
instagram’a atmadığımda gerçekten yaşamıyor muyum?
10 Şubat 2026 · 15 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
sosyal medyaya atılmayan anların da en az paylaşılanlar kadar gerçek olduğuna yeniden inanmak isteyenler için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa yine yalnız değilim.
Sen de buradasın. Ve bugün biraz uzun uzun düşünmek istiyorum.
Çünkü son zamanlarda kendimi hep aynı noktada yakalıyorum.
Bunu fark ettim. Böyle güzel bir anın içindeyim.
Gerçekten güzel bir an.
Keyfim yerinde. Etrafımda sevdiğim insanlar var.
Ya da tek başıma. Gerçekten huzurluyum.
Tam böyle şu an iyiyim ya dediğim bir yerdeyim.
Ve hiçbir şey olmadan.
Gerçekten hiçbir şey olmadan. Elim refleks olarak bir telefona gidiyor.
Ve bunu yaparken çoğu zaman bilinçli değilim.
Yani hani şunu Instagram'a atacağım diye planladığım bir şey değil bu.
Daha çok sanki vücudum benden önce karar vermiş gibi bir his.
Böyle telefon çıkarıyorum, kamerayı açıyorum.
Masadaki kahveyi biraz öne çekiyorum.
Defteri kadraja sokuyorum.
Işığa bakıyorum. Sonra bir daha bakıyorum.
Ve o sırada fark ediyorum ki az önce içinde olduğum o an...
yavaş yavaş yaşadığım bir şey olmaktan çıkıp üzerinde çalıştığım bir şeye dönüşmüş.
Ben Zeynep. Ve bu bunları sadece günlüğüm blogu podcastinin Instagram'a atmadığımda gerçekten yaşamıyor muyum?
Başlıklı bölümü. Geçenlerde tek başıma bir kafeye oturdum ben.
Bilgisayarımın yanındaydı.
Defterimi açtım, kahvemi söyledim falan.
Kimseyle de bir randevum yok.
Sadece birazcık oturmak, etrafı izlemek, ufak tefek işlemi halletmek falan istiyordum.
Hani bazen sırf bulunduğun yerde olmaktan keyif almak için bir yere gidersin ya.
Öyle bir gündü benim için.
Yan masama üç arkadaş geldi.
Böyle selamlaştılar, sandalyelerini çekler, çantalarını bir kenara koydular.
Kahve içmeye gelmişler belli ki.
Hani böyle kısa bir mola gibi.
Ben de kendi halimde otururken onları fark ettim.
Siparişler geldi. Tamam mı?
Sonra masanın üstü bir anda telefonlarla doldu.
Kahvenin yerini biraz değiştirdiler.
Fincanları yaklaştırdılar.
Işığa baktılar. Birkaç açı denediler.
Sonra fotoğraflar çekildi.
Küçük küçük videolar alındı.
Ardından düzenlemeye başladılar.
Böyle şop mop yapıyorlar. Filtrelere bakıyorlar.
Yazı ekliyorlar. Hangisi iyi hangisi kötü diye böyle tekrar tekrar dönüyorlar.
Ve bu sahne beni şuraya götürdü.
Bu yanlış bir şey mi?
Hayır. Büyük ihtimalle onlar için o anın bir parçasıydı bu.
Belki de bunu yapmaktan gerçekten keyif alıyorlardı.
Belki de günü küçük bir ritüeliydi onlar için.
Ama ben kendi içimde şunu fark ettim.
O anı izlerken dikkatimi kahveden çok telefona gidişini düşündüm.
Kendimde de aynı refleksi kaç kez yaptığımı hatırladım.
Şimdi kahveleri yavaş yavaş soğudu, evet.
Ama belki de bu onların planladığı kadar bir oturuştu zaten.
Birkaç uydum alındı, toplandılar, kalktılar.
Ve ben masamda kalırken şunu düşündüm.
