
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
hayatı biraz yavaşlatıp kendi ritmini hatırlamak isteyenler için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Ve bugün konuşmak istediğim şey son zamanlarda kelime olarak çok duyduğumuz ama anlamını gerçekten unuttuğumuzu düşündüğüm bir şey.
Yavaşlamak. Ama böyle romantize edilen o estetik videolardaki gibi bir yavaşlamadan bahsetmiyorum.
Hani bu sabah kahvesi, gün batımı falan.
Onlar da çok güzel. Ama benim kastettiğim bu değil.
Benim bahsettiğim yavaşlamak gerçekten hayatı biraz daha sindire sindire yaşamak.
Çünkü fark ettiğini bilmiyorum ama her şeyi inanılmaz hızlı tüketiyoruz.
Günleri, duyguları, ilişkileri hatta kendimizi bile daha bir şey hissetmeden bir sonraki şeye geçiyoruz.
Ben bunu kendimde çok net fark ettim.
Bir yer böyle günlerim sanki ileri sarılmış gibi.
Sabah kalkıyorum, telefona bakıyorum.
Sonra bir şeylere yetişiyorum.
Gün içinde çalışıyorum, ediyorum.
Sonra gün bitiyor. Akşam olduğunda da bugün ne yaptım diye soruyorum kendime.
Hiçbir cevap yok. Yorgunum ama dolu hissetmiyorum.
İşte tam orada şunu fark ettim.
Ben hızlanmışım bir şekilde ama hayat benimle gelmemiş.
Yavaşlamak kelimesini ciddiye almam da tam bu noktada başladı.
Böyle büyük büyük kararlar gibi değil.
Daha çok küçük küçük fark edişler gibi.
Mesela bir yere yürürken kulaklığımı takmamak, her boşlukta telefona sarılmamak, bir şey yaparken aynı anda 3-4 şey yapmaya çalışmamak.
Bunlar kulağa çok basit geliyor ama gerçekten çok zor.
Çünkü biz artık hız bağımlısı olmuşuz.
Sürekli bir uyarılma hali istiyoruz.
Sessizlik rahatsız ediyor.
Yani boşluk huzursuz ediyor artık.
Ve bunun en büyük sebebi de bence telefonlar ve sosyal medya.
Çünkü orada her şey çok hızlı.
Bir video bitiyor, diğeri başlıyor, bir duygu geliyor, hemen gidiyor.
Üzülmeye vaktimiz yok, sevinmeye bile vaktimiz yok.
Her şey çok yüzeyde kalıyor.
Ve sonra gerçek hayatta bir şeyler yavaş ilerlediğinde sıkılıyoruz.
Odaklanamıyoruz. Yani bir filme, bir kitaba, bir sohbete bile tahammülümüz azalıyor.
Çünkü beynimiz sürekli hız istiyor.
Ben bunu fark ettiğimde biraz ürktüm açıkçası.
Çünkü odaklanmak eskiden bu kadar zor değildi benim için de.
Bir şeye gerçekten dalabilirdim yani.
Şimdi... Dikkatimin çok çabuk dağıldığını fark ediyorum.
Eminim siz de fark ediyorsunuzdur.
İşte tam da bu yüzden yavaşlamak benim için bir trend değil bir ihtiyaç oldu.
Yani kendimi korumak için yavaşlamak bu.
Zihnimi toparlamak için yavaşlamak.
Bir süre önce okuduğum bir kitapta altını çizdiğim bir cümle vardı.
Günlüğüme not almışım bunu.
Ben böyle seviyorum okuduğum kitapta, izlediğim filmde tatlı cümlelere denk geldiğimde not almayı.
Bir cümle çok süslü bir cümle değil ama bende çok karşılığı var.
Şöyle yazmışım.
Hayat hızlandıkça insan kendini geride bırakıyor.
Bu cümle üzerine çok düşündüm ben.
Çünkü gerçekten de böyle.
Hayat hızlandığında sen durup Ben neredeyim diye soramıyorsun bile.
