
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
mutluluğun sadece büyük anlarda değil, sıradan günlerin içinde de var olabildiğini hatırlatan bir bölüm. küçük anların kıymetini yeniden fark etmek için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün yine o sayfalardan birini açıyoruz.
Ama bu defa konu birazcık farklı.
Bize öğretilen, daha doğrusu zamanla içimize sızan bir düşünce üzerine konuşmak istiyorum.
Mutluluk. Mutluluğun bir anlık his olduğu, gelip geçici olduğu, sürekli peşinden koşulması gerektiği söylenir ya.
İşte o fikir beni hep yordu.
Sanki mutlu hissettiğin anları yakalayıp çerçeveletmelisin.
O an bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi.
Sanki mutluluk hep bir ödül, hep ulaşılması gereken bir tepe noktasıymış gibi.
Oysa ki ben artık böyle düşünmüyorum.
Ya da daha doğrusu düşünmemeyi öğreniyorum.
Mutluluğun sadece zirvelerde yaşanmadığını, bazen küçük bir kahkada, bazen bir fincan kahvede, bazen de sessiz bir akşamda saklı olduğunu fark ediyorum.
Ve bu bölümü mutluluğun aslında hiç de tek kullanımlık olmadığını hatırlamak için kaydediyorum seninle birlikte.
Ben Zeynep ve bu Bunları Sadece Günlüğün Biliyorlu Podcast'inin 6.
bölümü. Hoş geldin.
Önce şunu kabul etmek gerekiyor.
Biz mutluluğu hep bir yere saklıyoruz.
Bir tatil gününe, mezuniyet törenine, belki bir terfiye ya da yeni alınmış bir eşyaya.
Mutluluğu hep böyle ileriye erteliyoruz.
Ve bu erteleme hali zamanla o kadar sıradanlaşıyor ki mutlu olmak için gerçekten büyük bir şey olması gerekiyormuş gibi hissediyoruz.
Ben uzun zaman o gün gelince mutlu olacağımı sandım.
Ne o gün geldi ne mutluluğu tam anlamıyla hissedebildim.
Çünkü artık biliyorum ki o gün zaten içimdeydi.
Sadece oraya bakmayı bilmiyordum.
Ve bu bölümü biraz da o bakışı yeniden öğrenmek için anlatıyorum aslında.
Çünkü hepimiz hayatın daha sonraları içinde yaşıyoruz.
Bir gün rahatlayacağım, bir gün mutlu olacağım.
Bir gün içim huzurla dolacak ama o bir gün hiçbir zaman gelmiyor.
Çünkü mutluluk gelmesini beklediğimiz bir şey değil.
Farkına varmamız gereken bir şey.
Ben küçükken mutluluğu hep büyük şeyler sanırdım.
Doğum günleri mesela.
Herkesin bir araya geldiği, pastaların kesildiği, hediyelerin verildiği o birkaç saatlik kutlamalar.
Sonra büyüyünce anladım ki o günler geçiyor ve geriye kalan şey hiçbir şeyin o kadar özel hissettirmemesi.
Bir gün günlüğüme şöyle yazmışım.
Çok sıradan bir gün.
Bugün güzel bir gündü.
Hava çok güzeldi.
Ev sessizdi. Babaannemlerle çay içtik.
Hiçbir şey yapmadım.
Sakindim. Belki de bu mutluluktur.
Böyle yazmışım.
Ne büyük mutluluklar ne de uzun süren heyecanlar değildi bu.
O gün sadece olduğum yere yerleşmiş gibiydim.
Bir telaş yoktu.
İçimde yani yetişmem gereken bir şey yok dediğim o an.
Hayat böyle bir dokunmuştu bana sanki.
Bazen mutluluk bir şeyin içine sığmaz.
Bazen hiçbir şeye gerek yoktur.
Sadece boşluk hissedilmez.
