
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
bu bölüm, hayatta farklı dönemlerde kendime söylemeyi unuttuğum cümleleri yeniden hatırlamak ve belki senin de kendine söylemeyi ertelediğin şeylere yer açmak için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün yine o sayfalardan birini dağıtıyorum ama bu defa sanki kendimle uzun zamandır yapmak istediğim bir konuşmayı yapacağım.
Hani bazı dönemlerde insan dönüp kendine bir şey söylemek ister ya ama o sırada söyleyemez tabii.
Ya vakit olmaz ya cesaret olmaz ya da zaten aklı başka bir yerdedir.
Bu bölüm biraz öyle bir konuşma.
İçimde bir yerde biriktirdiğim cümleleri, kendi kendime söylemek istediğim o şeyleri, yıllardır bekleyen notları masaya bırakıyorum.
Çünkü son zamanlarda şunu fark ettim ki insanın kendine söyleyecek gerçekten çok şey oluyor ama çoğunu hep en sona erteliyoruz.
Sanki kendimize ayırdığımız cümlelerin zamanı hiç gelmeyecekmiş gibi.
Mesela... Bir dönem var benim hayatımda ki bu bölümde bir sürü dönem yazdım, not ettim kenara.
O dönemlerde kendime söylemek istediklerimi anlatacağım.
Bir dönem var hayatımda.
Her şeye yetişmeye çalışıp hiçbir şeye yetiştiremediğim bir dönem.
O dönem öyle garip...
bir ruh haliydi ki. Yani sabah kalkıyorum.
Yapılacaklar listesi kafamın içinde böyle marş gibi çalıyor.
Günün içinde hep bir acele, hep bir koşuşturmaca şu da bitsin bunu da halledeyim hali.
Ama akşam olduğunda dönüp bakıyorum ve hiçbir şey bitmemiş gibi de hissettiriyor.
Oysa bitmişti.
Ama ben o bitmiş hissini kendime çok görüyordum.
Keşke o günlerde bu Zeynep yanıma oturup şöyle deseydi.
Yani Zeynep bir nefes al.
Kimse senden acil bir mucize beklemiyor deseydi.
Belki o cümleyi duysam o an ağlardım bu arada.
Bilmiyorum birazcık duygusal bir insanım.
Çünkü bir de bazen insanın en ihtiyacı olan şey gerçekten çok basit bir hatırlatma.
Hani yetiştiremediysen dünyanın sonu değil hatırlatması mesela.
Ama o dönemde ben kendime hep şunu diyordum.
Daha hızlı olmalıydın.
O yüzden şimdi dönüp o zamanki halime demek isterdim ki sen elinden geleni yapıyorsun.
Bu yeterli.
Demek isterdim. Ve o dönemin içinde biraz daha kalınca fark ediyorum.
Kimse beni zorlamadı aslında.
Yani ne ailem, ne arkadaşlarım, ne hayat.
En çok ben zorlamışım kendimi.
En acı olan da bu.
Çünkü insan kendi kendisinin öğretmeni de oluyor bazen.
Baskıcı ebeveyni de oluyor.
Ben şefkatli tarafımı hep başkaları için kullanmışım.
Kendime gelince yok o tarafım.
Bu yüzden bu dönemin üstüne birazcık durmak istedim.
Çünkü çoğumuz aynı yerden geçiyoruz gibi hissediyorum.
Yorulduğumuzu fark etmeden, yorgunluğun bile ses çıkardığını duymadan.
Sonra bir başka dönem geliyor aklıma.
Herkesi düşünüp kimse tarafından düşünülmediğimi sandığım zamanlar.
Bu dönem birazcık kırıcıydı.
Çünkü insan iyi niyette olduğunda, çevresine hep güzel davranmaya çalıştığında doğal olarak karşılığını bekliyor.
Ben herkese koştum.
Biri benim için de koşar herhalde gibi bir beklenti var içinizde ama hayat hep böyle işlemiyor.
