
Dinlence Podcast’in “Bir Kelimenin İzinde” serisinin 2. bölümü “Hasret” yayında.🎙️
Bu bölümde, hasretin edebiyatımızdaki yerini ve hayatımızdaki karşılığını birlikte düşünüyoruz.
Hasret sadece özlemek değil, içinde zaman, bekleyiş ve kavuşamama duygusu taşıyan daha derin bir eksiklik hali. Bazen bir insana, bazen bir zamana ya da eski bir “kendimize” duyduğumuz bu duygu, aslında bağ kurduğumuz şeylerin bir yansıması.
Hasretinizin kavuşmaya dönüştüğü günlere🕊️
Keyifli dinlemeler🎧
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün Bir Kelimenin İzinden serimizin ikinci bölümüyle sizlerleyim.
Bugün Bir Kelimenin İzine yine birlikte düşüyor olacağız.
Bir önceki bölümde gurbet üzerine konuşmuştuk.
Bugün hangi kelimeyi konuşuyoruz?
Bugün hasret kelimesiyle devam edelim istedim.
Hasreti konuşuyoruz arkadaşlar.
Çünkü hasret çoğumuzun çok iyi bildiğini düşündüğü ama aslında pek de üzerine konuşmadığımız bir duygu.
Hasret kelimesinin kökenine indiğimizde Arapça hasr köküyle karşılaşıyoruz.
Bu kök daraltmak, mahrum bırakmak ve ayrı düşmek anlamına geliyormuş.
Aslında kelimenin bu teknik kökü ruhsal karşılığında tam olarak açılıyor bence.
Yani çok çağrıştırıyor bence.
İnsan özlediği şeyden uzak kaldığında içinde bir daralma hisseder öyle değil mi?
Sanki hayatının bir parçası yerinden sökülüp alınmış gibi bir eksiklik olur.
Hasret işte tam olarak o boşluğun adı bence.
Genelde hasreti özlemekle karıştırıyoruz ya da hasret dediğimizde aklımıza ilk özlem gelebiliyor.
Ama bence arada küçük bir fark var.
Özlemek daha anlık bir şey.
Hasret ise biraz daha derine yerleşiyor bende.
Zaman geçse de tam olarak gitmeyen bir duygu gibi geliyor bana hasret.
Peki neden özlem demiyoruz da hasret diyoruz?
Özlem daha hafif bir kelime gibi geliyor bana.
Daha gündelik, daha sade ama hasret öyle değil.
Hasret daha derin, daha ağır.
Çünkü hasretin içinde zaman var, günler var, yollar var, belki bekleyişler var.
Hasret böyle yalnızca birini istemek, özlemek gibi değil.
Ona kavuşamamayı da hissetmek belki de.
Yani ulaşamamak, daha ulaşılmaz gibi bir his çağrıştırıyor bende.
Hasret deyince genelde böyle bir insana duyulan his çağrışıyor.
Ama bence hasret her zaman bir kişiye duyulan bir özlem ya da bir hisseyi ya da bir insanla bağdaşan bir duygu değil.
Bazen bir zamana, bir hale hatta bir versiyonumuzda da hasret duyabiliriz.
Eskiden ben böyle değildim dediğimiz anlar var ya işte o da bence bir hasret.
Gençliğimize duyduğumuz hasret belki de.
Ya da o zaman yaşadığımız anılarımıza duyduğumuz duygu belki de hasret.
Bazı hasretler biliyorsunuz çok net.
Kime ne olduğunu biliyorsun.
Ama bazıları da biraz belirsiz.
İçinde bir eksiklik hissi var ama adını da koyamıyorsun.
Neyse sende tam da olmuyor.
Belki de bu yüzden hasret bazen insanı yorar ve ağır gelebilir.
Bir önceki bölümde konuşmuştuk.
Tıpkı gurbette olduğu gibi hasrette de bizim türkülerimizde, edebiyatımızda, sinemamızda çok geçer, çok yer verilmiştir.
Gurbet bölümünde de bahsetmiştik türkülerden.
Çünkü bu topraklarda insanlar çok beklemiş, çok özlemiş, gitmişler, dönememişler.
Ya da kalmışlar ama kalpleri başka bir yerde olmuş.
Hasret de biraz böyle bir şey.
Birbiriyle çok ilişkili duygular bence.
Kalbinin başka bir yerde olması gibi yani.
Yani bu yüzden bu toprakların en eski duygularından biri bence hasret.
Özellikle edebiyatımıza baktığımızda gurbetin ve sevdanın harcında hep bu duyguyu görüyoruz.
Hatta öyle ki halk ozanlarımız ayrılığı bazen ölümden bile ağır görür.
Çünkü ölüm bir son olsa da ayrılık...
Her gün yeniden kanayan, yaşayan bir acı ve hasreti doğuruyor.
Edebiyatımızda da bu sızının farklı tonlarını görüyoruz.
Nazım Hikmet mesela.
Nazım Hikmet için hasret bir memleket aidiyetidir.
O biliyorsunuz yıllarca sürgünde olan bir şairimiz.
Toplumsal gerçekçi, halkçı bir şairdi.
Yıllarca sürgünde olan bir şairimiz.
Hem memleketine hem de sevdiklerine hasret çekmiş biri.
Benim en sevdiğim ve bu topraklar için en gerektiğini düşündüğüm dizeleriyle hemen Nazım Hikmet'i analım istiyorum.
Dört nala gelip uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak.
