
Dinlence Podcast’ın yeni bölümü yayında..
Gerçekten dinliyor muyuz yoksa sadece sıramızı mı bekliyoruz?
🎙️Bu bölümde, hepimizin görünmeyen sorunlarından birini konuşuyoruz: duyulmamak ve anlaşılmamak. Hepimiz anlaşılmadığımız, dinleniyormuş gibi hissedip aslında hiç duyulmadığımız anları yaşıyoruz.
Carl Rogers’in İnsan Olmak kitabından ilhamla dinlemekle duymak arasındaki farkı, neden sadece ilgimizi çeken şeyleri duyduğumuzu ve iletişimin nasıl yüzeyselleştiğini ele alıyoruz.
Bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey… gerçekten duyulmaktır.
🎧 En son ne zaman gerçekten dinledin?
Keyifli dinlemeler 🪻
Transkript
Merhabalar, Dinlence Podcast''ta hoş geldiniz.
Ben Azime. Bugün duyulmak ve anlaşılmak üzerine konuşmak istiyorum.
Biliyorum, birçoğumuzun kanayan yarası bu konu.
O yüzden size şu soruyla başlamak istiyorum.
Gerçekten dinlendiğin ve duyulduğun bir anı hatırlıyor musun?
Ama gerçekten, sözün kesilmeden, yargılanmadan, aceleye getirilmeden dinlendiğin bir anı düşünmeni istiyorum.
Hatırlayabiliyorsan, aklına geliyorsan ne mutlu sana.
Ama muhtemelen zor.
Çünkü bugün bir sorun var.
Konuşuyoruz ama duymuyoruz.
Anlatıyoruz ama anlamıyoruz.
Ve en kötüsü dinliyormuş gibi yapıyoruz ama dinlemiyoruz.
Bazen düşünüyorum gerçekten birbirimizi duymuyoruz.
Yani sadece sesleri, kelimeleri değil, konuşulanları değil.
İnsanların ne demek istediğini, ne hissettiğini, neyi anlatmaya çalıştığını ya da neyi anlatamadığını bunları duymuyoruz.
Dinlemek aslında aktif bir eylem.
Duyulmaksa daha pasif bir şey.
Ama garip olan şu ki çoğu zaman kendi dairemizin dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmiyoruz.
Sadece kendi çerçevemizle ilgileniyoruz.
Dinliyor gibi yapıyoruz ama aslında sadece kendimizi duyuyoruz.
Bugün yaşadığımız ilişkilerde de bu böyle.
Aşk bile çoğu zaman biz aşığız dediğimiz için önemli.
Herkesin kendi hikayesi...
Kendine özel. Ama kimse gerçekten başkasının hikayesine girmiyor.
Ben kendi aşkımla ilgileniyorum.
Onun bana olan aşkıyla değil mesela.
Herkes kendi çerçevesinden bakıyor dedik ya hani.
Ben mesela dinlerken bazen çok yoruluyorum.
Yani bu bir itiraf gibi değil ama sizde de muhakkak oluyordur.
İnsanlar hani böyle small talk dediğimiz şey var ya.
Kısa konuşmalar. Zaten hayat çok akıcı, çok yoğun.
Zaman problemi yaşayan insanlarız her birimiz.
Bu yüzden de bunları yaşıyor olabiliriz.
Mesela insanlar kopuk kopuk anlatıyor.
Konudan sapıyor. Ama ben yine de kopmamaya çalışıyorum.
Bütün benliğimle anlamaya çalışıyorum.
Özellikle biri kırılgan bir şey paylaşıyorsa gerçekten almak istiyorum onu.
Ama bazen o kadar uzuyor ki kayboluyorum.
O noktada şunu diyorum. Bu tarafı tekrar anlatır mısın?
Gerçekten merak ediyorum ama biraz toparlayabilir misin?
Çünkü anlamak istiyorum. Bunu söylediğim oluyor yani.
Buradan bir mesaj değil ama yanlış anlaşılmak da istemiyorum.
Bana anlatılan şeyi tamamıyla karşı tarafı da bütün nezaketimle dinlemek istiyorum ama çok uzuyor bazen.
Daha bu kadar vakit problemi yaşadığımız bir dönemde bence bunun da bir çözümünü bulmalıyız.
