
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
hayatının başrolünü başkasına vermeden, kendi hikâyeni yazmaya cesaret etmen için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa yine yalnız değilim.
Sen de buradasın. Ve bu bölümde konuşacağımız şey hepimizin içten içe hissettiği ama bazen yüksek sese söylemeye çekindiği bir mesele.
Kendi hikayemizi yazmak.
Yani nasıl başlıyoruz?
Ne zaman yoldan sapıyoruz?
Kim için yazıyoruz? Ve en önemlisi artık başkasının değil kendi kalemimizin izinden yürüyebiliyor muyuz?
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğüm biliyordu podcastinin 10.
bölümü. Hoş geldin.
Hayatın bazı dönemlerinde özellikle de kafamızda doğru zaman diye belirlediğimiz yaşlara yaklaştıkça fark etmeden bir yarışa giriyoruz.
Kim daha önce iş buldu?
Kim hangi başarıyı elde etti?
Derken... Kendimize dönüp şu soruyu sormayı unutuyoruz bence.
Ben ne istiyorum? Ben neyin hayalini kuruyordum?
Oysa ki her hikaye çok başka.
Her karakterin ritmi, dili, başı ve sonu inanılmaz farklı.
Ve belki de bu yüzden en büyük cesaret başkasının senaryosunu oynamayı bırakıp kendi sahneni yazmak gibi geliyor bana.
Ben de bir dönem sürekli başkalarının hikayesine uymaya çalıştım mı sorusunu sordum kendime.
Cevap düşündüğümden daha karışıktı.
Yani evet bazen sırf onay almak için bazı yolları seçmiştim.
Bazen biri beni takdir etsin diye içime sinmeyen bir rotadan yürümüştüm yani.
Ama sonra bir gün, yıllar önce günlüğüme şöyle bir şey yazdım.
Birilerinin yazdığı hikayeye sonradan eklenmiş bir karakter gibi hissediyorum kendimi.
Oysa ki kendi hikayemin baş karakteri olmayı, kendi kelimelerimi seçmeyi hak etmiyor muyum?
Bu cümle beni hala üzüyor.
Çünkü ne kadar doğru aslında.
Bazen farkına bile varmadan başkalarının yansıdığı bir metnin içine sıkışıp kalıyoruz.
Sırf onlara göre doğru olanı yapmış olmak için kendi iç sesimizi kısmaya razı oluyoruz.
Ama işte o an, yani bunu fark ettiğim an hayatımın en önemli kırılma noktalarından biri herhalde.
Yani o cümleyi okuduktan sonra defterimi bir süre kapatmamıştım.
Tam aksine devamına da şöyle eklemişim.
Bundan sonrası bana ait.
Cümleleri dümdüz kurmam gerekmiyor.
Eksik olsun, bozuk olsun ama benim olsun.
İşte bu bölümde biraz bundan konuşacağız.
O kırılma anılarından, kendi yolunu seçmenin korkutucu ama bir o kadar da güzel taraflarından ve belki senin de hikayene dönüp bakmanı sağlayacak bazı anılardan.
Şimdi şöyle bazen düşünüyorum acaba kendine ait bir hikaye yazmak sadece büyük kararlar vermekten mi ibaret?
Yani iş değiştirmek, şehir değiştirmek, evlenmek, çocuk yapmak.
Hayır ya bence bu biraz fazla abartılıyor.
Çünkü bazen kendi hikayeni yazmak sadece böyle uzun zamandır almak istediğin markette gördüğün bir şeyi sepete eklemekle de ilgili.
Ya da yıllardır giyemediğin dolabında duranı şimdi bunu giysem ne derler demeden sırtına geçirmek.
Anladın mı? Küçük ama senin kararlarınla ilerleyen bir hayat.
Bana göre en gerçek hikaye bu.
Çok önce sahilde bir yürüyüş yapıyordum arkadaşımla.
Ve o an demişti ki bana bazen kendi hikayemi yazıyorum sanıyorum ama aslında sadece birilerinin çizdiği cümleleri güzelce bir okuyorum.