Yani o hep yanında durduğunuz insanlar siz kötü durumdayken bazen yanınızda olmuyor.
O dönemde kendime söylemek istediğim cümle çok net aslında.
İyi niyetin çok güzel ama kendini unuttukça iyi bir şey olmuyor derdim.
Çünkü herkesin yükünü taşımaya çalışırken kendi yükümün altında ezildiğimi ben çok sonradan fark ettim.
Bir arkadaşım üzülmesin diye ben üzülüyordum.
Biri bir sorun yaşamasın diye ben stres oluyordum.
Yani neredeyse herkesin duygusundan ben sorumluymuşum gibi hissediyordum.
Ve en kötüsü kimse bunları fark etmiyordu bile.
Çünkü ben hep iyiyim diyordum.
Alışkanlık olmuş. İnsan bazen duygularını saklamayı o kadar içselleştiriyor ki kimse onun için endişelenmiyor.
Keşke o günlerde bu Zeynep bana gelip deseydi ki her şeyin çözümünü bulmaya çalışan kişi olmak zorunda değilsin.
İşte bu cümle o döneme çok iyi gelirdi.
Çünkü bazen insanın kendi iyi oluşunu koruması bile büyük bir iş ve bunu hep erteliyoruz.
Kendime de hep... Şunu demiş olmayı dilerdim ben yani.
Biraz kendini düşün Zeynep.
Bu bencillik değil. Bu hayatta kalma şekli.
Bu çok önemli bir hatırlatma bence.
Bu dönemlerde insan kendisiyle de çok yüzleşiyor aslında.
Yani neden ben sorusunun cevabı dışarıda değil.
Kendi davranışlarımızda da saklı.
Ve bunu fark etmek bile bir iyileşme.
Sonra tabii ki başka bir dönem daha var.
O da her şeyi kontrol etmeye çalıştığım dönem.
Belki en yorucu olanı buydu.
O zamanlarda hayatımın her detayını planlamaya çalışıyordum.
Sabah kaçta kalkacağım, gün nasıl geçecek, birkaç ay sonra nereyi hedefliyorum, her şey.
Ama her şey bir düzen içinde olsun istiyordum.
Çünkü kontrol etmek bana güven veriyordu.
Ben planlarsam bir problem olmaz sanıyordum.
Ama hayat gerçekten çok komik bir yer.
Sen ne kadar plan yaparsan yap.
O seni yine kendi istediği yere götürüyor.
O dönemle ilgili kendime söylemek istediğim cümle şu olurdu.
Hayat her zaman senin planlarına uymayabilir Zeynep.
Sen sadece kendinde bir program yapıyorsun.
Bu cümleyi bu arada o zaman duysam biraz içerlerdim.
Çünkü kontrol ettiğimde güvendi hissediyordum diyorum ya.
Ama gerçek ne? Gerçek şu ki kontrol ettiğim hiçbir şey beni gerçekten huzurlu yapmamıştı.
Hatta tam tersine sürekli bir tetikte olma hali yaratıyordu.
Bu dönemde biraz daha kalınca şunu fark ediyorum.
Hayatın sürprizleri bazen çok yoruyor evet.
Ama bazen de en güzel şeyleri oradan alıyoruz.
Bir plan bozuluyor, bir kapı kapanıyor, bir şey istediğin gibi gitmiyor.
Ama sonra dönüp bakınca iyi ki öyle olmuş diyorsun.
O yüzden artık şunu biliyorum.
Dağınıklık kötü bir şey değil.
Plan dışı bir gün, planlı bir günden daha iyi gelebiliyor bazen.
Keşke o zaman da bilseydim bunu.
Sonra duygularımın geçmeyeceğini sandığım bir dönem geliyor aklıma.
Bu dönem birazcık daha içsel.
Bir üzüntü ya da korku öyle ağır geliyordu ki sanki o duygu hep benimle kalacakmış gibi hissediyordum ben.
İçimde taşıdığım şeyin ağırlığı o kadar gerçekti ki hani biri geçecek dese inanmazdım herhalde.
