Bunların hepsini modern pandemilerden çok çok önce yazmış arkadaşlar yazar.
Çok şaşırtıcı değil mi? Yani biz bugün koronavirüs pandemisi gibi bir şey yaşamamış olsaydık belki bu kitaba bu kadar şaşırmayacaktık.
Bir kurgu gibi düşünecektik ama...
Başımızdan bizim böyle bir şey geçti ki insanlık boyunca da hep bunlar yaşanmış ama bu kadar isabetli tahminlerde bulunması ya da insanların vereceği reaksiyonu bu kadar doğru tahmin etmesi beni çok şaşırttı.
Ve roman boyunca doğa sürekli geriye dönüyor.
Şaşırdık mı? Bugün olduğu gibi değil mi?
İnsan şehirleri hemen yok oldu.
Doğa yeniden dünyayı kapladı.
Yollar kayboldu.
Tren rayları örneğini vermiştim hatırlarsınız en başta.
Trenlerin geçtiği o yayların üzeri kapanıyor böyle.
Doğa, çimler, ağaçlar tekrar çıkıyor.
Hatta en sonunda vahşi atların özgürce koştuğu bir sahne vardı kitapta.
Bence yazar burada çok önemli bir şey söylüyor bize.
İnsan dünyayı kontrol ettiğini sanıyor ama doğa aslında her zaman daha güçlü.
Belki de insanlık yok olduğunda dünya için büyük bir felaket olmayacak.
Belki doğa için bir özgürleşme olacak.
Ayak işlerinde Vedat diyor ya.
Doğadaki bütün canları yiyorsun diye.
Çok güzel bir göndermeydi.
Çok da beğenmiştim o bölümü.
Çok konudan konuya geçmek istemiyorum.
Kitap gerçekten beni çok etkilemişti.
Yani insanlığın başına ne gelirse gelsin.
Belki de insanlık yok olduğunda dünya daha da özgür olacak.
Doğa bir şekilde insanlığın başına ne gelirse gelsin.
Bir yolunu bulup özgürleşecek diyor bence.
Yazar bunu anlatmak istemiş bence.
Ben öyle okumladım. O şekilde yorumladım.
Romanın sonunda da Granser çocuklara kitapları saklamalarını söylüyor.
Mağaralara koyun kitapları diyor.
Belki bir gün biri bulur.
Belki insanlık yeniden başlar.
İşte bu sahne kitabın en duygusal kısmıydı.
Ben çok etkilenmiştim.
Çünkü yazar bütün karanlığa rağmen küçük de olsa bir umut bırakıyor bize.
Bilgi tamamen yok olmayabilir, insanlık yeniden ayağa kalkabilir diyor.
Ve sanırım kitabın asıl gücü de burada yatıyor.
Çünkü Kızıl Veba sadece bir felaketin hikayesi değil, aynı zamanda insanın kim olduğu üzerine yazılmış çok sert bir roman.
Bize şunu söylüyor olabilir ya da şunu soruyor olabilir.
Eğer yarın her şey çökerse geriye ne kalır?
Para mı? Teknoloji mi?
Devletler mi? Yoksa sadece insanın gerçek doğası mı?
Bu kitabın... Bugün beni ve benim gibi okuyan birçok okuyucu bu kadar etkilemiş olmasının nedeni bence bu.
Çünkü kitap aslında geçmişi değil bugünü anlatıyor ve hissettiriyor bize.
Eğer hala okumadıysanız özellikle Levent Cinemre'nin çevirisiyle İş Bankası Kültür Yayınları'ndan alıp edinip okuyabilirsiniz.
Bir şans verin derim.
Gerçekten insanın aklında uzun süre kalan bir roman.
Eğer kitabı okuduysanız da bana yazarsanız çok mutlu olurum.
Kitap bende pandemide yaşadığım duyguları çok fazla tetikledi ve bazı soruları sormama neden oldu.
Size de benzer duygular oldu mu?
Siz farklı mı düşünüyorsunuz?
Size nasıl bir iz bıraktı?
İnanın çok merak ediyorum.
Yazarsanız konuşuruz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
