
Yeni bir seriyle karşınızdayım.
Bu seride her bölümde bir kelimenin izini sürüyor; o kelimenin çağrıştırdığı duygulara, hikâyelere ve içsel yolculuklara birlikte bakıyoruz.
Dinlence Podcast’in “Bir Kelimenin İzinde” serisinin ilk bölümü: “Gurbet” yayında. 🎙️
Bu bölümde “Gurbeti” sadece bir yer değişikliği ya da mesafe olarak değil, insanın içinde büyüyen bir duygu hali olarak ele alıyoruz.
Kimi zaman bir şehirde, kimi zaman bir hatırada, kimi zaman da kendi içimizde karşılaştığımız o tanıdık ama tarif etmesi zor hissin peşine düşüyoruz.
Telefonlara sığan sesler, kaçırılan sofralar, yarım kalan anlar…
Ama bir yandan da kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen insanların hikayesi.
Gurbette olan herkese selam olsun. 🕊️
Keyifli dinlemeler. 🎧
Transkript
Merhabalar, Dinlenece Podcast'e hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün yepyeni bir seriyle sizlerleyim.
Bu serinin her bölümünde bir kelimenin peşinden gidiyor olacağız.
Benim için önemli olan, benim hayatımda yer etmiş, bana farklı hisler yaşatmış bazı kelimeler seçtim.
Her bölümün bir kelimesi olacak.
Bugünkü bölümümüzde gurbeti konuşuyoruz.
Çünkü gurbet... Hani herkesin bildiğini sandığı ama aslında herkesin başka türlü yaşadığı kelimelerden biri bence.
Çoğumuz gurbet deyince memleketi düşünürüz.
Uzakta olmayı, özlemeyi, dönmeyi, beklemeyi.
Ben mesela evime gitmek için evimden ayrılmak, arkadaşlarımı görmek için arkadaşlarımdan ayrılmak, ailemi görmek için ailemden ayrılmak durumundayım yıllardır.
Hani ailem dediğim şu anda ben bu bölümü çekerken masamda oturmuş hatta uzanmış.
Tüm tatlışlığı ve ahenk içindeki o mırıltısıyla bana eşlik eden kedim ve benden oluşan kendi özçekirdek ailemdi.
10 yılı aşkın süredir bu böyle.
Ve her gidişimde başka bir yere varırken bir diğer yeri kaçırmak gibi bir hisse kapılıyorum.
Ve yine ben kendimi yıllarca hem orada hem burada misafir gibi hissettim maalesef.
Öyle hissediyorum yani çözemediğim bir şey bu benim.
Bilmiyorum hani aynı durumu yaşayan herkes için bu böyle mi?
Ama tüm bunlar bir yandan da insana sırtını dayamadan tek başına dimdik durmayı öğretiyor.
Bu da bir gerçek. Ben çoğu zaman aileme, arkadaşlarıma, dostlarıma, kuzenlerime, yeğenlerime telefonda kavuşuyorum.
Yani sesini bir telefona emanet ediyorum onların.
Yetişemediğim acılar, kayıplar oluyor.
Oturamadığım sofralar, katılamadığım dost toplantıları, dost buluşmaları oluyor.
Ve tabii her düştüğünde...
Elinden tutulanlarla aynı yoldan geçmiyorum.
Yani yolculuğumuz çok farklı.
Ama zamanla şunu fark ediyorsun.
İnsan her zaman başka bir şehirde gurbete düşmüyor.
Yani gurbet hissini her zaman başka bir şehirde yaşadığımız için yaşamıyoruz.
Bazen kendi hayatının içinde de gurbette hissedebiliyor insan.
Her şey yolunda gibi görünse de sen sanki o hayatın içinde tam değilmişsin gibi.
İşte bu da gurbetin başka bir hali, başka bir hissi.
Bizim kültürümüzde gurbet çok anlatılır.
Türkülerde, şiirlerde, Anadolu hikayelerinde, öykülerde, romanlarda.
