
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
bu bölüm, kendimiz için.
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Transkript
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum Bu defa biraz daha içe dönerek Bu defa biraz kendimize bakmak için.
Çünkü bazen en zor olan şey başkalarını affetmek değil de kendimizi sevebilmek gibi geliyor bana.
Olduğumuz halimizi kabullenebilmek gibi.
Ben Zeynep ve bu Bunları Sadece Günlüğün Biliyordu podcastının ikinci bölümü.
Hoş geldin. Bazen ben aynaya baktığımda gördüğüm kişiyle aramda çok...
Uzun bir mesafe varmış gibi hissediyordum.
Yani kendimi olduğum gibi kabul etmek, kendimi sevmek.
Bunlar duyduğumuzda çok basit gelen şeyler değil mi?
Ama işin aslı bunlar galiba öyle kolay şeyler değil.
Hepimiz içimizde bir yerlerde kendimizle barışmanın yolunu arıyoruz.
Ben de bugün seninle kendini sevmek ve kabullenmek üzerine konuşacağım.
Bize hep başkalarını sevmeyi, başkalarını mutlu etmeyi.
öğrettiler gibi. Yani kendimizi diye bir sormak istiyorum.
Kendimize olduğumuz gibi tüm eksikliklerimizle, hatalarımızla, savrulmuşluklarımızla kabul edebiliyor muyuz?
Victor Hugo'nun bir alıntısı var ya hani çok klişe ama bu konudaki en doğru alıntı bence.
Kendin ol çünkü dünyada senden bir tane daha yok.
Bu ne kadar basit ama bir o kadar da zor bir cümle.
Öncelikle. Çünkü ben bunu düşündükçe aslında kendini sevmek gerçekten çok zor bir şeymiş gibi hissediyorum.
Çünkü içsel bir yolculuk bu.
Dışarıya yansıttığımız her şeyin ardında bazen derinlerde gizlediğimiz o yaralar, korkular ve eksiklikler var.
Hatta bazen üst üste o kadar çok maske takıyoruz ki kendi kimliğimizi bile unutuyoruz.
O yüzden bence kendini sevmek bir varış noktası değil.
Asla. Uzun bir yolculuk.
Bazen bu yolculukla çökezliyoruz.
Bazen kendimizi başkalarının gözünden görmeye çalışıyoruz.
Ama işin sırrı başkalarının beklentilerine göre değil de içimizde hissedeceğimiz o sesi dinleyerek ilerlemek.
Bir gün takip ettiğim bir kadının uzun bir yazısında gerçekten çok uzun bir yazısında çocukken ne güzeldi hepimiz kendimizi olduğumuz gibi severdik cümlesini okumuştum.
Bu gerçekten böyle miydi?
Çünkü bana sorarsan o yaşlarda arkadaşlarımızın yorumları kalbimizi kıracak kadar etkiliyordu.
Yani en azından benim için böyleydi.
Eski günlüklerimi karıştırdıkça bunu daha da net anlayacaksın zaten.
Peki bir dönüm noktası var mıydı?
Yani bir anda bu böyle gitmeyecek ya.
Kendimi sevmezsem böyle olmayacak dediğimiz.
Bardaktan taşan o son damla gerçekten var mıydı?
Benim için vardı. Ben çocukken sesimi pek sevmezdim.
Akranlarım çok alay ederdi çünkü.
Bu yüzden konuşmayı da pek sevmezdim.
İlkokul ve ortaokul süreci mahallede bile...
Büyüdüğümüz o 4 kişilik kız arkadaş grubumun içerisinde değilken epey sessiz geçti diyebilirim.
Kendimi rahat hissetmediğim, güvendiğimiz gibi hissetmediğim hiç kimseyle doğru düzgün konuşmazdım yani.
Bu yüzdendir ki zaten Instagram hesabımı bir blog olarak açtığımda anonim olarak kullanmaya başladım.
Yüzümü hiç göstermedim, sesimi hiç duymadılar.
Sadece fikirlerimi, okuduklarımı, izlediklerimi görsünler istedim.
Orada bazen kitap yorumu yaptığım postların altında hiç tanımadığım insanlarla konuşup bu kitaplar üzerine tartışırdım.
Bu konuşamama durumunu yavaş yavaş ilk buralarda açtığım gibi hissediyorum.
Ama sonrasında ilk bölümde de bahsettiğim gibi hayat bana bir fırsat sundu.
Bu da kitap yorumları yaptığım, kendime Viyo dediğim Instagram hesabım sayesinde oldu.
Kitap fuarına çalıştım.
Bu o kadar büyük bir şeydi ki benim için.
Bak devrim. Gerçekten.