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın.
Yok edin insanın insana kulluğunu.
Bu davet bizim. Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.
Bu hasret bizim, diyor dizelerinde.
Ya da Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan o topraklara.
Yani aslında insanın kendi benliğini duyduğu bir özlemi anlatıyor bize.
Tabii ki bu dizeler sadece bir şiiri, bir hasreti anlatmıyor.
Onun memleketine olan aidiyetini de anlatıyor.
Nazım Hikmet'in sadece memleketine duyduğu özlem değil, aynı zamanda o sürgün dönemlerinde ailesine ve sevdiklerine duyduğu hasreti anlatan dizeleri de var tabii ki.
Oğlu Mehmet'e yazdığı bir şiir var mesela.
Naçizane onu da okumaya çalışayım size.
Karşıyalı memleket, sesleniyorum Varnadan, işitiyor musun?
Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret, deli hasret.
Oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun?
Bu dizeleri de gerçekten beni çok etkilemiştir.
Rahmetli Genç Erkal da ne güzel seslendirirdi.
Bütün Nazım Hikmet şiirlerini ondan dinlerdik.
Ona da selam olsun. Çok da duygulandım şu anda.
Çok severdim Genç Erkal'ı.
Nur içinde uyusun.
Evet gözlerim doluyor.
Devam ediyorum. Nazım Hikmet'ten devam edeyim.
Tabii hepimizin bildiği gibi Piraye'ye yazdığı mektuplarla da çok meşhurdur Nazım Hikmet'imiz.
Piraye'ye yazdığı mektupların sonunda herkese selam sana hasret yazardı.
Çokça da kullanılır edebiyat dergilerinde vs.
bu sözü. Söz sanatı deyince de biliyorsunuz Nazım Hikmet gerçekten.
Edebiyattan örnekler vermeye devam edeyim istiyorum.
Mesela Sabahattin Ali. Onun da Kürk Mantolu Madonna romanı çoğumuz biliyoruzdur.
Kürk Mantolu Madonna romanında çok güzel pasajlar var hasretle ilgili.
Dünyada hangi acı insanın sevdiği birine kavuşamaması kadar ağır olabilir diyor mesela.
Burada da hasretin yükünü tek başına anlatıyor bu pasaj.
Sabahattin Ali'nin...
Raif Efendisi'nde görüyoruz hasreti.
Sevdiği insana kavuşamamanın verdiği o ağır acı zamanla azalmak yerine daha da büyüyordu.
Kitap okuyanlar biliyordur mutlaka.
Sabahattin Ali bu hasreti geçici bir özlem gibi değil, insanın içinde kalan kalıcı bir eksiklik olarak anlatıyor bize.
Mesela başka bir pasajda da şöyle söylüyor.
İçimde ona karşı tükenmez bir hasreti vardı.
Onu düşünmediğim tek bir an bile yoktu.
Günler geçiyor, hayat devam ediyor, insanlar konuşuyor, sokaklar kalabalıklaşıyordu.
Fakat benim içimde değişmeyen tek şey onun yokluğuydu.
Sanki hayatımdan bir parça kopmuştu da ben eksik yaşamaya mahkum kalmıştım diyor.
Çok güzel bir kitaptı gerçekten bu.
Yani hasretin sadece acı bir tarafı yok.
Hasret aynı zamanda bağ kurduğumuzu da gösteriyor burada.
Her ne kadar okumuş olduğum pasaj bir acı çekiyormuş gibi gelse de...
Orada aslında kurduğu o derin bağı da gösteriyor bize.
Hiçbir zaman bağ kurmadığımız bir şeye hasret duymayız diye düşünüyorum.
O yüzden hasret can acıtsa da bize bir şeyler anlatıyor.
Bir yerlerde değer verdiğimiz bir şeyi gösteriyor bize.
Bazen de hiç yaşanmamış şeylere hasret duyuyoruz.
Olmamış bir hayata, kavuşamadığımız bir hayale, yaşanmamış ihtimallere de hasret duyabiliriz.
Belki de hasret... Böyle kalbin hafızası gibidir.
Öyle de düşünmek gerekebilir.
Unuttuğumuz sandığımız her şeyi bir şarkıda, bir sokak köşesinde veya bir kokuda yeniden önümüze serebilir hasret.
Hasret çekmek acı verici olabilir ama aynı zamanda bir zamanlar gerçekten bağ kurduğumuzun, değer verdiğimizin ve sevdiğimizin de kanıtı aslında.
Hissedebilmek güzel şey arkadaşlarım.
Taş olmadığımızı, insan olduğumuzu, bir kalbimiz olduğunu hatırlatır bize.
Bu duygular kolay değil ama iyi ki varlar.
İyi ki hala hissedebiliyoruz diyorum ben.
Bu bölümde hasreti çözmeye çalışmak istemiyorum.
Öyle anlaşılsın istemem.
Sadece hayatımıza nereye denk geliyor, neyi işaret ediyor onu fark edelim istiyorum.
Unutmayın insan en çok vazgeçemediği şeylerin duygusunu taşıyor ve hissedebildiğimiz kadar insanız.
Belki şu sıralar sen de bir şeylere hasret hissediyorsun.
Belki de uzun zamandır bastırdığım bir duygu bu.
Bilemiyorum. Yaz bana konuşuruz.
Ve bir sonraki bölümde başka bir kelimeyle devam ederiz.
Hasretinizin kavuşmaya dönüştüğü günlere diyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
