
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
bu bölüm, kendimizi neden sevilmeye layık görmediğimizi sorgularken, iç sesimizi yeniden tanımaya çalıştığımız bir yolculuk.
sevginin hak edilmesi gereken bir şey olmadığını hatırlamak için.
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyoruz.
Bu defa yine yanınızda elim, sen de buradasın.
Ve bu defa konuşacağımız şey belki de...
en çok sakladığım hislerden biri.
Sevilmeyi hak etmek ya da hak etmediğimi düşündüğüm zamanlar.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğüm biliyordu podcastinin dördüncü bölümü.
Hoş geldin. Ben bir gün günlüğüme şöyle yazmışım.
Birilerinin beni sevmesi için sürekli daha iyi biri olmam gerekiyormuş gibi hissediyorum.
Sanki olduğum halim yetmiyor ve eğer yeterince çabalarsam Belki o zaman biri kalmayı seçer.
Bu cümleyi yazarken kendimi çok yorgun hatırlıyorum ama öyle fiziksel bir yorgunluk da değil.
Daha çok içimde taşıdığım, kimseye anlatamadığım bir ağırlık gibi bir his.
Kendim olmak yetmiyormuş gibi hissediyordum uzun bir süre.
Özellikle de ergenliğimden sonraki evrede ve bu his yıllar içinde bu kadar derinleşti ki sevgi bana sanki ancak hak edersen verilen...
bir şeymiş gibi gelmeye başlamıştı.
Kendimi hep iyi biri gibi göstermeye çalışmam gerekiyor gibi hissediyordum.
Hani hep daha sakin, hep anlayışlı, hep dinleyen taraf oldum da uzun zaman.
Çünkü içten de şunu sanıyordum.
Eğer yeterince çabalarsam, yeterince sessiz olursam birilerini kaybetmem.
Ama kaybettim. Üstelik en çok çabaladıklarım da oldu bu ve sonra uzun bir süre boyunca taşıdım içimde.
Demek ki ben böyleyken sevilmeye layık değilim.
Oysa ki asıl mesele doğru insanlar yanlış halimizi sevmezken yanlış insanlar doğru halimizi bile...
Bu yüzden o cümle hala içimde böyle bir yaradır.
Hani sanki olduğum halim yetmiyor cümlesi.
Bu cümleyle çok kişi de tanıştı muhtemelen.
Belki sen de tanıştın.
Ama bence kendimizden duymaya en çok ihtiyacımız olan cümle o değil.
Olduğun halin yeter cümlesi.
Çünkü çok kıymetli.
Ben durup durup hatırlatırdım bunu bu sorunu aşmaya çalıştığım süreçte.
Ama bu bölümde...
O zaman düşündüklerimden ve şu an bu konuda neler yaptım ve neleri açtım ve nasıl düşünüyorum biraz bunlara odaklanacağım.
Bir başka gün şöyle yazmışım.
Çok az şey istiyorum ama onu da çok isteyememekten korkuyorum.
Ya bu cümle o kadar çok şey anlatıyor ki bana.
İstemek bile bazen suç gibi gelir ya insana.
Bu hissi tattın mı bilmiyorum.
Bir şey istediğimizde fazla görünmekten...
Korkarız ya. Biraz ilgi istediğimizde ilgisizliği hak ettiğimizi düşünürüz ve bu yüzden bazen çok küçük şeyleri bile istemeye çekiniriz.
Sevdiğimiz birinden bir mesaj, bir sarılma, bir nasılsın?
bile yani. Çünkü içimizde eğer çok istersen çok kaybedersin diye yankılanan bir inanç var gibi hissediyordum.
Bu yüzden de isteklerimi kısıtlıyordum.
İhtiyaçlarımı bastırıyordum.
Ve sonra kendi kendime bile şunu diyemez oldum yani.
Ben şu an sadece benim kalbimde yerim olsun istiyorum.
Bu çok mu? Değil.