O anda da çok üzülmüştüm bu cümleye çünkü çok tanıdık gelmişti bana.
Hepimiz zaman zaman o satırların içinde kayboluyoruz.
O yüzden belki de kendi hikayemizi yazmak önce başkalarının yazdıklarını yavaşça silmekle başlıyor.
Ben de uzun süre bu üste yaşadım.
Sanki başkalarının kurduğu cümlelerde bana ayrılmış boşlukları dolduruyormuşum gibiydi.
O yüzden üniversite seçerken, meslek seçerken ne zaman yorulmam gerektiğini ya da ne zaman gülmem gerektiğini hep kendim seçmeye çalıştım.
Çünkü bunlar gerçekten insanın tamamen kendisinin vermesi gereken kararlar.
Ama onun öncesinde tabii ki böyle düşünüyordum.
Ve bir gün her şey değişmedi belki ama bir şey değişti.
Küçücük bir cümle kurabildim kendim için.
Dedim ki ben bunu istemiyorum.
Ve belki de o andan itibaren başladı kendi hikayemi yazma sürecim.
Bu süreç hep tertemiz bir sayfaya yazılmıyor.
Bazen üstü karalanmış cümleler var, silinmiş anlar var.
Ama yine de her gün biraz daha bana benzeyen bir metin yazmaya çalışıyorum.
Ve fark ettim ki bu metin ne kadar sade olursa o kadar gerçek oluyor.
Ve ne kadar kendimle konuşarak yazarsam o kadar içten oluyor.
Ben bir gün şey anlatacağım sana.
Bir gün bir vapur yolculuğu yapıyordum ki bu çok sayılıdır yani çok vapura binmiş biri değilim.
Toplasam belki iki kez, üç kez falan.
Ama bir an var kafamda.
Bu hep yani gözümün önüne geliyor ve bu bölüm tam bu anıyı anlatmak için bence.
O gün vapurda böyle bir kadını izledim.
Ben cam kenarına oturmuş, elinde bir defter var.
Uzun uzun yazıyor ama. Arada bir başını kaldırıyor karşı kıyıya falan bakıyor.
Sanki bir şeyleri tartıyor.
Bir kararın ucuna kadar gelip geri dönüyor.
Yani yanına biri oturduğunda bile fark etmiyor.
O kadar dalgın. O an düşündüm ki belki de kendi hikayeni yazmak tam olarak böyle bir şey.
Kimse duymasa bile senin içinden geçenleri bir yere dökmek.
Başkasının hikayesiymiş gibi değil.
Gerçekten seninmiş gibi.
O kadını izlerken fark ettim ki bazen bir başkasının yazma hali bile bize ilham olabiliyor.
Kendi hikayemize dönmek için bazen bir kıyı görüntüsü, bazen bir yabancı da yetebiliyor.
Bir de şu var ki kendi hikayen yazmak demek sadece özgür seçimler yapmak demek değil bence.
Bazen çoktan yazılmış o sayfalara bakıp ben burada kendim miydim?
diye sormak da var. Belki de bazen o sayfaları yırtmadan yeniden yazmak da mümkün.
Çünkü hiçbir şey için geç değil.
O defterin kapağını yeniden açmak, yeni bir paragrafla devam etmek.
Bence asıl cesaret kısmı orada başlıyor.
Kimin ne olduğumuz, nerede yaşadığımız, ne iş yaptığımızdan çok çok daha fazlası bu.
Yani uzun lafın kısası şöyle diyebilirim.
Belki de hikaye kendi duygularımıza sahiplenmeye karar verdiğimize başlıyor.
Ben burada günümde yazdığım o ikinci alıntıya geçmek istiyorum.
Şöyle yazıyor. Çok tatlı.
Bazı yolların sonunda ne olduğunu bilmiyorum ama yine de yürümeye değer gibi hissediyorum.
Çünkü bu yolu ben seçtim.
