
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
mükemmel olmak zorunda olmadığını hatırlamak isteyenler için.
Transkript
Merhaba.
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Ve nedense bu podcast'ı yapmaya karar verdiğimden beridir aklımdan şunu söylemek geçiyor.
Keşke herkes mükemmel olmak zorunda olmadığını gerçekten hissedebilse.
Çünkü hepimizin içinde kimse görmese bile gizliden gizli konuşan bir ses var ya hani biraz daha iyi olmalıydım diyen, biraz daha düzgün yapmalıydım, biraz daha başarılı görünmeliydim
diyen. Yani sanki hayat bir yarışmış gibi de sanki birilerinin tuttuğu bir liste varmış gibi ya.
İşte tam burada benim konuşmak istediğim şey başlıyor.
Gerçekten böyle mi?
Gerçekten mükemmel olmak zorunda mıyız?
Ben hiç sanmıyorum.
Kendi hayatıma şöyle bir bakıyorum.
Benim yolda yürürken yanlış yola girmişliğim, yanlış sokağa girmişliğim beni daha güzel bir kafeye götürmüş de oldu.
Ya da bir projede hata yapa yapa çok daha yaratıcı bir şey bulduğum da oldu.
Ya da bir şeyi çok kusursuz yapmaya çalışmaktan vazgeçtiğim bir gün kendimi gerçekten çok iyi hissettiğim de oldu.
Ve bence tam olarak bu yüzden mükemmel olmaya çalışmadan da yaşanabileceğini konuşmamız gerekiyor bugün.
Bu mükemmel olma baskısı nereden geliyor?
diye düşündüm önce. Nereden geliyor biliyor musun?
Biraz sosyal medyadan tabii ki.
Biraz da büyürken içimize işlenen o her şeyin en iyisi senin olmalı telkinlerinden.
Biraz da kendi kendimize çizdiğimiz gereksiz yüksek standartlardan.
Ve komik olan kimse aslında bu standartı bizden istemiyor.
Bunu kendimize biz yapıyoruz aslında.
Ben hatırlıyorum üniversitedeyken Bir ödevim vardı her hafta.
Oluyordu öyle ve çok vakit harcıyordum.
Gerçekten sabaha kadar oturuyordum başımda.
Sabun oyuyorduk fakültedeyken.
İşte bir tarafını düzeltiyorum, öteki tarafı saçmalıyor falan yani.
Ama saatler harcıyorum gerçekten.
Daha sonrasında hocama teslim ettim ben tabii ki bu ödevi.
Ve bana dedi... ki gayet güzel olmuş.
Ama bu kadar vakit harcamada da gerek yokmuş.
Çünkü muhtemelen en başta yaptığınla bunun arasında çok da bir fark yok.
O an çok bozuldum ben buna.
Ama şu an o cümlenin hayatımdaki en doğru cümlelerden biri olduğunu fark ediyorum.
Çünkü gerçekten bazen çok uğraşmak çok mükemmel olmak demek değil.
Bazen sadece kendimizi tüketmek demek.
Ve bunu fark ettiğimiz an aslında içimizi bir tık rahatlıyor.
Bu ne demek? Mesela Odan biraz zanık olabilir.
Yaptığın yemek tam tarifteki gibi görünmeyebilir.
Bir gün hiçbir şey yapmadan sadece uzanmak isteyebilirsin.
Bir podcast bölümü belki bir tık daha düşük bir enerjiyle kaydolabilir.
Bir iş yetişmeyebilir.
Ve bunların hiçbirinde bir yetersizlik yok.
Hayat tam da böyle bir şey çünkü.
Ben bu konuya böyle baktıktan sonra kafamın gerçekten çok rahatladığını hissediyorum.
Bu yüzden konuşmak istedim aslında.
Bir de mükemmel olmaya çalıştığımız her gün, Aslında biraz daha kendimizi kaybediyoruz.
Bunun da altını çizmek istiyorum.