Ben tabii ki burada emek vermemek, zaman ayırmamak gibi bir durumdan bahsetmiyorum.
Ayaküstü geçiştirmekten de bahsetmiyorum ama biraz daha meselenin özüne değinsek daha basit olabilir karşı taraf içinde.
Ki hani işte bu gibi sorunlarda belki de duyulmadığımızı anlaşılmadığımızı hissediyor olabiliriz.
Hani belki karşı tarafa daha seyrek, daha böyle süzgeçten geçirilmiş, konunun daha özünü anlatan cümleler kurarak bir şeyleri anlatıyor olsak karşı tarafta daha seni anlayacak, daha ne demek istediğini
anlayacak ve... bulabiliyorsa şayet sana bir çözüm üretecek ya da sana destek olacak ya da derdini paylaşacak artık neyse konunun devamı.
Ama şunu fark ediyorum bir yandan da her şey seninle ilgili de değil.
Herkes birbirini dinliyor gibi ama sadece kendi ilgisini çeken kısmı kadar.
Mesela bir maçtan sonra herkes o maçı konuşur değil mi?
İşte Galatasaray-Fenerbahçe işte der bir maçı.
Orada bir bütünlük işte aynı konu.
Her iki taraf için de mesele aynı şeyse maçı konuşurlar.
Bir felaket oluyor mesela.
Sabah herkes onu konuşuyor. Apartmanda işte tamamen örnek veriyorum.
Dairelerden birinde yaşayan bir vatandaşa bir başına kötü bir şey geldi.
Biri ona saldırdı diyelim mesela.
Bütün apartman onu konuşur değil mi?
Sabah asansörde görsen günaydın demezsin.
Ama onun başına öyle bir şey geldiği için.
Normalde selam vermediğim biri.
Ama yine de onu konuşursun.
Onun derdini konuşursun.
Herkesin gündemi o olur.
Çünkü insanlar dinler ama sadece kendilerine değen kısmı alıyorlar.
Buradan da aslında bir formül çıkıyor.
Dinlenebilir bir şey anlatırsan dinlenirsin gibi bir formül çıkıyor.
İyi anlatırsan daha çok dinlenirsin ama en önemlisi anlattığın şeyin karşı tarafta bir karşılığı olması gerekir.
Kurumsal hayatta buna pazarlama ve PR diyoruz.
Sen kendini bir paket haline getiriyorsun.
Bunu kabul et ya da etme.
Bir paketsin. Karşındakinin ilgisine göre şekilleniyorsun.
Sonra o kişi bunu kendi fitresinden geçiriyor.
Sosyal medyada mesela hiç tanımadığın biri aynı anda binlerce kişiye aynı mesajı veriyor.
O mesajın içinde sana dokunan bir şey varsa sen onu alıyorsun.
Aynı anda birçok kişiyle aynı duyguyu yaşıyorsun.
Bu bir tasarım mı, pazarlama mı bilmiyorum ama çalışıyor.
İlişkide de böyle. Romantizmden hoşlanan birine romantik olmayan biri bile romantik bir paket sunabiliyor.
Çünkü neyin işe yaradığını biliyor.
Aslında adam hiç romantik değil ama kadın romantizmden hoşlandığı için ona romantikmiş gibi davranıyor.
diye çalışıyor bu maalesef.
Ya da bir patron senden iki tane daha olsa dünyayı kurtarırız diyor çalışanına mesela.
Sen de bundan besleniyorsun ve daha fazla çalışıyorsun.
Ama aslında herkes birbirine biraz tasarlıyor.
Bu yüzden yapılacak en önemli şey şu bence.
Kendini tanımak. Çünkü kendini tanırsan karşındakinin sana neyi kullandığını da görürsün.
Şimdi bana patronum dese ki senden iki tane daha olsa biz bu şirketi kurtarırız dese ben buna inanmam.
Hoş demez ama ben buna inanmam zaten.
Hani iki tane benle koca şirketi kurtaramayacağımızı biliyorum.
Bu çalışmaz bende.
Çünkü kendimi tanıyorum. Ama tabii herkes böyle değil.
Bazen insanlar gerçekten saf bir şekilde, temiz, iyi niyetiyle aynı değerleri paylaştığı için konuşuyor seninle.