Sürükleniyorsun. Ve sürüklenirken keyif almak gerçekten çok zor.
O yüzden bazen bilinçli olarak yavaşlamak gerekiyor.
Her şeye yetişmemek, her şeye cevap vermemek, her şeyi hemen tüketmemek.
Ben yavaşladığım zamanlarda şunu fark ediyorum.
Küçücük şeyler çok daha görünür oluyor.
Yani bir yürüyüş, bir sohbet, bir kahve.
Eskiden araya sıkıştırdığım şeyler şimdi günün asıl anlamı gibi oldu.
Hayattan keyif almak için çok büyük anlar gerekmiyor demiştim ben.
Neredeyse her podcastimde söylüyorum bunu.
Gerçekten de böyle. Biz sadece o küçük anları fark edebilecek kadar yavaş değiliz.
Çoğu zaman. Günlüğümde bu konuyla ilgili yazdığım başka bir cümle daha var.
Yine çok gündelik, çok bana ait bir cümle.
Şöyle yazmışım. Yavaşladığım günlerde daha az şey yapıyorum.
Ama daha çok hissediyorum.
Bu cümleyi yazdığım günü hatırlıyorum.
O zamanlar için baktığımda gayet sıkıcı da bir gün.
Çünkü çok sakin bir gündü.
Hiç büyük bir olay yok.
Öyle büyük anılar yok.
Ama içim rahat. Ve sanırım mesele tam olarak da bu.
Daha çok şey yapmak değil de yaptığın şeyin içinde gerçekten olmak.
Bu yavaşlamak dediğim şey hayatı ertelemek değil.
Tam tersine hayatın içine girebilmek.
O yüzden bu bölümü dinledikten sonra senden öyle çok büyük kararlar beklemiyorum.
İşte telefon tamamen bırak, hayatını değiştir falan değil.
Sadece bir şeyi denemeni istiyorum.
Gün içinde bilinçli olarak yavaşladığın küçücük bir an yarat.
Belki bir yürüyüş, belki bir kitap, belki sadece pencereden dışarı bakmak.
anı bölmeden yaşa.
Çünkü yavaşlamak bir lüks değil.
Bir ihtiyaç bence.
Ve gerçekten ciddiye alınması gereken bir şey.
Bir de şunu fark ettim.
Yavaşlamak istemememizin bir sebebi de şu olabilir.
Durursak bazı şeylerle yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Yani biliyorsun hızlıyken düşünmeye vakit yok.
Ama yavaşladığında aklına şu sorular geliyor.
Ben ne hissediyorum? Bu tempo bana iyi geliyor mu?
Ben bu hayatın neresindeyim?
Ve Galiba bu sorular biraz korkutuyor bizi.
O yüzden hız bazen kaçış oluyor ama kaçtıkça da yoruluyoruz.
Çünkü insan kendinden bu kadar uzun süre kaçamıyor.
Ben yavaşlamayı gerçekten ciddiye almaya başladığım dönemlerde şunu fark ettim.
Hayat aslında bana sürekli dur demeye çalışıyormuş.
Ben sadece dinlemiyormuşum.
Ne demek istiyorum? Mesela bedenim yoruluyordu, zihnim bulanıyordu, bir şeye odaklanamıyordum.
Eskiden bunları daha çok çalışmalıyım diye yorumlardım.
Şimdi ise belki biraz durmalıyım diye yorumluyorum.
Bu bakış açısı çok şeyi değiştiriyor.
Çünkü sorun her zaman tembellik değil.
Bazen de aşırı hız.
Bu arada yavaşlamak derken hani hayattan kopmaktan bahsetmiyorum.
Tam tersine hayata daha çok temas etmek gibi geliyor bana.
Bir filmi gerçekten izlemek mesela.
Yani aynı anda telefona bakmadan.
Bir kitabı okurken sayfa sayısını düşünmeden okumak.
Bir arkadaşınla konuşurken bir sonraki cümleni planlamadan konuşmak.