Bu cümleyi yazdığım günü çok iyi hatırlıyorum.
Hayatımdaki büyük bir karar neşeindeydim.
Ne yaparsam yapayım sonucunu hiçbir şekilde bilemeyeceğim bir yoldu önümdeki.
Ama ilk defa, gerçekten ilk defa biri bana bir şey söylediği için ya da bir beklentiye uyduğum için değil de kendi içimdeki o hadi diyen sesi dinleyerek ilerlemek istemiştim.
Ve bu çok... tuhaf bir özgürlük duygusuydu.
Çünkü çoğu zaman seçim yapıyor gibi hissediyoruz.
Ama aslında ya korkularımızın ya başkalarının sözlerinin ya da geçmişimizin gölgesinde hareket ediyoruz.
Oysa bu defa o yolu ben seçmiştim.
Belki sonunda hiçbir şey yoktu o an.
Belki çıkmaz sokaktı.
Ama yürürken hissettiğim şeyin ne kadar kıymetli olduğunu bak kelimelerle anlatamam.
Bir kere de Bu süreçte arkadaşımla otururken şöyle demiştim.
Bazen yolun nereye vardığı önemli değil.
Yeter ki yürüdüğün yol senin olsun.
O arkadaşım böyle bir bakmıştı bana.
Dedi ki işte bunu kesinlikle kendime not alacağım falan.
Biz yapardık böyle işte telefonda notlar kısmına dediğimiz saçma sapan şeyleri de ya da bize çok iyi gelen şeyleri de not alırdık.
Ve gerçekten o cümleyi yazdı.
Çünkü hepimiz bir noktada başkalarının planlarının içinde sıkışıp kalıyoruz.
Ailemiz ne ister, toplum bizden ne bekler, arkadaşlarımız ne düşünür gibi gibi gidiyor bunlar.
Biz de o beklentilerin içinde kendimizden bir şeyler eksiltmeye başlıyoruz.
Ama işin garibi şu ki eksilen biz değiliz aslında.
Eksilen bizim yazmadığımız hikayeniz.
Kendi yolundan gitmek, yalnız olmak demek değil.
Ama bazen yalnız kalmayı göze almak demek.
Çünkü herkes seninle aynı noktadan bakmıyor hayata.
Aynı şeylere inanmayabiliriz.
Aynı hayalleri kurmayabiliriz.
Ama bu tabii ki de senin hayalini değersiz kılmaz.
Bu senin yolunu yanlış yapmaz.
Belki bazen anlaşılmayacaksın.
Belki bazen kendini bile ikna edemeyeceksin.
Ama şunu unutma. En güzel hikayeler en çok sorgulanan, en çok tökezlenen anlarda yazılır.
Ben de çok kez sorguladım.
Bu doğru yol mu diye değil de bu gerçekten benim yolum mu diye.
Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey çok düzenli olabilir.
Hayatın rayında gidiyor gibi görünebilir.
Ama sen içinde bir boşluk hissediyorsan, sanki bir yer eksik kalıyorsa işte orası senin sesindir.
Çok yüksek ihtimal. Belki sessiz, belki utangaç ama hala orada.
Ve o sesi duymaya başladığında artık başka kimseye ihtiyacın yok gibi geliyor.
Ve evet bazı yolların sonunda ne olduğunu bilmiyoruz.
Ama bu o yolu yürüyemeyeceğimiz anlamına gelmiyor.
Bazen sonu değil de...
Yürürken karşılaştıklarını öğretir ya sana en çok şeyi mesela.
Böyle çok tatlı küçük anlar olur ve o anlarda dersin ki iyi ki çıktım bu yola.
Belki hiçbir yere varmazsın ama kendine belki yaklaşırsın.
Ve bazen sadece bu bile yeter.
Benim kendi yolumu çizmekle ilgili en çok karşılaştığım duygu yalnızlık değil, belirsizlik galiba.
Sanki bir yere gidiyorsun ama haritanda hiç yazmayan sokaklara sapıyorsun gibi bir his.