Çünkü bu topraklarda gitmek de kalmak da hiçbir zaman kolay olmamış.
Aslında geçmişten günümüze gelecek olursak insanlık tarihine baktığımızda göç etmek aslında hayatta kalma için bir gereklilikmiş.
Atalarımız verimli toprak, temiz su ya da güvenlik için yer değiştirdiği zamanlar aidiyet topraktan ziyade bir gruba aitmiş.
Ancak şimdi sınırların çizilmesi, toplumların oluşması, devletlerin oluşması, yasaların belirlenmesi gibi sebeplerden dolayı ve tabii vatandaşlık kavramına bağlandığı için tüm bunlar artık bir
yere ait olmak sadece orada yaşamak değil o yerin kurallarına ve kültürüne uygun hale gelmekte diyebiliriz.
Mesela 16-17 yaşında biri için gitmek genellikle bir eğitim ya da kariyer fırsatı olarak görülebilir.
Ama giden içinse doğduğu yerdeki tüm tanıdıklarını, çevresini, bildiği sokakları, arkadaşlarını bırakıp hiçbir bilgi birikimi olmadığı bir yere gitmek aslında.
Bu da kendini tekrar inşa etme durumunu ortaya koyuyor.
Buna sebep oluyor. İlk başta fırsat olarak gördüğümüz bu değerler zaman içinde farklı durumları ortaya çıkarabiliyor.
Bununla ilgili Heidegger'in aidiyet üzerine bir tespiti var.
Ona göre ev veya yuva insanın kendini dünyada güvende hissettiği, Dışarıdaki yabancılığa karşı bir kalkan oluşturduğu yerdir.
Buna dünyada ikamet etmek der.
Bu sadece bir adrese sahip olmak değil, çevrendeki eşyalarla, insanlarla ve dille kurduğun o alışıldık bağdan bahsediyor.
Peki bir yerden ayrıldığımızda ne olur?
Bir yetersizlik durumuna düşeriz değil mi?
Yeni bir yere gittiğimizde oranın dilini bilsek bile oranın şakalarını, alt kültürünü ya da insanların o gizli kodlarını çözmemiz zaman alır.
İşte o alışma sürecinde insan askıda kalıyor.
Yani tam olarak askıda kalma gibi bir his bu.
Artık eski evine tam olarak ait değilsin.
Çünkü oradan koptun ama yeni yerine de ait değilsin.
Çünkü henüz orayı öğrenmedin.
Ve bir boşluk hali insanın varoluşunu en çok sorguladığı anlardan biri bence.
İnsanlar gittikleri yerde sadece yeni bir çevreyle yüzleşmiyor.
Kendilerinin yeni bir versiyonuyla da tanışır.
Örneğin kendi yaşadığın yerde çok dışa dönük, çok girişken biriyken Dilini tam bilmediğin ya da tam tanımadığın bir yerde daha sessiz ve daha çekingen birine dönüşebilir insan.
Bunu farklı bir ülkeye göç etmiş birinden örnek vermiyorum.
Bu başka bir şehir de olabilir veya bu durum ben aslında kimim sorusunu da doğurabilir.
Aidiyet sadece bir mekana değil, o mekanın senin hangi yönlerini ortaya çıkardığına da bağlı.
Kalmaksa bu değişimi reddetmek değil, bildiğin güvenli bir zeminde büyümeye devam etmek aslında.
Kalmanın da, gitmenin de, her ikisinin de psikolojik mariyeti ve kazancı farklı.
Göç durumu insana iki çift bakış açısı kazandırıyor bence.
Yani hem içeriden hem dışarıdan bakabilme becerisinden bahsediyorum.
Bir yere saplanıp kalmadığında dünyayı daha nesnel bir şekilde değerlendirebiliyor insan.
Ancak bu durumun da bir bedeli var söylediğim gibi.
Sürekli bir karşılaştırma hali.