O günkü gibi, benim o günü yazdığım gibi sadece iyiyim dersin ve o iyiyim cümlesi içinden geliyorsa işte o mutluluktur bence.
Sakindir, yarışmaz, kendini kanıtlamaz.
Sadece oradadır.
Ve ben hep şunu savunurum ki mutluluk...
İlla ki çok gülmek değildir.
Bazen sessizliktir.
Bazen kimsenin sana ulaşamadığı bir yarım saattir.
İçinde bir sıkıntı hissetmiyorsan, o anı da güzelce geçiriyorsan...
Bu da mutluluktur. Ama o kadar çok dışarıdan tanım yüklendi ki bize kendi içimizdeki hali görmemeye başladık.
Mutluluğun o kadar içimizden bir şey olduğunu fark etmek bazen içimizi suçlamayı da bırakmak anlamına geliyor bence.
Çünkü aslında bir şey eksik değil.
Sadece kıymetini unuttuğumuz bir şey var ve onu fark ettiğimizde bir anda her şey yerine oturuyor.
Bütün taşlar oturuyor.
Sanki bir düğme kapanıyor içimizde.
O sakinlik geliyor. diyorsun ki belki de hep buradaydı.
Ben başka yere baktığım için göremedim.
Ben de bir dönem mesela sürekli daha fazlasını bekledim.
Daha iyi bir iş, daha güzel bir gün, daha büyük bir heyecan ve ne zaman bir şey olsa o anın hemen ardından başka bir şey istemeye başlıyordum.
Yani mutluluk bir durak değil de geçilecek bir istasyon gibi bir şey olmuştu.
Ama fark ettim ki Böyle yaşamak hep yarım kalmak demekmiş.
Çünkü hiçbir anı tam yaşayamıyorsun.
Daha olmadan geçmiş gibi hissediyorsun.
Bir sonraki şeyi beklerken şu anı kaçırıyorsun ve bunu fark etmek gerçekten zaman alıyor.
Çünkü etrafındaki herkes bir sonraki adımı soruyor.
Ne zaman mezun olacaksın? Sonra işin ne olacak?
İşten sonra evleniyor musun?
Evlenince çocuğun olacak mı?
Hep ileriye. Mutluluk da sanki hep orada bir yerde.
Ve en tehlikelisi şu, sen kendine bile yetemediğini sanmaya başlıyorsun.
Çünkü hiçbir şey seni uzun süre mutlu etmiyor gibi geliyor.
Oysa belki de o his doyumsuzluk değil de...
Anda kalamamak gibi bir şey.
Anlatabildim mi? Ya anda kalamadığımız için hep eksik hissediyoruz ve bu eksiklik bizi mutluluğun hep bir adım gerisinde tutuyor.
Ben bir gün kendime kızarak şunu yazmışım.
Hep yarını bekliyorsun.
Yarın daha iyi olursa daha iyi hissedersin sanıyorsun.
Ama bu yarınlar hiç bitmeyecek.
Ya şimdi mutlu olmayı öğrenirsin ya da hep bir şeyleri erteleyerek geçer hayatın.
O gün bu cümleyi yazdıktan sonra günlüğü kapatıp bir yürüyüşe çıkmıştım.
Uzun bir yürüyüşe. Yürürken fark ettim ki ayaklarım böyle yere bastıkça bir şeyler çözülüyor içimde.
O gün belki de ilk defa şimdiyi hissettim.
Ve işin garibi o şimdi o kadar sıradandı ki sadece içimde bir ferahlık vardı.
Sanki hep peşinden koştuğumun mutluluk hissi bana şöyle diyordu.
Yani ben buradayım sadece acele ettiğin için beni fark etmiyorsun.
Ve bunu hatırlamak hala çok iyi geliyor bana.
Çünkü o anın kalıcılığı yoktu belki ama izvan da çok var.
Mutluluk bazen geçiyor evet ama hatırlaması bile içimizi ısıtabiliyor.
Demek ki o hissin gücü süresinden değil de gerçekliğinden geliyor.