Ve o sokaklarda kimse seni beklemiyor.
Kimse sana işte aferin çok doğru bir yolda gidiyorsun da demiyor.
Bir tabela bile yok çoğu zaman.
Ama işte orada tam o kısımda başlıyor insan kendi hikayesini yazmaya.
Çünkü artık bir senaryo yok önünde.
Kimsenin yazmadığı bir sayfadasın.
Ve o sayfaya ne yazacağın tamamen sana kalmış.
Bu çok korkutucu da geliyor.
Ama aynı zamanda çok güçlü bir şey de bence.
Yani kendi elinle, kendi kelimelerinle kuruyorsun hayatını.
O bahsettiğim sahil yürüyüşünde bu konudan da bahsetmiştik.
O arkadaşım uzun yıllar boyunca çok prestijli bir işte çalışmıştı.
İstediği asla o değildi bu arada.
Ama dışarıdan bakıldığında herkes onu o kadar başarılı buluyordu ki.
O da bu yüzden devam ediyordu hayatına.
Ama bir gün çok aynı bir kararlı işi bıraktı.
Ailesi şaşırdı. Arkadaşları dedi ki sen delirdin.
Kafayı mı yedin? Ama o bir sabah uyanıp ben kendi kendime başkasının yazdığı bir karakter olmak istemiyorum diye karar vermiş.
Ve işte o gün o arkadaşım defterine şöyle bir cümle yazmış.
Bir gün her şeyden vazgeçip sadece kendim olmayı seçtim.
Bu cümleyi bana gösterdiği an böyle gözlerim doldu.
Çünkü bu... Bu cesareti göstermek herkesin haritasında olmayan bir yönü seçmek.
O artık başkalarının gözünden değil de kendi kalbinden bakıyor hayata.
Ve bu o kadar büyük bir şey ki belki maaşa düştü, belki daha az insanın alkışlıyordu.
Ama sabahları kendini o kadar mutlu hissediyordu ki.
Çünkü artık kendi cümlelerini okuyordu hayatında.
Bence gerçek mutluluk biraz da böyle bir şey.
Kendi sesini duymak, kendi yolunda yürümek ve...
Kendi hikayeni yazmak.
Bence hepimiz hayatımızın bir noktasında bu eşeğe geliyoruz bu arada.
Yani başkalarının yazdığı hikayeye mi devam edeceğiz yoksa kendi kalemimizi mi elimize alacağız?
O kalemi elimize almak kolay değil tabii ki.
Çünkü kendi yolunu çizmek demek.
Az önce konuştuğumuz gibi bazen yalnız kalmayı göze almak demek.
Bazen onay beklememek.
Bazen... Alkışsız sahnelere çıkmak demek.
Ama bir yandan da en gerçek, en içten ve en huzurlu sahneler de bu sessiz sahnelerden çıkıyor.
Çünkü sana aitler. Ben birçok insanla konuşuyorum bu konuda.
Bazıları diyor ki ben ne istediğimi bile bilmiyorum.
Bu cümle çok düşündürüyordu beni.
Çünkü ne istediğini bilmemek de aslında çok büyük bir başlangıç.
Çünkü en azından artık başkalarının istediği şeyleri istemediğini biliyorsun.
Belki kendi sesin çok kısık çıkıyor şu an ama diğer sesleri kıstıkça o da duyulmaya başlıyor.
Ve bazen bu ses sana yepyeni bir hayat fısıldayabiliyor.
Daha küçük, daha sade ama daha sana göre bir hayat.
Bir gün bu konulardan konuştuğum bir videodan sonra şöyle bir diyem almıştım ben.
Kendi yolumu çizmek istiyorum ama ya yanlış bir şey çizersem?
Bu cümledeki korkuyu o kadar iyi anlıyorum ki.
Çünkü bizden hep mükemmel olmamız beklendi.
Hata yapmadan, şaşırmadan, savrulmadan ilerlememiz istendi.
Ama kimsenin düşünmediği şey şu.