İşte o zaman dinlememek gerçekten can yakar.
Bazen biri sana açıkça ben buna şu an ilgilenmiyorum diyebilir.
Bunu tavrıyla belli edebilir.
Aslında bu bir dürüstlüktür.
Ama bazen de insanlar o kadar uzun anlatır ki.
Bu uzun anlatmaya ben bayağı takmışım anlaşılan.
Bu durum bana şunu hatırlatıyor.
Bir orman yürüyüşüne çıkıyorsun ve sonunda biri sana bugün ne duydun diye soruyor.
Ormanda ya da işte bir parkta, mesire alanında yürüdüğünü hayal et.
Ve sana soruyorlar bugün ne duydun?
Biri yaprak hışırtısı duydum diyebilir.
Diğeri rüzgar duydum diyebilir.
Biri çok sıkıldım diyebilir.
Aynı ortamda aynı sesler ama herkes farklı bir şey duyabilir.
Çünkü insanlar duymak istediklerini duyar.
Eğer sen kendi iç sesinle o kadar doluysan.
Zaten hiçbir şey gerçekten duyamazsın.
Bazen dinlerken bile kendimi gözlemliyorum.
Sıkılan tarafımı fark ediyorum ve bu da beni yoruyor.
Bir de şu var nezaket.
Evet nezaket çok değerli.
Benim de çok önem verdiğim bir şeydir.
Kırmızı çizgimdir hatta.
Çok değerli ama bazen en büyük engel de o.
Çünkü en yakınların sana çok uzadı.
Aynı şeyi tekrar ediyorsun diyebilmeli.
Bu dürüstlüktür ve bence bu iyileştirir.
Şimdi gelelim şuna. Bir şeyi nasıl duyuyorsun?
Gerçekse duyulur bence.
Mesela... Biri gerçekten canı yandığında bağırırsa herkes döner ona bakar.
Ama numaradan bağırırsan kimse dönmez.
Fake'den bağırdın birden.
Aa çığlık attın. Şimdi ben atamadım ama.
Hani aa diye böyle bir çığlık attığını düşün.
Numaradan bağırırsan kimse dönmez kardeşim.
Çünkü insanın içinde gerçeği ayırt eden, gerçekle sürreali, gerçekle gerçek olmayını ayırt eden bir mekanizma var bence.
Ama bu her zaman çalışmıyor.
Bazen insanlar sahte olanı bile gerçekmiş gibi kabul edebiliyor.
Mesela bulunduğun ortam hiç fark etmez neresi olduğu.
Evin olabilir, okulun olabilir, iş yerin olabilir, spor salonu olabilir, sosyalleştiğin bir alan olabilir.
Hiç fark etmez. Sürekli övülen birini düşün.
Günlerce herkes sana saçın çok güzel desin mesela.
Bir süre sonra buna inanırsın.
Saçın güzel olmasa da inanırsın.
Ama kendini tanıyorsan neyin gerçek, neyin abartı olduğunu da anlarsın ve bu seni manipülasyondan korur.
Günde 10 kere saçın çok güzel dersen 11.
gün o insan gider kendine tarak alır, ayna alır.
Saçlarıyla övünür. Ama kendini tanıyorsa ya benim saçlarım o kadar da övülecek bir saç değil normal sıradan bir saç diyebilir.
Ama bu hoşuna da gidebilir işte.
Gerçekliğini kaybediyor insanlar bir süre sonra.
Ama kendini tanıyorsan neyin gerçek, neyin abartı olduğunu anlarsın ve bu dediğim gibi seni manipülasyondan korur.
Bilmiyorum modern çağda olduğumuz için mi bütün bunları yaşıyoruz?
Bu konuyu henüz tam olarak anladığımı söyleyemeyeceğim.
Ama her şey çok hızlı, çok görünür ve çok erişilebilir.
Aynı zamanda da bir bu kadar yüzeysel.
Sürekli etkileşim halindeyiz.
Mesajlaşıyoruz, cevap veriyoruz ama gerçekten dinliyor muyuz?
Sosyolojik olarak da bu tesadüf değil bence.
Bu sistem bizi dinleyen değil, konuşan bireyler haline getiriyor.
