
Dinlence Podcast’in yeni bölümü yayında.
8 Mart’ın ardındaki gerçek hikâyeyi biliyor musunuz?
🎙️Bu bölümde 1857’de New York’ta başlayan bir emek mücadelesinin bugün dünyanın dört bir yanında nasıl bir dayanışma gününe dönüştüğünü konuşuyoruz.
8 Martı bir kutlama günü olarak değil bir hafıza, bir mücadele ve bir dayanışma hattı olarak ele alıyorum.
Bazen bir mücadele, bir karanfil gibi elden ele dolaşarak büyür. Çünkü biliyorum kız kardeşlik devam ettikçe karanfiller elden ele dolaşmaya devam edecek.
Bu bölüm insan haklarına inan herkes için, keyifli dinlemeler
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün yeni bölümle sizlerleyip bugün Kadınlar Günü'nü konuşacağız.
Tüm kadınların dünya emekçi kadınlar gününü kutluyorum.
Hepimizin emekçi kadınlar günü kutlu olsun.
Emek demişken burada biraz durup düşünmek istiyorum ve sizinle emekçi kadınlar gününe dair fikirlerimi paylaşmak istiyorum.
Çünkü bugün çoğu zaman bize anlatıldığı gibi sadece bir kutlama günü değil.
Hatta belki de...
En az kutlamamız gereken günlerden biri diye düşünüyorum.
Biliyorsunuz biz kadınlardan her şey bekleniyor.
Her şey bizden bekleniyor.
Çiçek gibi görünmemiz, mis gibi kokmamız, çocuk doğurmamız, her zaman saygılı, hürmetli olmamız, hep kibar, naif, anlayışlı, alçak gönüllü olmamız ve daha niceleri
bekleniyor. Biz bütün bunları oluruz.
İstesek de yaparız zaten.
Ama biz bunların yanı sıra sadece insan olmak, birey olmak, Kendimiz olmak ve haklarımızla birlikte özgürce yaşamak istiyoruz.
Ne yazık ki birey olamadığımız, insan olamadığımız, kendi olma hakkımızın elimizden alındığı bir dünyada yaşıyoruz.
Bu yüzden 8 Mart'ı yalnızca bir kutlama olarak görmek bana biraz eksik geliyor.
Aslında bugün bir direniş ve mücadele günü.
Hikayenin başına gidecek olursak aslında bundan seneler önce New York'ta bir tekstil atölyesinde başlıyor bu hikaye.
Tekstil atölyesindeki kadınlar eşit işe eşit ücret talep ediyorlar.
16 saatlik çalışma saatlerinin 10 saate düşürülmesini talep ederek bu hak için greve gidiyorlar.
Yanlış duymadınız greve gidiyorlar arkadaşlar.
Biz ülkece bu grevi unuttuk ama yeri gelmişken burada konusu geçmişken bir altını çizmek istedim.
Hatırlatmak babında.
Ama o grev sırasında yaşananlar tarihe çok acı bir şekilde geçiyor.
Patronların grevi kırmak için kadın işçileri atölyeye kitlemesiyle çıkan yangında 129 kadın işçi alevlerin ortasında kalıyor ve hayatını kaybediyor.
Ortaya çıkan görüntüler çok dramatik.
Aslında bu bir iş kazası değil tabii ki.
Kesinlikle bir iş kazası değil.
Gerçek bir katliam.
İşçilerin cayır cayır yandığı bir gün o gün.
O yüzden 8 Mart'ın hikayesi romantik bir günün hikayesi değil arkadaşlarım.
Tam tersine...
Emek mücadelesinin ve kadın dirilişinin hikayesi.
8 Mart 1857'de New York'ta bir dokuma fabrikasında çıkan bu yangın ve hayatını kaybeden 129 kadın işçi dünya tarihinde derin bir iz bırakıyor.
Bu olaydan yıllar sonra 1910'da düzenlenen Uluslararası Emekçi Kadınlar Kongresi'nde Clara Zetkin'in önerisiyle 8 Mart tüm dünyada Dünya Emekçi
Kadınlar Günü olarak anılmaya başlıyor.
Yani bugün 14 Şubat gibi romantik bir gün değil.
Emek uğruna hayatını kaybeden kadınların anıldığı bir gün.
Aynı zamanda bir hak arayışı ve dayanışma günü.
Bir sosyalist hareket günü bugün aslında.