Ama biz istemeyi bile fazlalık gibi Yani içimizdeki o küçük çocuk hala bir köşede duruyor ve acaba fazla mıyım diye soruyor.
Oysa gerçekten ihtiyacımız olan şey biri çıksın ve desin ki hayır değilsin.
Sen tam olarak olduğun kadar kıymetlisin.
Sonralarında bunu duymak için birine ihtiyacım olmadığımı keşfettim.
Sen de bunu keşfet. Yani aynanın karşısına geçip bu cümleyi sen söyle ve gerçekten faydası olduğuna inan.
Çünkü bence kendime bakışım kafamda değiştirdi çok fazla şeyi.
O yüzden iyi ki diyorum. İyi ki şöyle gözlerimin içine bakıp dedim ki yani sen yeterlisin.
Olduğun halinde kıymetlisin.
Olduğun kadar kıymetlisin.
O yüzden bunu arada hatırlatıyorum.
Hatırlatın kendinize. Bir günse yine bir gece sadece yorgunluktan değil artık inanmak istediğimden şöyle yazmışım.
Hiçbir şey yapmamalıyım.
Sadece olmam yetmeli.
Bu cümle belki de bu bölümün özü biliyor musun?
Çünkü tüm hayat boyunca dışarıya sevilebilir halimizi göstermeye çalışıyoruz.
Ama en büyük mesele de şu.
Biz kendimizi gerçekten seviyor muyuz?
Burada duralım biraz. Çünkü bu cümleyi yazdığım geceyi hatırlıyorum.
Hani öyle... Ağlamalı, dramatik bir gece de değildi.
Sessiz, sakin bir yorgunluktu.
Herkese, daha doğrusu sevdiklerime, dostlarıma yetmeye çalışmaktan bitmişim.
Hatalarımı örtmekten, yanlış anlaşılmamaya çalışmaktan, sevgiye layık olmayı kanıtlamaktan yorulmuşum.
Ve o gece ilk kez şunu düşündüm.
Ben hep başkalarının kalbinde yer etmeye çalışırken, kendi içimdeki yeri unutmuşum.
Sadece var olmak.
Bak sadece var olmak ne kadar büyük bir rahatlık aslında.
Düşünsene birinin karşısında savunmaya geçmeden durabilmek.
Onay alma kaygısı olmadan, acaba yanlış mı söyledim demeden sadece kendin olarak kalabilmek.
Bu büyük bir lüks gibi geliyor bazen.
Ama aslında en doğal olan şey bu.
O yüzden bu cümle sadece bir cümle değil.
Bir niyet, bir karar, bir başlangıç.
Bu kararı almak hiç kolay değil.
Onun da farkındayım. Gerçekten farkındayım.
Çünkü ne zaman biri bize sen olduğun hali ne yeterlisin dese içimizde bir ses şunu fısıldıyor.
Hayır değilsin.
Bu ses bizim değil öncelikle.
Çocukluğumuzda duyduğumuz eleştirilerin, kıyasların, eksik bırakılmış sevgilerin sesi belki.
Ya da daha ergenlikteyken çok sevdiğimiz, dost bildiğimiz insanların sesi.
Yıllar boyunca içimize kazınan o küçük ama etkili cümlelerin yankısı şu.
Sen böyle olursan seni kimse sevmez.
O yüzden sadece var olmayı öğrenmek zaman alıyor.
Ve bazen bu öğrenme sürecinde kayıplarda yaşıyoruz.
İnsanları kaybediyoruz.
Ama ben şunu fark ettim.
Beni sadece olduğum için seven biri zaten gitmez.
Kalanlarsa her zaman bir şeyi temsil eder.
Bir tür hatırlatma gibi.
Bak kendin olduğunda bile sevilebiliyorsun diye insanlar da var.
Bu yüzden o gece yazdığım o cümle defterin ortasında duruyor hala.
Sadece var olmak istiyorum cümlesi.
Ve ben hala o cümlenin içine yerleşmeye çalışıyorum.