Ama şimdi bu dönem için kendime söylemek istediğim şöyle bir cümle var.
Bir duygunun geçici olması yaşarken daha az acıtacağı anlamına gelmiyor.
Ama geçeceğini bilmek yine de iyi geliyor.
O zaman bunu bilmek çok iyi gelirdi bana, çok güç verirdi.
Çünkü duyguların dalga gibi olduğunu öğrendim sonradan.
Yani geliyor, vuruyor, çekiliyor.
Hiçbiri kalıcı değil.
Ama yaşarken insan bunu göremiyor.
Bu yüzden o dönemlerde kendime şefkatli davranmayı çok isterdim ben.
Yani böyle hissetmen normal demek isterdim.
Bu cümle insanı çok rahatlatıyor.
Çünkü bazen en büyük problem duygunun kendisi değil, o duyguyu yaşamaktan utanmak oluyor.
Bence. Sonra bir dönem daha var tabii ki hayatımda.
Kendime hep çok sert davrandığım dönem.
Hani bir şeyi çok küçük bir hatayla bile yanlış yaptığımda...
Kendimi günlerce eleştirdiğim zamanlar, bunu nasıl böyle yaptın Zeynep, keşke şöyle söyleseydin, niye dikkatli olmadın Zeynep gibi cümlelerle tabiri caizse kendi üstüme çullandığım, sanki
dışarıda biri bana aynı şeyi söylese hemen küseceğim ama kendim söyleyince normalmiş gibi kabul ettiğim zamanlar, o dönemlerde ben en ufak tökezlemeyi bile, kendimde olunca bu bu
arada, o en ufak tökezlemeyi bile başarısızlık olarak görüyordum.
Keşke, keşke yani şu anki Zeynep şöyle omuzuma dokunup deseydi ki bir hata senin kim olduğunu belirlemiyor Zeynep deseydi.
Ama işte o zamanlar bunu duyacak kulak da yoktu bende.
O kadar kendi içimde bir yargıç yaratmıştım ki kimsenin söylediği bir şey beni etkileyemiyordu.
Ve en yorucu tarafı da şuydu dışarının baskısı değil kendi içimdeki o sert ses.
Yani o ses bazen o kadar yükseliyordu.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Bugün dönüp o döneme bakınca fark ediyorum ki aslında kendime birazcık daha şefkat göstersen hiçbir şey o kadar da büyümeyecekti.
İnsan kendine sarılmayı bilmeyince bütün dünya üzerine çullanıyormuş gibi geliyor.
Belki de kendime söylemek istediğim en basit ama en zor cümle şuydu.
Birazcık yumuşasan iyi olur.
Yani çünkü şefkat dışarıdan değil içeriden başlıyor.
Ne kadar kaçmaya çalışsak da en çok kendimizle yaşıyoruz.
Ve aslında biliyorum ki o dönem olmasaydı şu an kendime bu kadar dikkatle yaklaşmayı da öğrenemezdim.
Her sertliğin ardından bir ihtiyaç doğuyor.
Dinlenme, yumuşama, durma ihtiyacı.
O yüzden şimdi geriye bakınca o dönem bana acı çektirdi diye kızmıyorum.
Hatta biraz teşekkür bile ediyorum.
Çünkü insan bazen kendine kötü davrandığını fark edince iyileşime başlıyor.
O yüzden bu tarafından bakmaya ve ders almaya çalışıyorum.
Sonra bir dönem daha var.
Herkese evet dediğim ama içimde sürekli bir hayır taşıdığım dönem.
Ne zaman biri bir şey rica etse, gerçek bir isteğim olup olmadığına bakmadan hemen kabul ettiğim zamanlar ay kırılmasınlar, aman ayıp olmasın, zaten herkes bir şeylerle
uğraşıyor diyerek kendimi hep arka plana attığım dönem.
Dışarıdan bakınca çok nazik, çok yardımsever görünüyordum ama içimde biriken o küçük kırgınlıkları kimse görmüyordu.