Hikayeler en çok...
en büyük hataların içinden geçerek güzelleşiyor.
Yani bazen bir kayboluşun içinden buluyorsun kendini.
Bazen bir vazgeçişin ardından başlıyor asıl yolculuk.
Hayatta bazı insanlar sadece final sahnelerine odaklanır ya hani şu böyle Parlak, alkışlı, övgü dolu sahneler.
Ama bence asıl önemli olan sahne arkasında yaşananlar.
Yani kendi başına yazdığın, yazarken ağladığın, sildiğin, yeniden yazdığın bölümler.
Hiç kimsenin görmediği ama seni sen yapan bölümler.
Orası bence senin gerçek hikayen oluyor.
Ve bu kendin yazma olayı büyük bir özgürlük gibi görünüyor ama içine çok büyük bir sorumluluk da taşıyor.
Çünkü artık kimseye suç atamazsın.
Artık bana böyle dediler o yüzden böyle oldum falan filan diyemezsin.
Artık sen yazıyorsun, sen seçiyorsun.
Ve bu seçim bazen çok zorlayıcı olabiliyor ama bir o kadar da güçlendiriyor bence insanı.
Çünkü sonunda baktığın zaman o hikaye yine senin hikayen.
Başkası beğenmedi diye daha değersiz değil.
Eleştirildi diye silinecek bir şey değil.
Çünkü o senin hikayen.
Noktası da sana ait, başlığı da sana ait.
Her şey ile. Ve bence en güzel tarafı şu ki geçmişte yazdığın şeyleri değiştiremeyebilirsin evet.
Ama bundan sonra yazacakların tamamen sana bağlı.
Bugün bir satır ekleyebilirsin.
Yarın bir paragraf silebilirsin.
Belki bir karakter çıkar.
Belki yeni bir karakter girer.
Ama kalem senin elindeyse hikaye hala devam ediyor demektir.
Belki de bu bölüm boyunca tek bir şey anlatmaya çalıştım sana.
O da şu. Hikayeni yazarken çok fazla ses olacak etrafta.
İşte bunu yapma, bunu seçme, böyle olmaz, sen kim oluyorsun da gibi cümleler duyacaksın.
Ama tüm o seslerin içinde kendi sesini ayırt etmeyi öğrendiğinde işte o zaman yoluna girecek her şey.
Sana ait, geri dönüp okuduğunda seni gururlandıracak bir hikaye yazacaksın.
Kapanışı yaparken şunu söylemek istiyorum bir de.
Bu hayatta herkesin kalemi var ama pek azı.
Cesaret edebiliyor buna. Ve eğer sen bu cesareti gösteriyorsan, yalın başında olsan bile bil ki çok kıymetli bir şey yapıyorsun.
Çünkü başkalarının yalnızca bir hayatı yaşamak kolay ama kendi cümlelerini kurmak gerçekten çok büyük bir cesaret istiyor.
Seni kutluyorum. Ve senin kaleminin değdiği her satır...
Seni biraz daha sen yapıyor.
Bugün bu bölümü dinleyen biri olarak belki şunu fark etmesindir ki hikaye sadece büyük anlardan ibaret değil.
Küçük kararlar, o içten gelen sorular, acabalar, vazgeçişler, yeniden denemeler hepsi hikayenin parçası.
Ve en önemlisi bu hikayenin ana karakteri sensin.
Başrol sensin.
Ve bu sahne senin sahnen.
Bunu asla unutma.
O yüzden... Kalemini lütfen elinden bırakma.
Ne kadar zorlansan da bazen satırlar birbirine karışsa da lütfen yazmaya devam et.
Çünkü bir gün geri dönüp baktığında belki 60 yaşında belki 70 yaşında iyi ki bu hikayeyi ben yazmışım diyebilmek var ya işte bence o her şeye değecek.
Bence. Ve unutma.
Bir kâin başkası değil.
Sadece sen tamamlayabilirsin.
Bunları sadece günlüğün biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