Bakın ben de mikrofonun başına geçtim konuşuyorum.
Herkes anlatmak istiyor, görünmek istiyor, anlaşılmak istiyor ama kimse anlamak istemiyor.
İtiraf ediyorum. Ben de çalışmışım sistem herhalde.
Bakın bu nedenle herhalde oturdum bu mikrofonun başına.
Ben kabul ediyorum. Herkes kadar görünmek isteyen, anlaşılmak isteyen biriyim.
Ama kendini de tanıyan biriyim.
Yani ne yapacağımı, ne yapamayacağımı bilen biriyim.
Sınırları zorladığım ise doğrudur.
Kimse anlamak istemiyor demiştik.
Bu modern yalnızlığı doğuruyor bence.
Sürekli bağlı olup aslında kopuk yaşamak.
Kök denememekle ilgili de olabilir.
Eskiden belki insanlar daha iyi anlamıyordu ama en azından zaman vardı.
Beklemek vardı, sessizlik vardı.
Şimdi sessizlik bile rahatsız ediyor.
Biri konuşurken bile biz cevap hazırlıyoruz.
Dinlemek zor çünkü egoyu susturmak zor.
Ve bu çağda en zor şeylerden biri de bu bence.
Sosyal medyada da bunun bir yansıması var.
Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor.
Herkes kendi sahnesinde, kendi monoloğunda.
Ve bu yüzden en çok ihtiyaç duyduğumuz şey duyulmak.
Birinin seni kesmeden dinlemesi, yargılamadan anlamaya çalışması, hemen çözüm üretmeden yanında olması ne kadar nadir ve ne kadar kıymetli.
İşte tam da burada size Carl Richards'dan bahsetmek istiyorum.
Kitaplardan örnek vermesem olmazdı biliyorsunuz ki.
Carl Richards, humanistik psikolojisinin en önemli isimlerinden biridir ve özellikle empatik dinleme ve koşulsuz kabul kavramlarıyla tanınır.
Bu kavramlarla öne çıkmış bir isimdir.
İnsan olmak kitabından bir örnek vereceğim size.
Carl Richards İnsan Olmak kitabında şöyle bir ifadesi var.
Bir insanın gerçekten dinlendiğini hissetmesi onun için en güçlü iyileştirici deneyimlerden biridir diyor.
Gerçekten de öyle. İmza kaşı mühür.
Katılıyorum. Bir düşünün.
En son ne zaman biri seni gerçekten dinledi?
Ya da sen en son ne zaman birini gerçekten dinledin?
Modern toplum iletişimi çok arttırdı ama anlamı azalttı bence.
Hız arttı, derinlik kayboldu gibi geliyor bana.
Çünkü anlamak biraz zaman istiyor, sabır istiyor.
Bazen susmayı da istiyor ama biz susamıyoruz.
Çünkü sessizlikte kendimizle kalıyoruz ve belki de en çok bundan kaçıyoruz.
Birini dinlemek, onun dünyasına girmek ama bu da bir andan da riskli bir şey.
Çünkü o dünyada acı olabilir, çelişki olabilir, rahatsız edici gerçekler olabilir.
Biz ise genelde yüzeyde kalmayı seçiyoruz.
İyiyim diyoruz ama gerçekten nasıl yani?
Bu iyi bir aç diye sormuyoruz.
Yoksa bu sadece bir alışkanlık mı?
Ya da işte iyi olmadığını söylüyor, idare eder.
Ne oldu bir aç bunu demiyoruz.
Belki de modern çağın en büyük problemi şu.
İletişim var ama temas yok.
Konuşuyoruz ama bağ kurmuyoruz.
Dedik ki yüzeysel kalıyoruz.
Dinliyoruz gibi yapıyoruz ama aslında sadece sıramızı bekliyoruz.
O bitirsin ben gireyim söze.
Ben de kendi derdimi anlatayım gibi bir yerden bakıyoruz çoğu zaman.
Ben bunu çok sık yakalıyorum.
Bazen kendimde de yakaladığım oluyor.
Ama törpülemek için buradayız bugün.
Ve bu birikiyor. İnsanlar anlaşılmadıkça içine kapanıyor.