Bugün dünyanın dört bir yanında kadın yürüyüşleri düzenleniyor.
Hatta İstanbul'da da feminist gece yürüyüşleri oldu biliyorsunuz.
Kitlesel mitinglere kadar farklı etkinliklerde kadınlar yan yana geliyor.
İstanbul'da, İzmir'de, Ankara'da, Türkiye'nin de dört bir yanında kadınlar bir araya geliyor 8 Mart'ta.
Hatta belki internette ya da haber sitelerinde görmüşsünüzdür.
İstanbul'daki feminist gece yürüyüşünde çok güzel pankartlar, sloganlar gördüm.
En sevdiğim de şuydu.
Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa diye bir pankart görmüştüm.
Yani orada olmak istedim.
Çılgınlar gibi orada olmak istedim.
İzlediğimde bu haberleri gördüğümde o pankart keşke benim elimde olsaydı dedim.
Gerçekten de öyle. Kadınlar özgür olsa dünya yerinden oynar arkadaşlar.
Kadın arkadaşlarım bilirler zaten bunu.
Bu yürüyüşlerde beni en çok etkileyen şey ise bir de şöyle durumlar görüyoruz.
Farklı kimliklerden kadınların yan yana yürüyebilmesi.
Farklı siyasi görüşlerden, farklı inançlardan, farklı kültürlerden ve farklı cinsel yönelimlerden.
Kadınların aynı sokakta aynı amaçla yürüyebilmesi de çok değerli.
Çünkü kadınlar artık kutuplaşmanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi anladılar.
Biz bunu yıllar içinde çok iyi gördük.
Mesela çok duyduğum, hiç sevmediğim ve hiç de katılmadığım bir cümle var.
Kadın kadının kurdudur, eminim duymuşsunuzdur.
Aslında bu bambaşka bir yerden bir benzetme yapılarak ortaya çıkmış bir şey.
Kadınların birbirini kıskandığı, birbirinin ayağını kaydırmaya çalıştığı, birbirine zarar verdiğini söylemek için kullanılan bir örnek.
Ben buna kesinlikle katılmıyorum.
Yeni kuşak kadınlar bu algıyı değiştirmek için büyük bir mücadele verdiler ve vermeye devam ediyorlar.
Bugün geldiğimiz noktada hem dünyada hem de Türkiye'de en çok korkulan hareketlerden biri de kadın hareketi ve kadın dayanışması bence.
Asıl bence bu hareketin korkuttuğu kitleler bu kadın kadının kurdu durunun arkasına sığınıyor.
Tabii ki kadının kadına kurdu olduğu örnekler vardır.
Yani bütün kadınlar feminist harekete ya da kadın gücüne, kadın dayanışmasına...
Kadın hareketine inanmıyor, onu desteklemiyor tabii ki.
Öyle bir bakış açısı olmayan kadın kitlesi de çok fazla.
Ama ben bu örneği hiç doğru bulmuyorum.
Henüz bir kadın tarafından yurt edilmemiş kadın vardır bence.
Kadın kadının kurduğu değildir.
Kadın hareketi ve kadınla yanışması biraz da kadınlar yapıcı olduğu için, kadınlar vazgeçmediği için, cesur olduğu için ve inat ettiği için var.
Ve kadınların gerçekten tuhaf ama çok güçlü özellikleri var.
Vazgeçmemek gibi bir özelliğimiz var.
Kadın inadı denen bir şey var.
Kadınlar defalarca denemekten, yeniden ayağa kalkmaktan, mücadeleye devam etmekten vazgeçmiyorlar.
İşte bu yüzden bu yıl 8 Mart'ta İstiklal Caddesi'nde yapılan o feminist gece yürüyüşünde sokaklar kadınlarla doluydu.
Her yaştan kadın, her mahalleden kadın, başörtülü kadınlar, mini etekli kadınlar, mor saçlı gençler.
Cumartesi anneleri. Hepsi yan yanaydı.
Dip dibeydi. Aynı amaç için bir aradalardı.
Mesela oradaki pankartlar beni çok etkilemişti.
Çok hoşuma gitti. Biraz önce de bahsettiğim gibi yani çılgınlar gibi ben de orada olmak istedim.
Bir tane pankart görmüştüm.
Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla diye.
Çok güzel bir pankarttı.
Ve gözlerim doluyordu.