O dönem kendime itiraf edemediğim şey şu.
Sınır koymayı bilmiyorsun.
Ve bak bu çok ağır bir farkındalık.
Çünkü sınır koyamadıkça insanlar seni iyi niyetli zannediyor ama sen kendi içinde tükeniyorsun.
Kendime söylemek istediğim o cümle aslında gerçekten çok basit.
Hayır demek insanları kırmaz.
Seni korur. Bugün bile bunu tamamen çözmüş değilim bu arada ama epey ilerleme kaydettiğimi söylemek istiyorum.
Yani en azından eskisinden daha farkındayım.
Bu dönem uzadıkça fark ettim ki kimse benim ne hissettiğimi ben söylemediğim sürece bilemez.
İnsanlar sınırlarımı görsün diye bekleyerek yıllar geçti.
Oysaki o sınırı koyacak olan bendim yani.
Kimse benim içimdeki kırıntıları toplamaya mecbur değil.
Biraz bunu kabul etmem gerekti.
Bu kabul acıttı mı?
Evet ama iyi geldi.
Şimdi dönüp o halime baktığımda birazcık da sarılmak istiyorum.
Çünkü o dönemlerde yaptığım her evet aslında duyulmak isteyen bir ben de varım çığlığıymış.
Bugün ona şöyle söylemek isterdim.
Kendini göstermek için başkalarına yetişmek zorunda değilsin.
Sen olduğun gibi görünüyorsun zaten derdim.
Bir dönem daha var ki hayatımda kaybetme korkusuyla çok tutunduğum zamanlar.
İnsanlara olabilir, işlere, hayallere, ilişkilere.
Yani bir şey elimden kayar diye o kadar sıkı sarılmıştım ki nefes alamıyorum böyle.
Bir şeyin bittiğini kabul etmek yerine onu canlandırmak için yeri geliyor kendimi bile yok sayıyordum.
Bazen bir arkadaşlık bitmesin diye, dağılmasın diye, bir iş bitmesin, bir ilişki bitmesin diye.
Bazen de sadece karşı tarafa iyi görünmek için.
Orada kendime söylemek istediğim cümle şuydu.
Bir şey gitmek istiyorsa tutman onun kaderini değiştirmez.
Bu cümleyi o dönem duysam büyük ihtimalle böyle bir isyan ederdim.
Çünkü kaybetme korkusu insanın aklını, mantığını, her şeyi iptal ediyor.
Ama şimdi biliyorum ki bir şeyi kaybetmemek için verdiğim savaşlar aslında kendimi kaybetmeme sebep olmuş.
Kaybetmekten korkarken kendi sınırlarımı, kendi değerimi, kendi isteklerimi geri plana atmışım.
Bu dönem üzerine düşündükçe anlıyorum ki insanın tutunduğu şey bazen karşısındaki kişi bile değil.
Böyle olmamalıydı fikri.
Yani aslında bir ihtimali bırakmakta zorlanıyoruz biz.
Bir kişiyi değil. Ve bunun farkına varmak çok rahatlatıcı.
Çünkü sorumluluğu omzundan alıyor.
Yani her şey benim elimde değil.
Bazı şeylerin gidişiyle mücadele etmem gerekmiyor benim.
Bu yüzden bugün o dönemdeki Zeynep'e şunu demek isterdim.
Her kayıp kötü bir şey değildir.
Bazıları seni çok daha iyi bir yere taşır derdim.
Ve gerçekten de öyle.
O zaman çok acıtan şeyler zaman geçtikçe en büyük dönüşüm noktalarına dönüştü hayatımda.
Keşke o dönem bilseydim ama bilmemem de normal çünkü bazı cümleleri yaşayınca öğreniyoruz.
Bir dönem daha var hayatımda.
O da kendimim hep bir şeylerin arkasında kalmış hissettiğim dönem.