Duyulmadıkça susuyor. Sustukça uzaklaşıyor.
Ay bu resmen ben. Ben böyle biriyim.
Biri beni duymuyorsa ben oradan uzaklaşırım.
Duyulmadığımı hissediyorsam susarım.
Ve böyle zamanla koparım.
Aslında dışarıdan baktığınızda çok sessiz kendi halinde görünen biri gibiyim.
Ama öyle değilim. Böyle daha uzaklaştığım için, insanlardan koptuğum için bir noktada bu haldeyim.
Bu durumdayım. Bu durumdayım derken...
Daha mesafeliyim anlamında.
Sonra da kimse beni anlamıyor diyoruz.
Belki de mesele kimsenin anlamaması değil, kimsenin gerçekten dinlememesi olabilir.
Bahsettiğim buydu. Ama burada kendimize de bakmamız gerekiyor.
Şimdi onlar öyle ama ben nasılım?
Bir de bunu sormak gerekiyor.
Çünkü biz de yapıyoruz bunu.
Biz de bölüyoruz. Biz de yarım dinliyoruz.
Biz de kendi hikayemizi öne koyuyoruz.
Yani o kaç taraf bizi anlatırken...
kırılgan bir yerden bir konuyu anlatırken bile bende de böyle olmuştu.
Ama sen böyle diyorsun ama bak bir de beni düşün.
Ben de bunları bunları yaşadım. Bu çok korkunç bir iletişim.
Empatiden yoksun bir cevap bu.
Karşınızdaki insan size bir problem anlatıyorsa onunla acı yarıştırmamalıyız bence.
Ya o bir meseleden bahsediyorsa ama ben de bunu yaşadım.
Hem de nasıl yaşadım bak.
Sen yine şükret gibi bir yerden o tondan asla cevap vermemeliyiz.
Peki çözüm ne? Belki çok büyük bir şey değil.
Belki sadece yavaşlamak gerekiyordur ya.
Sadece yavaşlamak gerekiyor bence.
Bir konuşmayı aceleye getirmemek, gerçekten merak etmek, cevap vermek için değil ama anlamak için dinlemek.
Hani az önce dedim ya, ya burayı birazcık anlatabilir misin anlamadım diye bölüyorum dedim.
Gerçekten anlamak istediğim biri ise karşımdaki burası biraz uzadı, çok karmaşıklaştı.
Yani tam olarak neydi hissettiğin şey diye ben soruyorum.
Konu bağlamından çok koptuğunda.
Onu bölmek falan değil, gerçekten anlamak istediğim için onu frenlemem gerekiyor bazen.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey anlaşılmak.
Ben de anlamak için bunu yapıyorum.
Ve düşündüğümüzden çok daha güçlü bir şey bu.
Karşı taraf için bir şifa belki de.
Birini anlamak ona katılmak değil tabii ki.
Birini dinlemek onu değiştirmek de değil.
Ama birini gerçekten duymak ona var olduğunu hissettiren bir şey.
Belki de bu çağda en çok eksik olan şey bu.
Birbirimize var olduğumuzu hissettirmek.
Kalabalıklar içinde görünmez olmamak.
Sesimizin gerçekten bir yerlere ulaşması.
Umarım sesim size ulaşıyordur.
O yüzden kendimize şu soruyu sormalıyız.
Ben insanların kendini ifade edebildiği biri miyim?
Yoksa sadece konuşan biri mi?
Lütfen kendinizi bana ifade eder misiniz?
Bu konuda yalnız olduğumu hissetmek istemiyorum.
Dünya zaten çok gürültülü.
Ama anlam sessizlikte doğar ve gerçekten dinleme de orada başlıyor bence.
Belki bugün birini gerçekten dinlersin.
Belki birine gerçekten nasılsın diye sorarsın ve cevabını beklersin.
Ve belki o an birinin dünyasında küçük ama çok önemli bir şey değişir.
Çünkü bazen bir insanın hayatında fark yaratan şey büyük sözler değil, gerçekten duyulduğu bir andır.
Dinlediğiniz, dinlendiğiniz, anladığınız, anlaşıldığınız, duyduğunuz, duyulduğunuz bir gün diliyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Çokça sevgiler. Bir sonraki dinlencede görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