Yüzümü gülümseten bir pankarttı.
Bir tanesi de şöyle yazıyordu.
Hikayesi yarım kalan tüm kadınlar için yürüyoruz.
Biliyorsunuz ki ne yazık ki Türkiye'de ve hatta dünyada da diyebilirim hala çok fazla kadının hikayesi yarım kalmış durumda.
Daha geçen hafta biliyorsunuz Fatma Nur Çelik cinayetiyle sarsıldık.
Fatma Nur öğretmeni kaybettik.
Bir öğretmen, bir anne, bir kadın nasıl oluyor da bir öğrenci tarafından öldürülebiliyor?
Nasıl oluyor da öğretmenimizi koruyamıyoruz?
Ben anlayamıyorum. Arkasında küçücük bir çocuk bırakarak hayatını kaybetti bu kadın.
Sonrasında okullara ismi verilmesi, işte törenler yapılması.
Tabii bunlar elbette önemli ama asıl mesele şu.
O öğretmenin yaşaması gerekiyordu.
Biz öğretmenimizi yaşatmalıydık.
Tabii ki isminin verilmesi, okullara adının verilmesi bunlar güzel bir şey.
Kıymetli bir şey elbette ama giden gitti artık.
İşte kadınlar bu yüzden yürüyordu.
Bence bu yüzden yürümeliyiz.
8 Mart'taki gösterilerdeki pankartlardan bahsettim ya az önce.
Kadınlar burada bu pankartlarda.
Fatmanur'un hesabı sorulsun, Siyonist İsrail yenilecek, İran'da direnen kadınlar kazanacak diye pankart taşıdılar.
Yani bu kadınlar ne İran'ın Molla rejimini destekliyorlar, ne Amerika'nın, İsrail'in emperyalist, siyonist saldırılarını destekliyorlar.
Kadınlar doğru yerde durmak için direniyorlar ve yan yana bir mücadele veriyorlar.
Kadınlar barıştan yana, bu da çok değerli, çok hoşuma gitti bu pankartlar.
Mesela... Kadınlar kazanacak, anneden kıza kader değil direniş kalacak diye bir pankart vardı.
Bu da çok güzeldi. Bunu da çok beğendim.
Doğru, kadınlar dimdik durdukça, direndikçe, kendi özgür iradeleriyle hayatlarını kurguladıkça eminim ki kız çocukları da daha mutlu olacak.
Hikayesi yarım kalan herkes için bu sadece kadınları içermiyor bence.
Türkiye'de birçok kişinin hikayesi ne yazık ki farklı sebeplerle yarım kaldı.
Tabii ki kadın hareketinin devleri, hem o 8 Mart gününde o tekstil atölyesinde yanarak hayatını kaybeden kadın kahramanlar, hem de arkasından bu günü Uluslararası Emekçi Kadınlar Kongresi'nde yaptığı önerisiyle
uluslararası bir gün haline getirmiş olan Clara Zetkin'in hepsi ama hepsi tabii ki çok değerli, hepsini başımızın üstünde taşıyoruz.
Bu mücadelede bize ilham veren gerçek rol modeller onlar.
Kadınlar aslında burada çok net bir yerde duruyorlar.
Şiddete karşı, savaşa karşı, eşit bir hayat ve tam hayatın yanında duruyorlar.
Feminist gece yürüyüşlerinde bir başka şey daha dikkatimi çekti benim.
Kadınların neşesi.
Bir araya gelen kadınların kahkahaları, dansları, o enerjisi belki görmüşsünüzdür.
Şahane danslar yapıyorlardı.
Burada yalnızca eğlenmiyorlar aslında.
Bu hayata rağmen hayata tutulmaya devam etmeye çalışmaları bence.
Biliyorsunuz ki kız neşesi dediğimiz de bir şey var.
Kadınlara has bir araya geldiğimizde hemen kahkahalarla görebildiğimiz bir durum bu.
Öyle bir hal yani. Benim de çok sevdiğim bir hal.
Dolayısıyla böyle günlerde de ortaya çıkıyor.
Yan yana geldiğimizde ortaya çıkıyor.
Bir de tabii bizim acılarımızı paylaşma şeklimiz de çok farklı kadınların.
Acılarımızın dayanışması dediğimiz bir olay da var.
Bu kadınlar da çok farklı.
