
Hayatı gerçekten istediğimiz gibi mi yaşıyoruz, yoksa bizden beklenen rolleri mi oynuyoruz?
🎙️Bu bölümde, “Kim Olmam Gerekiyor?” sorusunun etrafında dolaşarak, beklentilerin bizi nasıl şekillendirdiğini konuşuyoruz.
Franz Kafka ve Albert Camus gibi tanıdık metinlerden, günlük hayatta yaşadıklarımıza uzanan bir sohbet bu. Cevaplar aramıyoruz, belki de uzun zamandır kendimize sormadığımız sorularla baş başa kalıyoruz.
Biraz yavaşlamak ve düşünmek isteyenler için🌿
Transkript
Merhaba, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Ezime. Bugün yepyeni bir bölümle sizlerleyim.
Bu podcast, daha iyi biri olmaya çalışmaktan çok, olduğun kişiyi de ne yaptığını anlamaya çalıştığımız bir alan.
Cevaplar vermekten ziyade, belki uzun zamandır sormadığımız soruların etrafında durmak için buradayız.
Bu bölümde, çok temel ama bir o kadar da sessizce hayatımızı yönlendiren bir soruyla başlıyoruz.
Kim olmam gerekiyor?
Bu soruyla başlıyoruz çünkü çoğu zaman hayatı ne istediğimizi gerçekten bilerek değil bizden ne beklendiğini düşünerek kuruyoruz.
Aileden, işten, sosyal çevreden hatta bazen kendi yarattığımız beklentilerle.
Bazen fark etmeden bir role giriyoruz, bazen de o rolün içinde kendimizi kaybediyoruz.
Bu bölümde bu soruyu bir ders gibi değil, bir sohbet gibi okuduğum kitaplar ve günlük hayattan tanıdık hisler üzerinden ele alacağız.
Hazırsan biraz yavaşlayalım ve bu sorunun etrafını da birlikte düşünelim.
Bu soruyla başlamamın sebebi şu, hayatta verdiğimiz birçok kararın arkasında gerçekten kim olduğumuzdan çok kim olmamız gerektiğine dair beklentiler var.
Bu soruyla başlıyoruz çünkü çoğu zaman hayatı ne istediğimizi bilerek değil, bizden ne beklendiğini düşünerek kuruyoruz.
Bazen sabah uyanıyorsun ve bugün ne yapacağım diye bir soru sormuyorsun.
Ne yapacağın çok önceden senin için planlanmış bile.
O yüzden belki de daha gözünü açmadan aklından geçen ilk şey bugün nasıl ya da kim gibi davranmam gerekiyor sorusu oluyor.
Daha güçlü mü görünmelisin, daha sakin mi, daha iddialı mı?
Sanki görünmez bir sahne var ve sen rolünü biraz gecikmeli almışsın gibi.
Gün başlarken bile kendin olmaktan çok nasıl görünmen gerektiğini düşünüyorsun.
Daha güne başlamadan yorucu düşünceler başlamış oluyor.
Bu yorgunluk bedende değil zihinde başlıyor.
Telefonla bakıyorsun. Mesajlar, bildirimler, mailler yapılacaklar.
Ama asıl ağırlık gün boyunca senden beklenen haller.
Toplantıda daha net konuşman gereken anlar.
Aile içinde daha anlayışlı olman beklenen durumlar.
Arkadaş ortamında enerjik görünmen gereken anlar.
Farkında olmadan gün senin için değil senden beklenen versiyonun için planlanmış oluyor.
Franz Kafka'nın dönüşüm kitabı tam da bu hissi hatırlatıyor insana.
Gregor Samsa bir sabah uyanıyor ve artık eski halinde değil.
Hikaye yüzeyde tuhaf bir dönüşümü anlatıyor gibi görünse de konu Gregor'un bedeninin değişmesi değil aslında.
Asıl mesele artık işe gidemediği için ailesinin gözünde değerini kaybetmesi.
Daha dün evin geçimini sağlayan kişi olan Gregor bir anda sessiz olması gereken kimse tarafından görünmemesi için odaya kapatılan birine dönüşüyor.
Bunu yaşamak için bir sabah böceğe dönüşmemiz gerekmiyor tabii.
İşini kaybettiğinde, bölümünden emin olmadığını söylediğinde ya da bunu istemiyorum dediğinde bakışların nasıl değiştiğini fark ediyorsun.