Bunlar küçük gibi ama çok kıymetli şeyler.
Çünkü o anlarda şimdi desin.
Ve insan en çok orada hissediyor bence.
Bir filmden bahsetmek istiyorum burada.
Before Sunrise. Eminim ki izlemişsinizdir bence.
Filmde aslında çok büyük olaylar olmuyor.
İki insan bir şehirde yürüyor, konuşuyor, duruyor sonra tekrar yürüyor.
Ama film bittikten sonra çok garip bir his kalıyor bence insanın içinde.
Çünkü film şunu söylüyor gibi geliyor bana.
Hayat bazen sadece durup konuşabildiğin anlar da güzel.
Yani bir yere yetişmeden, bir şeyi başarmaya çalışmadan sadece orada olarak.
Ve bu film bana hep şunu düşündürüyor.
Biz hayatı çok sonuca odaklı yaşıyoruz.
Yani bir sohbet bile bazen bir yere bağlansın istiyoruz.
Bir gün verimli olsun istiyoruz.
Bir an anlamlı olsun istiyoruz.
Oysa ki bazı anlar sadece yaşanmak için varlar.
Yavaşladığında bunu fark ediyorsun.
Yani her anın bir işe yaraması gerekmiyor.
Her gün harika olmak zorunda değil.
Bazı günler sadece sakin olabilir ve bu çok yeterli.
Yavaşlamanın bana en çok öğrettiği şey ne derseniz o da şu.
Kendime sürekli bir şey kanıtlamak zorunda olmadığımı fark ettim.
Yani bir gün üretmesem de, bir şey paylaşmasam da, bir yere yetişmesem de ben hala tamamım.
Bu düşünce ilk başta çok ürkütücü geliyor ama sonra insanı inanılmaz rahatlatıyor bence.
Çünkü hayatını ritimli biraz kendi eline almış gibi hissediyorsun.
O yüzden belki de yavaşlamak hayatla bir anlaşma yapmak gibi bir şey.
Yani her şeye yetişemeyeceğim ama bazı şeyleri gerçekten yaşayacağım demek.
Telefonu biraz kenara...
Yara koymak, bir sohbeti bölmemek, bir yürüyüşü aceleye getirmemek, bunlar küçük tercihler gibi duruyor ama bence günün ruhunu tamamen değiştiriyor.
Bir güzel yanı da şu, yavaşladığında hayat senden kaçmıyor.
tam tersine sana yaklaşıyor gibi hissediyorsun.
Çünkü detaylar görünür oluyor.
Hisler netleşiyor.
İç sesin daha duyulur hale geliyor.
Ve insan en çok orada yani o sakinlikteyken kendine yakın hissediyor.
Bunları bir sürü konuşur ederim.
Ama sosyal medya meselesinden başka bir yerden bakmak istiyorum.
Çünkü bence yavaşlamayı bu kadar zorlaştıran şeylerin başında geliyor orası.
Orada gördüğümüz hayattan sürekli bir acele içerisinde ya.
Daha çok gez, daha çok üret, daha çok paylaş.
Sanki durursak geride kalacağız gibi bir his yaratıyor ve fark etmeden biz de o tempoya ayak uydurmaya çalışıyoruz.
Gün içinde aslında hiç ihtiyacımız olmayan bir hızın içinde buluyoruz kendimizi.
Beni en çok yoran tarafı şu oluyor bunun.
Sosyal medyada da kimse...
Bugün hiçbir şey yapmadım demiyor kolay kolay.
Yani kimse boş bir günü, dağınık bir hali, enerjisiz bir sabahı çok da göstermiyor.
O yüzden insan ister istemez kendini kıyaslıyor yani.
Ben neden bu kadar dolu değilim diye soruyor.
Ki bazen bu hayatlar gün içindeki çekişi mesela.
Koföre gitmek olabilir ama o günü bile çok yoğun göstermek istiyor.
Anladınız mı ne demek istediğimi?
dediğim o soruyu soruyoruz.