O andan sonra gerçekten o kadar çok şey değişti ki çok fazla insanla konuşmak zorunda kaldım çünkü.
Kitapları anlatmak zorunda kaldım.
Onların aradığı o kitabı bulmaları için uzun uzun konuşmam gerekti.
O dönemde akranlarımın şımarık, yapmacık, tavuk gibi dediği sesime alışmam gerektiğini hissettim.
Kitap fuarından sonra da bunu epey açtım zaten.
Görüyorsun konuşmadan duramıyorum.
Ama bununla tamamen barışmam gerçekten çok uzun sürdü.
Konuştuğum bir videoya denk gelsem asla katlanamazdım, kapatırdım.
İnsanların, arkadaşlarımın söyledikleri o kadar işlemişti ki içime ki arkadaş da demek istemiyorum hani akranlarımın söyledikleri.
Onlar sanki benim düşüncelerimmiş gibi gelirdi.
Sonra bunu aşmam gerektiğine kesin olarak karar verdiğimde telefonumun kamerasını açıp Geçtim karşısına, piksel piksel bir görüntü, ekranda gelincecik bir Zeynep.
Konuştum. O gün yaptıklarımı, geçen hafta yaptıklarımı, her şeyi anlattım.
Sonra oturdum, o videoyu baştan sona izledim.
Kapatmayı çok istedim ama yapmadım.
Sanıyor musun ki bir videoda hallettim.
Bunu defalarca yaptığımı hatırlıyorum.
Birkaç günde böyle videolar çektim, izledim, videolar çektim, izledim.
Sonra ekranda gördüğüm kız...
Gözüme tatlı gelmeye başladı.
Yani özellikle ilgisi olan konularda bıcır bıcır konuşan, anlattığı şeydeki duyguyu mimiklerinden tamamen anlayabileceğiniz, heyecanlandıkça daha da hızlı konuşan, gencecik
bir kız. Kendimi sevme konusunda bir dönüm noktan var mı diye sorarsan hayatımın bu kısmı diyebilirim.
Pek de tanımadığım insanlarla çok konuşmadığımı fark eden annemin ben bir şeyler anlatırken yarısında aniden...
İnsan sanki dinleniyor seni dinlerken kız.
Hep konuş demesi de bu dönemde tutunduğum hafızamdaki en net anılardan da biri sanırım.
Belki okuduğum o yazıda şuna katılabilirdim.
Çocukken aynaya bakıp kusur çok aramıyorduk.
Koşarken düşsek bile hemen ayağa kalkar kaldığımız yerden devam ederdik.
Ama büyüdükçe dünyanın üzerimize yüklediği beklentilerle bu saf sevgiyi kaybettik gibi hissediyorum.
İçimize yeterince iyi miyim sorusu yerleşti ve ne yaparsak yapalım tam anlamıyla yetemediğimizi düşündük.
Halbuki eksikliklerimizle de yanlışlarımızla da tamamdık.
Bence bu yolculuktan bizi en çok zorlayan şey kendimizden kaçma isteğimiz.
Aynaya bakmaktan korkmak, içimizdeki kırgın çocukla yüzleşmemek, yaralarımızı görmezden gelmek.
Ama gelin görün ki ne kadar kaçarsak kaçalım sonunda yine kendimize dönüyoruz.
Çünkü dünyada üzerimize taşıdığımız en büyük yükün kendimizle kurduğumuz ilişki olduğunu düşünüyorum.
Ve o ilişkiyi iyileştirmek için de önce kendimize şefkat göstermeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Bazen kendini kabul etmek ve sevmek o kadar büyük bir cesaret gerektiriyor ki bir yazar bir zamanlar şöyle bir şey demiş.
Kusurlarını kabullenmek cesaret gerektirir ama işte asıl büyü de burada başlar.
gerçekten de kendimize dürüst olmak, en karanlık yanlarımızla bile barışmak aslında en büyük cesaretimiz olabilir.
Çünkü kendini sevmek sadece dışsal bir kabul değil, içsel bir barış demek.
Yani dışarıda her şey ne kadar kötü olursa olsun, içimizde o huzuru yaratabildiğimizde aslında tüm dünya bizimle beraber oluyor.
Ben günlüğüne sadece yaşadıklarını yazan biri değilim.
Bazen okuduğum kitaptan sevdiğim bir alıntıyı, bazen sevdiğim bir şarkının sözlerini, bazen denk geldiğim güzel bir şiiri de iliştiririm günlüğün bir yerlerine.
Bir gün nerede okudum bilmiyorum.
Şöyle bir efsaneyi yazmışım günlüğüme.
Tam da kendimi kabullenmek üzerinde bu kadar kafa yoruyorken belki de hatırlatmak gerek şimdi de.