Diğer bölümlerde de günlüklerimden çok şey okudum ama galiba bu bölümde birazcık çıtayı yükseltiyorum.
Çünkü böyle eski günlüklerimi karıştırırken çok fazla sayfaya denk geldim.
Bu bölümde kullanabileceğim.
Bir başka gün. Şunu yazmışım.
Bu sayfada herhangi bir tarih yok.
Hiçbir şey yazmamışım.
Sadece ben kalmak isteyen biri için fazla değilim.
Yanlış da değilim.
Sadece olduğum gibiyim.
Yazmışım. Tarih hatırlamıyorum.
Yani böyle ortalama bir tarih hatırlayabilirim belki ama belki bir seneyi hatırlayabilirim daha doğrusu.
Bu cümleyi yazarken olduğum hali.
yatağı uzanışımı, gözlerimin biraz böyle dolu dolu oluşunu çok enteresandır ki hatırlıyorum.
Çünkü fark ettim ki ne zaman birini kaybetsem ilk sorguladığım şey kendim oluyordu.
Ne söyledim, ne yapmadım ya da ne yaptım, ne fazla geldi ya da ne az geldi.
Ama bazen gitmek isteyen insanlar ne yaparsan yap gidiyorlar ve bu onların hikayesi.
Senin değil. Biri için fazla olmak...
Bazen sadece yanlış kişiye fazla olmaktır.
Doğru biri için senin en fazla halin bile tam kıvamında olur.
Çünkü seni ayarlamaya çalışmaz, sana alan açar.
Ve sen kendine ilk defa şunu söylersin.
Ben sadece olduğum gibiyim ve böyleyken de sevgiyi hak ediyorum.
Bu böyle 18-19 yaşlarım bu duygu açısından daha savunmasız hissettiğim yaşlardı sanırım.
Çünkü o dönemlerde...
Bir gün biri beni sadece olduğum için sevsin istiyorum.
Çünkü yorgunum. Sürekli bir şeyleri kanıtlamaktan, hak etmekten, açıklamaktan.
Sadece var olmak.
Ve bu yeterli olsun gibi bir şey yazmışım.
Fazla dramatik, gerçekten öyle.
Ama o yaşlarda biraz öyleydim.
Bugünün tarihi var ve çok net hatırlıyorum.
Konuşmaktan yorulur ya insan, kendini açıklamaktan, bir şeyleri böyle hani içinden ne geçtiğini çok şeffaf bir şekilde anlatmak istersin ya.
Ama karşındaki asla anlamaz ve sen konuşmaktan yorulursun.
Öyle bir gündü. Anlatmaktan, anlaşılmamaktan, eksik hissetmekten yoruldum.
sadece susmak istemiştim.
Ama içinde susturamadan büyüttüğüm bir cümle vardı.
Şu. Yeter mi?
Ve o gece kendi kendime şöyle dedim.
Yeter ya. Sen yeterlisin.
Bir gün biri seni sadece olduğun için sevecek.
Ama en önemlisi sen bir gün kendini böyle seveceksin.
Ve o gün geldiğinde hiçbir şey için açıklama yapmana gerek kalmayacak.
Şu an o gündeyim.
Çok mutluyum. Gerçekten çok mutluyum.
Ben zaten böyle hani dramatik cümleler kurduğuma bakmayın hani.
Olabildiğince mutlu olmaya çalışan bir insandım hayatımın her döneminde.
Ufacık şeylerden keyif almaya çalışan o tipler vardır ya ben öyleydim.
Bazen kimisine polyana gelirdim ama ben çok öyle olduğumu da düşünmezdim.
Çünkü bir şey kötüyse, üzücü bir şeyse ona üzülmekten de geri durmazdım.
Biraz hangi duyguyu yaşamam gerekiyorsa onu yaşayayım yani dibine kadar yaşayayım.
Ama yaşayayım. Anladın mı?
Biraz öyle biriydim yani.