Oysa ki mesele dolu olmak değil.
Mesele gerçekten yaşamak ve bazen hiçbir şey yapmadığın günler de hayatın bir parçası.
Hatta belki de en gerekli günleri bunlar.
Bir de şöyle bir şey var bu arada.
Sürekli bir şeyler izlemek, bir şeylere maruz kalmak da zihni inanılmaz yoruyor.
Daha videoyu sindiremeden yenisi başlıyor.
Daha bir duyguya yer açmadan başka bir şey geliyor.
Ve sonra gerçek hayatta bir şeyler yavaş ilerlediğinde biz çok sıkılıyoruz.
Dedim ya beynimiz hızlanmaya alışmış.
Halbuki hayat böyle bir yer değil.
Hayat gerçekten yavaş akıyor.
Biz sadece onu hızlandırmaya çalışıyoruz.
Dil gibi. O yüzden yavaşlamak biraz da şunu seçmek gibi geliyor bana.
Bu gürültünün içinde kendi sesini çekip almak gibi bir şey.
Anladın mı? Her şeye cevap vermek zorunda olmadığını, her akıma uymak zorunda olmadığını kendine hatırlatmak.
Bazen bir mesajı... Hemen cevaplamamak, bazen bir paylaşımı kaçırmak, bazen hiçbir şey yapmamak.
Bunlar tembellik değil.
Burada bir anlaşalım. Bunlar kendinle temas kurma biçimleri.
Ve bunun getirdiği en rahatlatıcı farkındalık da şu olabilir.
Her şeye yetişmek zorunda değilsin.
Gerçekten hiç kimse değil.
Ama bunu kendimize söylemiyoruz.
O yüzden bu bölümde yavaşlamayı biraz ciddiye alıyoruz.
Çünkü yavaşlamak geri kalmak demek değil.
Yavaşlamak kendi ritmini bulmak demek.
Ve insan kendi ritmini bulduğunda hayat çok daha yaşanılabilir bir yere dönüşüyor.
Bu konuda fark ettiğin başka bir şey daha var.
O da yavaşladığında sadece hayatla değil kendinle ilişkin de çok değişiyor.
Çünkü hızdayken kendini dinlemeye pek fırsatın olmuyor ya hani.
Ne hissettiğini, neye ihtiyacın olduğunu, neyin sana iyi gelmediğini fark edemiyorsun.
Ama tempo düştüğünde bu sorular yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Ve ilk başta birazcık rahatsız edici olabiliyor bu.
Çünkü durmak demek, bazen görmezden geldiğin şeylerle karşılaşmak demek.
Ama tam da bu yüzden çok kıymetli.
Bir de yavaşladığında bazı şeylerin sandığın kadar acil olmadığını fark ediyorsun.
Hani şimdi olmazsa olmaz dediğin şeyler var ya bir gün bekleyebiliyor.
Bir hafta bekleyebiliyor.
Hatta bazen hiç olmadan da hayat devam edebiliyor.
Bu farkındalık çok büyük ferahlık veriyor bence o yüzden anlatıyorum.
Çünkü her şeyin acil olduğu bir hayatta yaşamak gerçekten çok yorucu.
Oysa ki hayatın büyük kısmı acele edilmediğinde de gayet yerli yerinde oluyor.
Bu şekilde yavaşlamak beni daha çok mutlu etti.
Bu bölümü de biraz da bilmiyorum.
Konuşmak iyi olur gibi hissettiğim için galiba kaydetmek istedim.
Ve kenara bir de şunu not almışım.
Neler öğretti bu bana diye sorduğumda vereceğim cevaplar arasında.
Kendine güvenmek.
Hayatın seni bir yerlere yetiştirmek için değil yaşatmak için aktığına güvenmek.
Yani bu ne demek?
Şöyle anlatayım. Bir şeyi kaçırıyorsan belki de kaçırman gerekiyordur.
Bir yerde duruyorsan belki de durman gerekiyordur.
Yani her boşluk doldurulmak zorunda değil.