Çünkü mükemmel olmaya çalışmak kendi sesimizi değil dışarıdan duyduğumuz sesleri dinlemek demek.
Ve o sesler ne kadar yüksekse biz o kadar küçülüyoruz.
Ama bir gün şöyle durup kendi kendimize ya ben...
Böyle de iyiyim gayet dediğimizde o görünüşe çok şey değişiyor bence.
O cümle insana inanılmaz bir özgürlük veriyor.
Sanki omzundan yıllardır taşıdığın bir yükü indiriyorsun.
Sanki kendine bir izin veriyorsun.
Kusurlu olabilirsin ve bu seni kötü yapmaz.
Bu izin gerçekten muhteşem bir şey.
Tam da bu konudayken yıllar önce günlüğüme yazdığım bir alıntıyı okumak istiyorum.
Çok sıradan bir cümle aslında ama bugün baktığımda...
Zeynep sen bunu o zaman da fark etmişsin aslında dedirten bir cümle bana.
Şöyle yazmışım. Her şeyi kusursuz yapmaya çalışırken kendimi çok yoruyorum galiba.
Bu cümleye yani şu an dönüp baktığımda çok hak veriyorum.
Ya o kadar hak veriyorum ki.
Çünkü insan hata yaptığı için değil, hata yapmaktan korktuğu için yoruluyor.
Kusursuz işler çıkardığı için değil, kusursuz görünmeye çalıştığı için yoruluyor.
Ve bence bu cümle hepimizi bir noktada yakalıyor.
Hani bazen bir şeyleri yarım bırakıyoruz ya.
Aslında bırakmak istediğimiz şey iş değil.
Mükemmel olma baskısı.
Bu yazdığım cümle bana hep şunu düşündürüyor.
Biz aslında mükemmel olmaya çalışmayı bıraktığımızda çok daha yaratıcı oluyoruz.
Çok daha esnek oluyoruz.
Daha insan oluyoruz.
Çünkü kusurlu anlar hayatın en gerçek anları oluyor bence.
Ve bu arada bu mükemmel olma baskısı sadece iyi görünmek meselesi de değil.
Biraz da kontrol etme isteğimizden geliyor da olabilir.
Yani hani her şey tam olursa kimse bize bir şey diyemez.
Kimse kırılmaz, işler dağılmaz, hayat sürpriz yapmaz gibi geliyor ya.
Sanki mükemmel olduğumuzda hayat çok daha kolay olacakmış gibi bir hayal kuruyoruz.
Ama gerçekte tam tersi oluyor.
Mükemmelliğe tutundukça hayatı kontrol etmek yerine çok daha sıkıyoruz.
Ve o sıkışmışlık hissi insana gerçekten nefes almayı unutturuyor.
Benim onu fark ettiğim gün...
eksik bırakmanın da hayatın bir parçası olduğunu kabul etmeye başladığım gün ve inanılmaz güzel bir gün o gün.
O yüzden bu podcast'ı dinledikten sonra kapatınca kendinize diyeceksiniz ki mükemmel değilim ve Bu çok güzel bir şey.
Yani bu çok rahatlatıcı bir şey.
Bu insana çok iyi gelen bir şey.
Çünkü mükemmel olmak zorunda değiliz.
Ha bir de şu tarafı var.
Bazen mükemmel olmaya çalışmak aslında ertelemenin başka bir versiyonu.
Mükemmel olursa başlarım.
Her şey tam olursa yaparım.
Koşullar uygun olursa harekete geçerim.
Oysa ki hiçbir şey hiçbir zaman tam olmuyor.
Ve böyle böyle aslında yapmak istediğimiz şeyleri sürekli erteleyip duruyoruz biz.
Bu bir hobi olabilir, bir hayal olabilir.
Belki minicik bir adım da olabilir.
Mükemmel olması için bekledikçe hayat beklemiyor.
Ve asıl düzen şey de bu oluyor bence insanı.
Bunlar yetmezmiş gibi bir de işin sosyal kısmı var.