Yani bu nasıl oluyor? Bu sosyal medyada, iş hayatında ya da arkadaşlık ilişkilerinde kimin ne yaptığını, ne kadar başarılı olduğunu, ne kadar mutlu göründüğünü izleyip görüp Kendi içinizde küçük bir
hesap defteri tutuyorsunuz ve her sayfasında kendinizi eksik buluyorsunuz.
Tam bu dönem. Anlatabildim mi?
Yani sanki herkes benden daha hızlı ilerliyor.
Benden çok daha iyi kararlar alıyor.
Hayat sanki hep onlara cömert davranıyormuş gibi.
O dönem kendime şunu söylemek isterdim.
Başkasının zaman çizelgesi senin değil.
Ama bunu insanın kendine anlatması o kadar zor ki.
Çünkü... Bu kıyası yapmak bir alışkanlık gibi farkında olmadan yapılıyor.
Yani bir şey görüyorsun ve diyorsun ki neden benim başıma böyle şeyler gelmiyor?
Neden ben orada değilim?
Neden ben bunu başaramadım diyorsun.
Ama kimsenin hikayesinin bir diğerine benzemediğini anlamak zaman alıyor.
Çok zaman alıyor.
Şimdi o dönemdeki Zeynep'e demek isterdim ki başkasının bahçesine bakmayı bırak.
Seninkini sulamadıkça çiçek açmaz derdim.
Bu cümleyi bugün bile ara ara kendime hatırlatıyorum.
Bir dizide denk gelmiştim ve tabii ki de günlüğüme not almıştım.
Çünkü kıyaslamak bitmiyor.
Sadece farkına vardıkça gücü azalıyor.
O yüzden bu cümle bence çok çok kıymetli bir cümle.
Ve son olarak belki de en sakin...
Ama en önemli dönem hayatımdaki.
Her şeyi içime attığım zamanlar.
Konu ne olursa olsun.
Bak ne olursa olsun.
Kimseyi üzmek istemediğim için sustuğum zamanlar.
Yanlış anlaşılmayayım diye kendimi geri çektiğim zamanlar.
Zaten herkesin derdi var deyip kendi derdimi yok saydığım zamanlar.
Bu dönemle ilgili kendime söylemek istediğim cümle çok net.
İçine attığın şeyler hafiflemiyor.
Ağırlığını sadece... Daha geç fark ediyorsun.
Keşke biri o dönemlerde bana anlat deseydi.
Ama kimse demese bile ben kendime deseydim.
Çünkü konuşmak çözüm değil belki.
Evet ama rahatlatıyor insanı.
İnsan sesini duyduğunda bile hafifliyor aslında.
Yani şimdi bütün bu dönemler arasında dolaştıktan sonra kendime hala söylemekte zorlandım.
Ama duymaya en çok ihtiyacım olan cümle ne biliyor musun?
Her şeyin cevabını bugün bulmak zorunda değilsin.
Hayatta bazı soruların cevabı hemen gelmiyor.
Bazı şeyler kendiliğinden çözülüyor.
Bazı duygular zamanla anlam kazanıyor.
Ve zaman düşündüğümüzden çok daha iyi bir öğretmen.
Belki de bu bölüm tamamen bunun için.
Yani kendime söylemeye çekindiğim cümleleri artık saklamamak için, biraz daha dürüst olmak için ve en önemlisi yalnız olmadığımı hatırlamak için.
Eğer bu cümlelerden biri bile sana dokunuyorsa bu konuşmayı doğru yapıyorum demektir.
Çünkü hepimiz farklı hikayeler yaşıyoruz, evet.
Ama içimizden geçen cümleler şaşırtıcı bir şekilde birbirine çok benziyor.
Umarım ki keyifli bir sohbet olmuştur.
Ben böyle bir içimi döktüm.
Seneler önceki bir sürü Zeynep'e bir sürü şey söyledim ve çok rahatladım.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Çok teşekkür ederim beni dinlediğin için.
Ben de buradaydım Zeynep, ben de dinledim demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmında bulabilirsin.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