Sana anlatmak istiyorum.
Çok uzun zaman önce Hindistan'da...
Yüksek dağlarda bir tapınakta kendini kaybetmiş eksik hisseden bir öğrenci vardı.
Adı Ragav'dı. Yüzünde, vücudunda hayatının zorluklarını taşıyan izler vardı.
O kadar dejinacılar içindeydi ki kendini bir türlü kabul edemedi.
Ve bir gün bilgesi ona eski bir taş gösterdi.
Bu taş size en büyük gücünüzü gösterecek dedi.
Ragav taşla yalnız kaldı.
Gözlerini kapatıp ona baktığında yüzündeki izler bir an için onu korkuttu.
Kendisini eksik, kırık hissetti.
Ama sonra fark etti ki taş ona sadece gerçeği gösteriyordu.
Kendisinin tam olmadığını düşünse de aslında en büyük gücü eksikliklerinde gizliydi.
Karanlıkla barıştığında...
En parlak ışığı da orada buldu.
Ragav taşla yüzleşirken kendini kabul etmeyi öğrendi.
O an şunu anlamıştı. Kendi eksikliklerini kabullenmek, o eksikliklerin içinde saklı olan gücü görmek aslında en büyük başarıydı.
Işığını bulmak sadece kusurlarını kabul etmekle mümkündü.
Kendisini sevmek belki de ona öğretildiği gibi dış dünyadan değil de iç dünyasından beslenmekti.
Şimdi... Belki bizler de Ragav gibi her gün o taşla karşılaşıyoruz.
Her gün aynaya bakarken kendimizi eksik görerek o taşla yüzleşmeye çalışıyoruz.
Belki de o taşın aslında biz olduğumuzu unutmamak gerekiyor.
Bütün bu kusurlarımız, yaralarımız, izlerimiz, her şey...
Bizi biz yapan parçalar.
Kendimizi sevmenin yolu onları kabul etmekten ve ışığımıza inanmaktan başlıyor bence.
Bazen kendini sevmek, kendini şımartmak demek değil.
Bazen bu kadar yeter diyebilmek.
Bazen sınır çizebilmek.
Bazen de sadece kendimize küçük bir mola verebilmek demek.
Ve en önemlisi...
Bakın en önemlisi mükemmel olmadan da sevilmeye değer olduğumuzu kabul etmek.
Çünkü sevgi eksiksiz olanlara değil tamamlanmaya ihtiyacı olanlara gelir.
Belki de kendimizi sevmeye başlamak, her sabah aynaya bakıp ben buradayım.
Ve bu yeterli diyebilmekle başlıyor.
Başkalarının sevmesini beklemeden önce kendimize sevgiyle bakmakla başlıyor.
Çünkü günün sonunda en uzun yolculuğumuz kendimize yaptığımız yolculuk.
Ve bu yolculukta attığımız her adım biraz daha özgür, biraz daha huzurlu olmamızı sağlıyor.
Kendini sevmek belki de hayatın bize sunduğu...
En büyük hediye gibi geliyor bana.
Yani unutma. Olduğun kişi, olduğun haliyle tüm eksiklerini ve tüm güzelliğini değerlesin.
Kendini sevdiğinde sadece içindeki ışığı değil dışarıdaki dünyayı da aydınlatırsın.
Ragav'ın taşla yüzleşmesi gibi biz de kendi karanlıklarımızla barıştıkça aslında en büyük gücümüzü keşfediyoruz.
İşte o zaman kendimize dair fark ettiğimiz her yeni şey bizi daha güçlü kılıyor.
Bunu unutma, içindeki ışık önce kendini kabul ettiğinde parlayacak ve Ragav o taşla yüzleştiği günden sonra hayatına devam etti ama artık eskisi gibi değildi.
O taş onun karanlık yanlarını, eksikliklerini ve tüm yaralarını gösterdiği gibi bir o kadar da onun içindeki gücü, ışığı bulmasına yardımcı olmuştu.
Ragav en sonunda kendi kusurlarını kabul etti.
eksikliklerini bir yük değil, bir öğrenme alanı olarak görmeye başladı.
Yani o taş sadece bir obje değildi.
Aslında içsel dünyasında bir dönüm noktasıydı onun için.
Ragam'ın hikayesini düşünürken ben kendime şunu soruyorum.
Biz kendimizi kabul etmek, kendimizi sevmek için ne kadar desuruz?
Yani kendi karanlık taraflarımızla barışmak, başkalarının yargılarından bağımsız olarak kendimizi sevmek için ne kadar hazır hissediyoruz kendimizi.
Düşünsene yani her birimizin içinde birer taş var aslında ve her taş kendimizi kabul etmek için bir fırsat sunuyor.