Bazı boşluklar nefes almak için varlar.
Ve bundan sonra gelen madde bence en güzellerinden biri kendine karşı daha anlayışlı olmaya başlıyorsun.
Yani bugün bu kadar yeter demeyi öğreniyorsun.
Her gün üretmek zorunda olmadığını, her gün iyi hissetmek zorunda olmadığını, her gün bir şey başarmak zorunda olmadığını kabul ediyorsun.
Bu kabulleniş harika bir şey.
İnsanı birazcık böyle gevşetiyor.
Ve gevşediğinde hayat daha akışkan oluyor.
O yüzden bu bölümün sonunda sana çok büyük bir şey önermek istemiyorum.
Hayatını baştan aşağı değiştirecek, her şeyi yavaşlatmak gibi iddialı hedefler değil ama küçücük bir şey.
Bugün bir anı aceleye getirmemek, bir şey izlerken başka bir şeye bakmamak, bir yürüyüşü hızlandırmamak, kendinle aynı hızda kalmak.
Çünkü bazen en büyük iyilik kendine yetişmeye çalışmamak oluyor.
Ve belki de yavaşlamak kelimesini gerçekten ciddiye almak tam olarak bu.
Yani hayatı yakalamaya çalışmak yerine onunla yan yana yürümek.
Bazen de yavaşlamayı şöyle düşünmek gerekiyor.
Hayatı düzeltmeye çalışmamak.
Çünkü çoğu zaman hızlanmamızın sebebi bir şeyleri yoluna koyma telaşı.
Daha iyi hissedeyim, daha iyi olayım, daha düzenli olayım, daha doğru yaşayayım.
O yüzden hayat zaten sürekli düzeltilecek bir şey değil.
Akıyor, değişiyor, dağılıyor, yeniden toparlanıyor.
Yavaşladığında bunu kabulleniyorsun.
Her şeyi kontrol edemeyeceğini ama yine de güvende olduğunu fark ediyorsun.
Bir de yavaşlamak beklentilerden biraz sıyrılmak gibi de geliyor bana.
Kendinden, başkalarından, hayattan beklentileri azaltmak.
Bugün çok şey yapmalıyım yerine bugün nasılım diye sormak mesela.
Bu soru çok şey değiştiriyor.
Çünkü insanın gerçekten ihtiyacı olan şey çoğu zaman yapılacaklar listesinde olmuyor.
Bazen sadece dinlenmek, bazen sessiz kalmak, bazen hiçbir şeye anlam yüklememek yetiyor.
Yavaşladığında zaman da çünkü başka türlü hissettiriyor.
Günler daha uzunmuş gibi geliyor ama yorucu değil bu uzunluk.
Daha dolu, daha farkında.
Bir şeyleri aceleyle tüketmediğinde aynı günün içinde birden fazla küçük an birikiyor.
Ve o anlar günün sonunda sana bugün yaşadım dedirtiyor.
Bence bu çok kıymetli bir his.
Çünkü günlerin hızlı geçmesi değil, boş geçmesi insanı üzüyor.
Ve sanırım en önemlisi şu.
Yavaşlamak, kendine şunu söylemek gibi.
Ben yarışmıyorum.
Kimseyle, hiçbir şeyle.
Kendi hızımda, kendi ritmimdeyim.
Bu cümle insanın omuzlarından o kadar büyük büyük alıyor ki.
Çünkü yarış olmadığında geride kalmak da olmuyor.
Sadece yolculuk kalıyor.
Ve yolculuk acele edilmediğinde çok daha anlamlı oluyor.
Yani bence böyle.
Beni dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Bu bölüm belki sana her şeyi yavaşlatmayı öğretmez ama belki bir an için nefes aldırır.
Belki bugün bir şeyi aceleye getirmezsin.
Belki kendinle aynı hızda kalırsın.
Ve bazen... Bu kadarı da yeter biliyor musun?
Gerçekten yeter. Ben de buradaydım, ben de dinledim demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