Bir filmde şöyle bir sahne vardı hala böyle gözümün önündedir.
Kadın karakter penceren dışarıya bakıyor.
Çok romantik gözüken bir sahne.
Hava kapalı, böyle yağmur çiseliyor biraz.
Yanındaki adama dönüp şöyle diyor.
Biliyor musun? Böyle günlerde mutlu olmayı öğrenmek gerek.
Çünkü güneşli günler nadiren geliyor.
O cümle beni çok düşündürmüştü nedense.
Çünkü gerçekten hayat çoğunlukla sıradan.
Ve sıradanın içindeki huzuru fark etmezsek...
Edemezsek çok fazla şey kaçırıyoruz.
Biz bir mucize beklerken hayat kendi halinde akıp gidiyor.
Bu sahne hala bana çok fazla şey düşündürüyor.
Yani mutluluk belki de güneşin açtığı bir gün değil.
Yağmurun altına da yürüyebilmektir.
Üşümek ama şikayet etmemektir.
Çünkü hayatı sadece güneşli günlere sıkıştırırsak yılın çoğunda mutsuz yaşarız.
Çünkü gerçek mutluluk planlanmış anlarda değil bence.
Hayatın içinde kendiliğinden oluşan boşluklarda, işte bir kahkada, güzel bir sohbette, bir tesadüfte, belki bir iç çekişte bile olabilir.
Bunu fark ettiğinde tüm günlerin potansiyel taşıdığını görüyorsun.
Ve sanırım o potansiyeli fark etmek insanı en çok özgürleştiren şey.
Çünkü artık dış koşullara bağlı değilsin.
Hava güneşli olmasa da mutlu olabiliyorsun.
Kimse aramasada kendini yalnız hissetmiyorsun.
Çünkü artık o his içinden geliyor.
Ve bu gerçekten çok kıymetli bir şey.
Bir başka gün günlüğüme şöyle yazmışım.
Bence mutluluk aynı yere defalarca bakıp yine de güzelliğini fark edebilmektir.
Ben bu cümleyi ilk defa gerçekten hissettiğimde böyle dışarıya bakıyordum.
Çok şanslı hissediyorum ki gerçekten çok güzel bir balkonum vardı.
Aynı ağaç, aynı sokak gördüğüm aynı sesler ama o sabah böyle çok başka hissediyordum.
Sanki ilk kez görüyormuşum gibi baktım dışarıya ve şöyle bir geçirdim.
Dedim ki yani ben hayata o kadar özensiz yaşamışım ki bir yere kadar.
Bu güzellikleri unutur olmuşum.
İşte bu yüzden bazen aynı yere yeniden yeniden bakmak gerekiyor.
Göremediklerimizi fark etmek için.
Görmek değil fark etmek için.
Arada çok ince bir çizgi var.
Biri geçiyor diğeri kalıyor çünkü.
Mutluluk gerçekten de beklediğimiz bir şey değil belki.
Zaten var olan ama dikkat gerektiren bir şey.
Ve bence en güzeli de bu.
Mutluluk biriktirdikçe değil de fark ettikçe büyüyor.
Ne kadar fark edersen o kadar genişletiyor içini.
Ve bu fark edişin en güzel yanıysa küçük şeyleri sevmeyi öğreniyorsun.
Ben bunu herhalde sürekli ve Instagram'da da sürekli söylüyorum.
Küçük şeylerden mutlu olmak.
Aynı kahveyi ikinci kez içmenin güzelliğini, aynı şarkıyı tekrar tekrar tekrar dinlemenin anlamını ya sıkılmadan, şikayet etmeden o anın içinde kalabiliyorsun.
Ve bu sana güç veriyor.
Çünkü dış dünyada kaos varken sen kendi iç huzurunu yeniden kurabiliyorsun.
Eskiden bu günlüklerimi okudukça da şunu fark ediyorum ki ben hayattan çok fazla şey bekliyordum.