Çünkü hepimiz fark etmeden birbirimizi mükemmel olmaya teşvik ediyoruz.
Bunu kimse kötü bir niyetle de yapmıyor.
Ama sosyal medyada gör...
Gördüğümüz o her şey harika gidiyor görüntüleri bizde şöyle bir duygu yaratıyor.
Ben de böyle olmalıyım.
Yani halbuki o paylaşımın öncesinde yaşanan karmaşayı görmüyoruz.
O odanın da dağıldığını, o insanın da yorgun olduğunu, o günün de mükemmel geçmediğini bilmiyoruz ve bilmeyince kendimizi kıyaslıyoruz.
Kıyasladıkça daha da yoruluyoruz.
Bu böyle bir paradoks.
O yüzden... Bunun içinden çekip almamız gerekiyor kendimizi.
Bütün bunların içinde aklımda kalan bir şey daha var.
Biz aslında hata yapma korkusuyla değil, yargılanma korkusuyla mükemmel olmaya çalışıyoruz.
Yani kendimiz için değil, gözler üzerimiz değmiş gibi hissettiğimiz için.
Ama işte tam da burada özgürleşmeye başlıyoruz.
Kimsenin bizi değerlendirmediğini fark ettiğimiz anda mükemmel olmaya çalışmayı bırakıyoruz.
Çünkü aslında kimse bizi o kadar da izlemiyor.
İnsanlar kendi hayat telaşındalar.
Kendi hayat telaşını bir kenara bırakıp hala sizin hayatınızla da bu kadar ilgileniyorlarsa...
O da onların problemi demek gerekiyor.
Ve bu farkındalık bile başı başına çok nefes aldırıyor insana.
Ben bu mükemmellik meselesi aklıma takıldığında günlüklerimden birine şu cümle yazmışım yine.
Benim her şeyi doğru yapmak zorunda olduğumu düşündüğüm günler kendime en uzak olduğum günlermiş.
Bu cümle beni üzüyor.
Çünkü dönüp baktığımda hayatım bazı dönemlerinde kendime ne kadar yük bindirdiğimi görüyorum.
Bazen fark etmiyorsun bile.
Yani mükemmel olmaya çalıştığında aslında kendini değil etrafını memnun etmeye çalışıyorsun.
Yanlış yapmayayım. Kimse bir şey demesin.
Beni başarısız sanmasınlar.
Bunları düşündükçe yaptığın şeyin keyfi yerine stresini yaşamaya başlıyorsun.
Ve bir süre sonra hata yapmaktan değil hata yapınca kötü biri olacağın düşüncesinden korkar hale geliyorsun.
Aslında bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.
Biri gelişmenin çok doğal bir parçası.
Diğeri kendini sürekli eleştirmenin sesi.
Ben bu konular üstüne bir arkadaşımla konuşuyorken de böyle hissettiğim anlarda kendime vurduğum o cümleyi söylüyorum.
Mükemmel olmaya çalıştığım her an...
Olduğum insanı kaçırıyorum.
Çünkü mükemmel ben diye bir karakter var.
Bir de gerçek ben var.
Mükemmel olan her şeyi doğru yapan, her şeyi bilen, hiç şaşırmayan, hiç dağılmayan biri.
Gerçek bense bazen unutuyor, bazen dağılıyor, bazen üşeniyor, bazen heyecanlanıyor.
Ve o gerçek halimi kabul ettiğimde bir şey oluyor.
Hayat sanki böyle...
Bilmiyorum daha yumuşak akmaya başlıyor.
Hataların ağırlığı azalıyor.
Çünkü artık her şey bir ders gibi değil bir deneyim gibi hissettiriyor.
Ve tüm bunları düşünürken şunu da fark ediyorum.
Mükemmellik çoğu zaman hazır olduğumda başlarım düşüncesiyle birlikte geliyor.
Ama hayat tabii ki de hazır olduğumuz anı beklemiyor.
O yüzden bazen yarım yamalak başlamak mükemmel başlamaktan çok daha kıymetli.