Ve şu an gerçekten hiçbir şey için açıklama yapma ihtiyacı duymadığım bir hayattayım.
Ve kendimi sevdiğim bir hayattayım.
Çevremdeki insanlara, sevdiğim insana, sevdiğim insanlara daha iyi gibiymiş gibi yapmaya çalışmadığım bir hayattayım.
Ve bu bana iyi hissettiriyor.
Ama bu bölümde konuştuğumuz gibi bir zamanlar iyi hissettirmiyordu.
Bunca şeyi düşündükten sonra bugün geldiğim noktada şunu daha net söyleyebiliyorum.
Sevilmek hak edilen bir madalya değil.
Kazanmak için bir yarışta olmamıza gerek yok.
Hepimiz sadece var olduğumuz için bile sevilmeye layığız.
Bu çok klişe gelebilir kulağa biliyorum.
Ama en çok unutulan gerçek bu bence.
Çünkü sevgi bir takdir biçimi değildir yani.
Bir varoluş biçimidir.
Kendimi sevilmeye değer biri gibi hissetmediğim zamanlarda artık hemen durup iç sesimi dinliyorum.
Bu ses bana mı ait? Yoksa yıllar boyunca duyduğum, içselleştirdiğim bir kalabalığın sesi mi?
Bazen o iç sesi ne kadar kirli, ne kadar başkasının olduğunu fark etmek bile bir özgürlük.
Gerçekten. artık o sesleri yavaşça ayıklamayı öğreniyorum.
Onların yerine kendimden bir ses koyuyorum ve o ses bana sen yeterlisin diyor.
Bizi sevilmeye layık hissettiren şey başkalarının bize ne kadar iyi davrandığı değil.
Kendimize ne kadar şefkatli olduğumuz.
Çünkü bir başkası seni çok sevebilir ama sen kendine düşmansan o sevgi içinden geçip gidemiyor.
Bu yüzden önce biz kendimizi yargılamamayı, suçlamamayı, olduğumuz halle barışmayı öğrenmeliyiz.
Bence. Zaten ikinci bölümde uzun uzun bundan bahsettim.
Kendini sevmek ve kabullenmek bölümünde.
Bu kolay değil biliyorum.
Hiç değil hatta. Ama mümkün.
Artık biliyorum ki bir beni olduğum gibi kabul etmiyorsa o kişi benim hayatımda kalmak zorunda değil.
Ve ben de onu ikna etmek zorunda değilim.
Çünkü sevgi bir mücadele alanı değil.
Olmadığı yerde durmaya çalışmak kendine haksızlık.
O yüzden şimdi kendi kendime şöyle diyorum.
Zeynep. Bir şeyleri zorla tutmaya çalışma.
Gitmek isteyen sevgilerle savaşma.
Kalacak olan zaten seni olduğun gibi sevecek.
Ve bence en güzeli şu ki...
Biz bu sevgiyi bir başkasından beklemeyi bıraktığımızda, kendimizi kucakladığımızda hayat o sevgiyi bir yerden getiriyor.
Bak gerçekten. Geliyor bir yerden.
Bazen bir arkadaş, bazen bir yabancı söz, bazen de kendi yazdığın bir günlük sayfası oluyor o sevgi.
Ama geliyor. Çünkü sen...
onu çağıracak güce zaten sahipsin.
Yeter ki önce kendini duy.
Ve biliyor musun bazen kendimizi sevilmeye layık hissetmemizin önündeki en büyük engel bence geçmişteki kırgınlıklarımız oluyor.
Bir zamanlar çok güvendiğimiz birinin bizi yarı yolda bırakması belki ya da sevdiğimiz birinin sevgisini geri çekmesi.
Bunlar öyle izler bırakıyor ki yeni gelen sevgiye bile temkinli yaklaşıyoruz.
Ama eski sevgisizliklerin dizlerini yeni sevgilerle silmek zorunda değiliz.
Onları önce biz yavaşça elden geçirmeliyiz.