Kadınların birbiriyle konuşabilmeleri, uzun dostluklar kurabilmeleri, dayanışma kurabilmeleri ve tabii ki kadınların bir başka gücü de acıyı paylaşabilmeleri.
Biliyorsunuz ülkemizde çok acı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Aile içi şiddette Avrupa'da en yüksek oranlardan birine sahibiz.
Kadın cinayetlerinde de durum çok ağır.
Oraya hiç girmek istemiyorum.
Girersem ağlarım arkadaşlar.
Korkunç bir şey. Bundan kadınlar kadar erkeklerin de rahatsız olduğunu ve üzüldüğünü ve hatta bazılarının utanç duyduğunu biliyorum.
Çünkü bu tamamen merhametle ilgili bir şey.
Kadın erkek olmakla ilgili bir şey değil.
Neden birbirimizi desteklemek yerine yükseltmek varken böyle şeyler yaşanıyor ben anlamıyorum.
Anlayamıyorum. Yani kendisini çok onaylamasam ve yakından takip etmesem de Amerikalı bir kadın dışişleri bakanı vardı.
Madeline Albright diye.
Onun çok sevdiğim bir sözü var.
Birbirini desteklemeyen kadınlar için cehennemde ayrı bir yer vardır diyor.
Bu aslında tam olarak kadın dayanışmasını anlatıyor.
Sen yükseldikçe başkaların da yüksel.
Destek ol, yolunu aç.
Bunlar ne kaybettirebilir ki bize?
Kadın dayanışmasının özü de tam olarak bu bence.
Şimdi kadın dayanışması diyoruz.
8 Mart diyoruz. Bu konuları araştırırken böyle bir sürü sembol çıktı karşıma.
Bir tanesi çok hoşuma gitti.
8 Mart'ın sembollerinden biri de çiçekler biliyorsunuz.
Hani çok fazla çiçekle kutlandığı için daha çok dünyada.
Her zaman çiçekçiler kampanya yapıyor.
İnsanlar birbirine çiçek alıyor.
Kadın erkek fark etmez.
Bu araştırmalarım sırasında İtalya'da bir kadınla karşılaştım.
İtalya'da bir kadın mimozayı 8 Mart'ın simgesi olarak öneriyor.
O günden sonra kadınlar yakalarına mimoza takmaya başlıyorlar.
Bilenler biliyordur çok güzel kokar mimoza.
Ben de çok severim. Zaten çiçeklere olan zaafım tartışılmaz.
Mimoza yalnızca aslında burada bir bahar çiçeği değil, kadın dayanışmasının ve bu emek mücadelesinin sarı salkımlarla görünür hale gelmiş hali.
Şimdi bunu düşünürken, bunu okuduğumda, bunu gördüğümde benim de aklıma kendi ülkemiz geliyor, bu topraklar geliyor.
Düşünüyorum bizim de Anadolu'da çok fazla semboller vardır biliyorsunuz ki.
Geçmiş dönemleri düşünüyorum.
Bir sürü semboller var.
Özellikle edebiyatta da kullanılan sembollerimiz var.
Aklıma şöyle bir metafor geldi.
Tamamen benim uydurduğum, benim hayal ettiğim bir şey.
Edip Cansever'in Karanfil Elden Ele diye bir şiiri var biliyor musunuz?
Bilmeyenler açıp okusun lütfen bu bölümden sonra.
Aklıma bu Karanfil Elden Ele şiiri geldi.
İtalyan kadınların yakalarına taktığı mimozalar gibi belki de bu topraklarda kadınlar da birbirine görünmez bağlarla bağlıdır dedim ve bu karanfillere benzettim bağlarımızı.
Bir kadının cesareti başka bir kadına geçiyor.
Bir kadının sözü başka bir kadının sesinde büyüyor.
Bir kadının umudu başka bir kadının yolunu aydınlatıyor bu topraklarda.
Ben buna kesinlikle inanıyorum.
Kız kardeşliği her zaman destekliyorum.
Ve tıpkı işte bu kafamda bulduğum hayali, ütopik metaforum gibi, karanfillerin elden ele dolaşması gibi.
Bu yüzden benim için 8 Mart bir kutlama günü değil, bir anma günü.
Bir hafıza, bir dayanışma ve bir mücadele hattı.
O yüzden bu ülkede, bu dünyada kadınlar birbirini buldukça karanfiller elden ele dolaşmaya devam edecek.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