Şimdi daha az şey bekliyorum ama daha çok şey fark ediyorum.
Bu da böyle bir büyüme biçimi.
galiba. Beklentiyi azaltmak değil, içtenliği arttırmak.
Ve bu farkındalık beni daha dingin bir mutluluğa götürüyor.
Tıpkı o sabah öyle balkondan dışarıya baktığımda hissettiğim gibi.
Çok sessiz ama çok gerçek.
Hani bazen mutlu hissetmek için hiçbir neden bulamıyoruz ya.
Belki de sorun o nedeni aramakta.
Çünkü mutluluğun bir sebebi olmak zorunda değil.
Bazen öylesine iyi hissedersin.
Nasıl hani bazen Öylesine kötü hissederiz ya.
Bu da öyle. Çünkü mesela hava güzeldir.
Çünkü biri belki bir ses tonuyla, bir ses kaydıyla kalbine dokunmuştur.
Ya da sadece o gün hiçbir şey kötü gitmemiştir.
Ve bu yeterlidir.
Mutluluğu nedenlerle sınırladığımızda varlığını da sorgular hale geliyoruz.
Oysa ki mutluluk, bence, bunlar tabii ki benim fikrim ama, bence mutluluk bir açıklama ihtiyaç duymaz.
Geldiğinde sadece yer açmak gerekiyor ona.
Ben artık mutluluğun varlığını ispat etmek zorunda olmadığımı biliyorum.
Kimseye açıklamak, kimseyi ikna etmek, sosyal medyaya kanıt düşmek zorunda değilim.
Mutlu hissediyorsam olur.
O an içimde bir sıcaklık varsa bu yeter.
Bu sade mutluluk hali beni eskisinden daha çok büyütüyor gibi hissediyorum ben.
Çünkü eskiden sanki sadece mutlu görünmeyi biliyordum.
Şimdi içten içe gerçekten hissetmenin ne demek olduğunu yeni yeni öğreniyorum.
Ve işte o yüzden bu bölüm sadece bir hatırlatma değil de aynı zamanda bir teşekkür gibi.
Hayata, fark ettiklerime, küçük ama anlamlı anlara.
Çünkü biz ne kadar görürsek hayat o kadar çoğalıyor.
Baktığın yere dikkat edince eksik sandığın her şeyin aslında orada olduğunu fark ediyorsun.
Yeter ki gözün dışarıda değil kalbinin içinde olsun.
Bu bölümü kaydederken kendime de şunu hatırlatmak istiyorum.
Mutluluk tek kullanımlık değildir.
Sadece bir kez hissedilip sonra unutulması gereken bir şey değildir.
Tam tersine mutluluk hatırladıkça, paylaştıkça tekrar tekrar tekrar yaşanabilir.
Bazen eski bir defteri açarsın.
Böyle bir yazdıklarına gülümsersin.
Benim yaptığım gibi. O cümleyi yazdığın günü hatırlarsın.
İşte o da bir mutluluk.
O da geri gelmiş bir hal.
Mutluluk bir ihtimal değil, bir anı fark etme biçimi gibi hissediyorum ben.
Bu hissi tanıma cesareti ve belki de en çok kendini şunu söyleyebilme hali.
Bu an yeterli.
Bu an koşulsuz, plansız, en sade haliyle yeterli.
Bu bölüm belki büyük bir şey söylemedi.
Ama umarım sana bir şey hatırlatmıştır.
Belki de içindeki küçük ama kalıcı mutluluğu hatırlatmıştır.
Kendine şunu sor. Bugün iyi gelen ne vardı?
Ve sonra o anı unutma.
Çünkü bence mutluluk budur işte.
Unutulmayan küçük bir şey.
Bu bölümü sanki sana değil de kendime kaydetmişim gibi hissediyorum.
Birazcık duygusal hissediyorum nedense bugün ama bana iyi geldi.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok çok çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