Acaba biz artık bir şeyleri yaşarken aynı anda onu kaydetmeye de alıştık mı?
Bir yere gidiyoruz ve gittiğimizi fark ediyoruz.
Bir kahve içiyoruz ve onu bir kareye dönüştürüyoruz.
Bir anın içindeyiz ve o anı biraz dışarıdan da izliyoruz.
Ve bu düşünce beni yine bir kendime getirdi.
Ben bunu ne kadar yapıyorum?
Ve içimden şunu geçirdim.
Biz şu an gerçekten burada mıyız?
Yoksa birazdan paylaşacağımız bir anın provasını mı yapıyoruz şu anda?
Eskiden bunu çok sorgulamazdım.
Dürüst olayım ben de yani herkes gibiydim.
Her şeyin fotoğrafını çeker, her şeyi kaydederdim.
Kahveler, gün batımları, masaya gelen yemekler, konserler, doğum günleri.
Ben de o grubun içindeydim yani.
O yüzden bana çok tuhaf gelmiyordu bu.
Evet birazcık garip belki ama herkes yapıyordu.
Ben de yapıyordum. O yüzden üzerine pek düşünmüyordum da.
Ama son zamanlarda bu dürtü bayağı azaldı bende ve azaldıkça etrafıma daha çok bakmaya başladım.
İnsanlara, masalara, konserlerdeki kalabalıklara, sokakta yürürken yanımdan geçip gidenlere.
Ve şunu fark ediyorum. Hayatın çok büyük bir kısmı artık telefon ekranının arkasından yaşanıyor.
Ben burada kendime dönüp şunu soruyorum.
Biz neden her şeyin fotoğrafını çekmeye bu kadar takıntılıyız?
Gerçekten neden yani?
Çünkü durup düşünce çok tuhaf bir şey bu.
Bir güzel bir şey oluyor, telefon çıkıyor.
Bir özel bir şey oluyor, video başlıyor.
Bir şey çok duygusal oluyor, hemen bir story geliyor.
Sanki an yaşanmadan önce onun belgesi hazırlanıyor gibi.
Bence bunun önemli bir kısmı anıları kaybetme korkusuyla ilgili.
Sanki... Bir an yaşanıyor ve eğer onu bir fotoğrafa dönüştürmezsek, bir videoya sıkıştırmazsak o an yok olup gidecekmiş gibi.
Kendi zihnimize saklamak yeterli değilmiş gibi davranıyoruz.
Sanki hafızamız artık tek başına güvenilir değil de mutlaka bir yediğe ihtiyacı varmış gibi.
Ben bunu kendimde çok net yakaladım.
Bazı anlarda içimden gerçekten şu cümle geçiyor çünkü hani bunu çekmeliyim yoksa kaybolur.
Ama sonra durup düşündüğümde şunu fark ediyorum.
Benim hayatımda en net hatırladığım anların çoğunun fotoğrafı yok.
Hiçbir yerde kayıtlı değiller.
Ama ne hissettiğimi hatırlıyorum.
Kiminle olduğumu hatırlıyorum.
Ortamın havasını bile hatırlıyorum.
Demek ki mesele sadece hatırlamak değil.
Bence biz garip bir şekilde programlandık artık.
Anı dediğimiz şey mutlaka bir görseli olması gerekiyormuş gibi düşünüyoruz.
Fotoğraf yoksa, video yoksa sanki eksik kalmış gibi.
Sanki yeterince gerçek değilmiş gibi.
Ve tam bu noktada işin içine çok başka bir katman daha giriyor bence.
Sosyal medya. Çünkü mesela artık sadece kendimiz için kayıt tutmak değil, aynı zamanda kendimizin dijital bir versiyonunu inşa etmek.
Instagram'daki biz, YouTube'daki biz, TikTok'daki biz.
Ne yaptığımız, nereye gittiğimiz, nasıl göründüğümüz, kimlerle olduğumuz.