Yani o zaman öyle oldu ama bu benim sevilmeye layık olmadığım anlamına gelmez diyebilmeliyiz.
Ben artık şuna inanıyorum.
Hiç kimse bizim eksikliğimiz yüzünden gitmiyor.
Biri gitmeyi seçtiyse bu onun taşıyamadığı bir şeyle ilgili.
Ve bizim görevimiz gidenin ardından kendimizi didiklemek değil.
Kalanlarla daha derin bağlar kurmak.
Kalabilenlerle daha gerçek olmak.
Çünkü gerçekliğimizi taşıyabilen insanlar bizi sevilmeye ikna etmeye çalışmıyor.
Bizi değiştirmeye de çalışmıyor.
Sadece yanımızda kalıyorlar ki bu da yetiyor zaten.
Ve en sonunda sevilmek bir ihtiyaç gibi görünse de aslında kendimizle barıştığımızda bu ihtiyaç yavaş yavaş yerini bir sakinliğe bırakıyor.
O sakinlikte biri beni sevsin demiyorsun artık.
Hani dedim ya benim eski günlüklerim biraz dramatik vesaire diye.
Çünkü 18 işte 17 bu...
Yaşlar biraz öyle gibiydi benim hayatımda en azından.
Ve şu anki sakinlikte biri beni sevsin demiyorsun artık.
Ben kendimi duyuyorum, görüyorum, anlıyorum diyorsun.
Ve işte o zaman hayatına giren sevgi artık eksikleri değil.
Paylaşımları besliyor.
O zaman gelen kişi bir tamamlayıcı değil de bir eşlikçi oluyor.
Anlatabildim mi? Bilmiyorum.
Ama hayatta inanın bence hepimiz aynı dertleri hayatımızın belki de başka dönemlerinde yaşıyoruz.
Belki başka derecelerde yaşıyoruz.
Evet ama illaki...
Bu konu başlıklarını hayatımızda barındırıyoruz.
Olduğun hali ne yeterlisin?
Eğer ki aynanın karşısına geçip bunu kendine söylemediysen ve biri çıkıp bana şunu dese diye düşünüyorsan, benim o zamanlarda düşündüğüm gibi, o kişi ben olayım şu an.
Karşımdaymışsın gibi, sanki yakın arkadaşmışız gibi.
Sen yeterlisin ya.
Çabalıyorsun, elinden geleni yapıyorsun.
Olduğun halinle zaten olabildiğin en iyi insansın.
Bir şeylere yetiyor muyum ya da beni sevmesi için daha fazla ne yapabilirim gibi şeyler düşünme.
Çünkü az önce de söyledim.
Hiç kimse bizim eksikliğimiz yüzünden gitmiyor.
Biri seni olduğun gibi kabul etmiyorsa...
O kişi senin hayatında kalmak zorunda değil.
Sen de onu ikna etmek zorunda değilsin.
Çünkü ne dedik?
Sevgi bir mücadele alanı değil.
Olmadığı yerde durmaya çalışmak kendine haksızlık.
Bu sevgiyi, sevgi dediğimiz şeyi ilk başta başkasından beklemeyi bıraktığımızda, kendimizi kucakladığımızda hayat o sevgiyi bir yerden getiriyor dedim ya.
Buna inan. Kendine şöyle güzel bir sarıl.
De ki yani iyi ki varsın.
Bu hayata geldin bir defa ve sen olarak geldin.
Kıymetini bil senin.
Gerçekten bil. Sen kendini sev.
Seni, senin kendini sevdiğin gibi sevecek biri zaten gelecek.
Birileri gelecek. Dostların gelecek.
Belki bir sevgili gelecek.
Gelecek. Hayat geçiyor, gidiyor.
Umarım ki kıymetinizi bilen insanlarla karşılaşırsınız.
Umarım ki sizi değiştirmeye çalışmayan, Olduğunuz halinizden nefret ettirmeye çalışan kötü kalpli insanlara umarım ki denk gelmezsiniz.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok çok çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