İşte mesela gittiğin yerdeki kahveyle Büyüdüğün memleketteki kahveyi, işte büyüdüğün yerdeki arkadaşlarınla, göç ettiğin yerdeki arkadaşlarını sürekli bir karşılaştırma ve teraziye koyma
durumu olabiliyor. Bu doğru bir karşılaştırma mı, doğru bir yaklaşım mı emin değilim ama insan bunu yapmadan edemiyor.
Göç etmiş biri kendini bu duygunun içinde bulabilir.
Aslında aidiyet bir konum meselesi olmaktan çıkıp bir ilişki meselesi gibi.
Sonuçta insan sadece bir toprağı değil.
anlaşıldığına inandığı, değerlerinin karşılık bulduğu ve kendini açıklamak zorunda hissetmediği her yere ait olabilir.
Bu bir topluluk da olabilir, bir iş alanı da, hatta bir fikir bile olabilir.
O yüzden gurbet gittiğin yer mi, kaldığın yer mi?
Gitmek mi daha zor, kalmak mı daha zor?
Belki de bunun cevabını aramamak lazım.
Gittiğin ya da kaldığın yerde kendin olarak var olup olamadığına göre, gurbette olup olmadığın değişir bence.
Gitmek bir cesaret işi evet ama kalıp da o kökleri derinleştirmek de bir o kadar büyük bir irade istiyor bence.
Çevremde gidememiş ya da bunu tercih etmemiş insanlar var.
Bu şekilde arkadaşlarım var.
Hayatlarında bana kıyasla birçok konforları var.
Bir ev düzenleri var, günlük ihtiyaçlarını karşılayan evde ebeveynleri var, bir ailesi var.
Ama o insanların çoğu da kabuğundan çıkamamış ve kendi arayışı devam eden insanlar.
Yani... Dediğim gibi kalmak da kolay değil.
Büyük bir irade işi gerçekten.
Gidenin de baş etmesi gereken şey gurbet.
Dediğim gibi bizim kültürümüzde gurbet çok anlatılır.
Az önce de bahsettiğim gibi türkülerde, şiirlerde, hikayelerde.
Çünkü bu topraklarda gitmek de kalmak da hiçbir zaman kolay olmamış.
Giden daima özler, kalan da bence eksilir.
O yüzden gurbet hep biraz sızı gibi de diyebiliriz.
Aşık Veysel'i, Neşet Ertaş'ı dinlerken bunu çok net hissedersin.
Bilmiyorum türkü dinliyor musunuz ama ben de çok mu dinliyorum?
Hayır. Ama Anadolu hikayeleri demişken bu kültozanları analım isterim.
Anlattıkları şey sadece bir yol hikayesi değil bunların.
Daha çok insanın içinden geçen yalnızlığı, anlaşılamamış hisleri anlatıyorlar.
Anlaşılmadığını hissettiğin anlar vardır ya işte oralarda da gurbette olduğumuzu söyleyebiliriz.
Bugün bence gurbet biraz da kalabalıklar içinde yaşanıyor.
Her bölümde ufak ufak değindiğim gibi herkesle konuşuyoruz, iletişim halindeyiz, yan yanayız.
Ama bazen kimseyle gerçekten temas edemiyoruz.
O da başka bir uzaklık biçimi.
O da gurbetin başka bir hali bence.
Bu seride kelimeleri tanımlamak gibi bir derdim yok.
Daha çok... Bu kelimeyi hayatımıza nereye koyuyoruz?
Bize ne kadar dokunuyor ve ne ifade ediyor ona bakmak istiyorum.
Gurbet belki senin için çok tanıdık, belki değil.
Belki de hayatında hiç yer etmediğini düşündüğüm bir şey.
Ama büyük ihtimalle bir yerinden mutlaka dokunmuştur.
Bir sonraki bölümde başka bir kelimeyle devam edeceğiz.
Bakacağız o kelime bize ne çağrıştırıyor.
Bugünlük gurbette kalalım.
Bütün sevdiklerime selam olsun.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Çokça sevgilerimi gönderiyorum.
Bir sonraki dinlence de görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