Kimse doğrudan bir şey söylemiyor belki ama bir mesafe giriyor.
Daha az arandığını, daha az sorulduğunu hissediyorsun.
Bir değersizlik hissi yaşatılıyor.
Sanki değer üretken olduğun sürece geçerliymiş gibi.
İş hayatında ya da üniversitede bu his daha da tanıdık.
Yeni bir ortamda ilk zamanlar kendin gibi davranmamaya çalışıyorsun.
Daha az soru soruyorsun, daha çok uyum sağlamaya çalışıyorsun.
Çünkü henüz yerini sağlamlaştırmadın.
Yanlış bir cümle kurmak, fazla dürüst olmak risk gibi geliyor.
Örnekte konuştuğumuz Gregor'un odasının kapısı kilitliydi.
Bugün bazı kapılar bizim için kilitli değil belki ama çoğumuz o odadan çıkmaya cesaret edemiyoruz.
Çünkü dışarıda bizi bekleyen şeyin kabul mü yoksa dışlanma mı olacağını bilmiyoruz.
Bir süre sonra insan fark etmeden kendini de sansürlemeye başlıyor.
Toplantılarda gerçekten düşündüğünü değil söylenmesi gerekeni söylüyorsun.
Arkadaş ortamında içinden geçeni değil, ortamı bozmayacak olanı dile getiriyorsun.
Eve geldiğinde ise garip bir boşluk kalıyor.
Gün boyunca konuşmuş oluyorsun ama sanki hiç kendin konuşmamışsın gibi.
Bunu belki de tuhaf bulunmamak için yapıyoruzdur.
Şimdi size bir başka örnek vereceğim.
Albert Camus'un yabancı kitabındaki Mersu karakteri ise bu beklenti meselesini bambaşka bir yerden gösteriyor bize.
Mersu toplumun ondan beklediği duyguları göstermiyor.
Üzgün olması gereken yerde üzgün görünmüyor.
Heyecanlanması gereken yerde tepkisiz kalıyor ve bu yüzden tuhaf bulunuyor.
Kimse onun ne yaptığıyla ilgilenmiyor aslında.
Nasıl hissetmesi gerektiğiyle ilgileniyor.
Bugün de benzer bir baskı yok mu?
Belli yaşta bazı şeyleri istemek zorundaymışsın gibi davranılmıyor mu?
Belli hedeflere koşmak, belli hayalleri kurmak, belli şeylere üzülmek zorundaymışsın gibi.
Bazen gerçekten mutlu olmadığın halde mutluymuşsun gibi davranıyorsun.
Çünkü neden böyle hissediyorsun sorusuna cevap vermek çok yorucu.
İnsan bazen sadece normal görünmek istiyor.
Burada fark edilen şey şu, yabancı olmak bazen yanlış bir şey yapmakla ilgili değil, rolünü oynamamakla ilgili.
Beklenen tepkiyi vermediğinde, Beklenen hayatı istemediğinde sahneden düşmüş gibi hissediyorsun.
Belki de bu yüzden bu kadar yoruluyorsun.
Çünkü gün içinde tek bir hayat yaşamıyorsun.
Okulda başka, işte başka, evde başka, arkadaşlarınla başka, romantik ilişkilerde bambaşka biri oluyorsun ve bir noktadan sonra hangisinin gerçek olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor.
Ben ne istiyorum sorusunu sormadıkça cevap da yavaş yavaş silikleşiyor.
Bu bölüm sana bir çözüm sunmak için değil, kim olman gerektiğini söylemek için hiç değil, sadece birlikte kim olmam gerekiyor sorusunun etrafında durmak için de.
Belki de sorun yeterince güçlü olmamak değil, çok uzun zamandır başkalarının beklentileriyle ayakta durmaya çalışmandır.
Ve bunu fark etmek bazen bir çözümden daha değerli.
Bu bölümü net bir cevapla kapatmak istemiyorum çünkü hayat da öyle ilerlemiyor.
Ama şu cümleyi seninle bırakmak istiyorum.
Belki de güçlenmek, daha fazla dayanmak değil artık sana ait olmayan yükleri bırakmayı kabul etmektir.
İnsan en çok kendi gibi olmadığı yerde tükenir.
Eğer bir gün yorulduğunu hissedersen belki de hayat senden daha güçlü olmanı değil daha dürüst olmanı istiyordur.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Çokça sevgilerimi gönderiyorum.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