Çünkü o yarım yamalak başlayınca bir şey öğreniyorsun.
Kendini buluyorsun.
Deneme yanılma ile ilerliyorsun.
Yani mükemmellikten vazgeçtiğinde denemenin kapısını açmış oluyorsun.
O yüzden bazen eksik olmak yola çıkmak için gayet yeterli bence.
Bu düşüncenin çok fazla rahatlatıcı tarafı var.
Evet ama bence en rahatlatıcı tarafı şu.
Biz mükemmel oldukça insanlar bizi daha çok sever diye düşünüyoruz.
Oysa ki tam tersi.
İnsanlar kusurlarımıza yakın hissediyor.
Çünkü herkesin yarım kalan bir tarafı, herkesin çökezlediği yerler var.
Mükemmel olduğumu sandığım zamanlar insanlar bana yaklaşamıyordu bile.
Ama kırgınlıklarımı gösterdiğim gün çok şey değişti.
Yakınlık değişti, ilişkiler değişti.
O yüzden kusurların bıraktığı boşluklar aslında birer bağ noktası.
O yüzden bu kadar kıymetli buluyorum aslında.
Bu düşünceyi. Hatta aslında ben mükemmel olmaya çalışırken kaçırdığımız şeyler gibi bir şey yapacaktım bölümün adını.
Ve bir sürü şey konuşmak istiyorum bunun hakkında.
Gerçekten çok uzun da bir liste yapabilirim.
Ama bence mükemmel olmaya çalışırken kaçırdığımız en büyük şey hayatın kendisi.
Çünkü hayatta her zaman öyle kocaman kocaman anlar yok.
Mucizevi anlar yok.
Sürekli bir dönüm noktası yok.
Hayat hep küçük küçük anlarda saklı.
Yani arkadaşlarınızla yaptığınız bir sohbette, çıkıp parkta yaptığınız bir piknikte, bir yürüyüşte, belki sporda.
Ve bu anlar mükemmel olmamızı beklemiyor.
Gelip geçiyorlar. Biz kaçırmayalım diye tek bir şey istiyorlar.
Orada kendi halimizle var olmamız.
O yüzden bunu aklımızdan çıkarmıyoruz.
Ve belki de en çok unuttuğumuz şey şu bu arada.
Mükemmel olmaya çalışırken...
Kendimizi sevmeyi çok erteliyoruz.
Önce daha iyi olayım, önce şu hatayı yapmayayım, önce şu işi halledeyim diyoruz.
Ama kendini sevmenin başlangıç noktası mükemmel olmak değil.
Olduğum hali kabul etmek.
Eksik olabilir, yarım, dağınık olabilir.
Ya tam da şu an olduğun gibi.
Çünkü en çok ihtiyaç duyduğumuz şefkat, haklısın zorlanıyorsun ama devam ediyorsun diyen bir iç ses.
Ben bugün tüm bunları konuşurken belki de en çok şunu hatırlamak istedim.
Hayat... Mükemmel olunca güzelleşmiyor.
Sen kendine yumuşak davranınca güzelleşiyor.
Ve ne kadar çabalarsan çabala, bir gün dönüp baktığında hatırladığın şey başarıların mükemmelliği olmayacak zaten.
Onların içindeki duygular olacak.
O gün nasıl hissettiğin, kim olduğunu anladığın küçük kırılma anları olacak.
O yüzden belki bu bölüm sana küçük bir davet olsun.
Kendine birazcık daha yumuşak yaklaşmak için.
Biraz daha gerçek, biraz daha insan olabilmek için.
Hata yaptığında kendine kızmak yerine tamam bunu da yaşadım diyebilmek için.
Çünkü gerçekten mükemmel olmaya çalışmadan da çok güzel yaşanıyor.
Beni dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Umarım çok keyifli bir sohbet olmuştur.
Ben de buradaydım, dinledim demek istersen...
Bana geri dönüş yapmanı çok isterim.
Bana ulaşabileceğin tüm sosyal medya hesaplarını da tıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