Belki de sorun bu taşları ya da eksiklikleri hep bir yük olarak görmekte, birer kusur olarak yargılamakta.
Oysa ki taşlar bazen içimizdeki o korkuyu, o yeterli değilim hissin.
dönüştürmek için en büyük fırsatları sunuyor ve her şeyin başı, bölümün başında da dediğim gibi, kendimize karşı şefkatli olmaktan geçiyor.
Ve bu yolculuk sadece bir kez yapılan bir şey değil.
Kendini sevmenin, kabul etmenin her gün yeniden yapılması gereken bir seçim olduğunu düşünüyorum.
Bazen kayboluruz, bazen unutabiliriz ama her zaman geri dönebiliriz.
İşte o yüzden kendimizi sevmenin, o ışığı bulmanın yolu her an yeniden başlamaktan geçiyor bence.
Günlüklerime defalarca yazdığım şu basit ama derin cümle benim için çok kıymetli.
Ben buradayım ve bu yeterli.
Bunu kendine hatırlatması bence o kadar önemli ki.
Her an kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek.
Olay bu. Sadece bir beden değiliz.
Bir ruhuz, bir hikayeyiz, bir yolculuğuz.
Bizler tüm yönlerimizle bu dünyada var olmaya değeriz.
Ve bu değer başkalarının onayından tamamen bağımsız bir şey.
Kendini sevmek, kendini doğrulamak, kendi iç sesini duyabilmek demek.
Unutma. Senin sevgiye, kabule ve huzura layık olduğunu kanıtlaman gerekmiyor.
Sen olduğun gibi zaten tamam ve değerli birisin.
Kendini sevdiğinde dünya da seni sevmeye başlayacak.
Ve sen seninle barıştığında her şey gerçekten başlayacak.
Böyle biraz meditasyon cümleleri gibi oldu.
Ama biz yakın arkadaş olsaydık karşıma oturtup bir kahve içerken tam da bunları söylerdim.
Çünkü bunun gerçekten çok kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum.
Her kendine kötü sözler söyleyip sürekli kendini aşağılayan arkadaşıma denk geldiğimde sadece diyorum ki bu hayata bir kez geldik ve böyle geldik.
Ben buyum. Ben hatalarımla, yaptıklarımla, eksikliklerimle, oraya buraya savrulmamla ben buyum.
Ve bu hayatta bu halimi kabul etmem gerekiyor.
Çünkü yaşamaya devam etmek istiyorum.
Mükemmel değilim. Hiçbir zamanda mükemmel olmayacağım ve bunun muhteşem bir şey olduğunu düşünüyorum.
Çünkü mükemmele ulaşabilmek diye bir şey zaten yok.
Bunun için çok çabalıyoruz belki.
Kendimizi çok kaptıyoruz ama böyle bir şey yok.
Ve böyle bir şeyin olmadığını bilmek beni o kadar rahatlatıyor ki.
Mutluyum. Umarım ki kendinize şöyle kocaman bir sarılırsınız.
Çünkü... Gerçekten kıymetlisiniz.
İlk bölümden sonra bana çok güzel mesajlar attınız.
Çok teşekkür ederim. Çok içini dökenler oldu.
Bazı konularda böyle uzun uzun yazanlar oldu.
Ben daha önceki belki YouTube videolarımda bahsetmişimdir.
Böyle güzel yorumlar aldığımda...
Bakın hani kötü yorumlar nedir?
O böyle sinirlidir bir şey.
Yazar sinirini benden çıkarır.
Umursamam geçerim.
Ama hiç tanımadığınız birini, sadece sosyal medyada da gördüğünüz, sosyal medyada paylaştıklarını takip ettiğiniz birine gidip böyle uzun güzel bir mesaj atmak gerçekten güzel bir kalp istiyor.
Gerçekten. Çünkü bunu yapmak zorunda değilsiniz.
Bu mesajlar beni o kadar çok mutlu ediyor ki ve bunu bir çıkarınız olduğu için yapmıyorsunuz.
Bu gerçekten çok kıymetli bir şey.
Ve bu sizin gerçekten güzel bir kalbiye sahip olduğunuzu gösteriyor bence.
Ben böyle düşünüyorum. O mesajları yazan herkese kocaman sarılıyorum.
Çok güzel insanlarsınız.
Çok teşekkür ederim. Umarım ikinci bölümü de keyifle dinlemişsindir.
Kendine çok iyi bak.
Çok yakın bir zamanda tekrardan günlüklerimi karıştıracağım biliyorsun.
O zaman görüşürüz.
Bay bay. Fikrinizden yayına, format, kayıt,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