Bunlar hayatlarınızın seçilmiş sahneleri.
Ve farkında olsak da olmasak da biliyoruz ki insanlar bizi oradan da tanıyor.
Hatta bazıları için bizi tanımanın ana yolu burası.
Normalde bir arkadaşınızı belki her gün görmüyor olabilirsiniz ama Instagram'da bazen insanları iki saatte bir görüyorsunuz.
Aynı insanları. Ve ister istemez şu soruyu doğuruyor bence bu olay.
Benim hayatım dışarıdan nasıl görünüyor?
İlginç mi? Hareketli mi?
Dolu dolu mu? Yani güzel mi?
Bir konser, bir seyahat, bir park, bir kahve.
Hepsi küçük vitrinler gibi.
Ve o vitrin ne kadar doluysa sanki biz o kadar doluymuşuz gibi.
Ve sonra bir noktada şuraya geliyoruz.
Bazen sadece yaşamak yetmiyor gibi hissettiriyor.
Gösterilebilir olması da gerekiyor.
Ki burada neler neler anlatırdım.
Yani Instagram'ın kapandığı dönemde tatil rezervasyonu vardı.
Bir arkadaşım mesela ve Instagram kapatıldığı için.
ve ne zaman açılacağı da belli olmadığı için rezervasyonu iptal etti.
Çünkü neden? Çünkü gösteremedi.
Bir adım geri çekilmek istiyorum.
Çünkü son zamanlarda şunu fark ediyorum.
Bazı anları özellikle kendime saklamaya başladım ben galiba.
Fotoğrafını çekmiyorum.
Çektiysem de paylaşmıyorum.
Ve o anlar bende daha ağır, daha yerli yerinde duruyor gibi hissediyorum.
Hatta defterime geçenlerde şöyle yazmışım.
Son zamanlarda bazı anları özellikle kendime saklıyorum.
Fotoğrafını çekmiyorum.
Ama hafızamda çok değerli bir klasörde olduğunu eminim.
Bunu yazarken bir eksiklik hissi yoktu bu arada içimde.
Daha çok bir fark edişti.
Paylaşmadığımda anın değeri düşmüyordu.
Tam tersine dikkatim ona daha çok yöneliyordu.
Daha yavaşlıyordum. Daha çok bakıyordum.
Daha az bölünüyordum.
Ve buradan şuraya bağlamak istiyorum aslında.
Story atmıyor olman mesele değil.
Mesele paylaşmadığımda anın bende bıraktığı etki çok değişiyor.
Çünkü o an sadece bana ait olduğunda ona daha uzun süre bakabiliyorum gibi hissediyorum.
Daha çok dinliyorum, daha çok hissediyorum.
Ve tabii ki story atmak sadece başkaları görsün demek değil.
Aynı zamanda buradaydım demek yani.
Günün içine küçük işaretler koymak gibi.
Gün akıp giderken burada bir şey oldu demek.
Ama bu işaretler olmadan gün eksikmiş gibi hissettirmeye başladığında işte ben tam buradan bahsediyorum.
Burada oturup düşünmek gerekiyor.
Bir gün boyunca hiçbir şey çekmeden yaşasam o gün daha mı az gerçek oluyor?
O kahve daha mı az içilmiş oluyor?
O gülüş daha mı az gülmüş oluyor?
Bence hayır. Ve gönül rahatlığıyla söylüyorum.
Çünkü bunu bilerek deniyorum.
Telefonu cebimde daha çok tuttuğum günler oluyor.
Güzel bir şey olduğunda da bazen hemen çıkarmıyorum.
Sonra fark ediyorum ki zaman birazcık genişliyor.
Ayrıntıları daha çok görüyorum.
Ben buradan tekrar sosyal medyaya dönmek istiyorum.
Çünkü mesele sadece bireysel değil topluca kurduğumuz bir düzen bu bence.
Artık sadece yaşamıyoruz.
Aynı zamanda kendi hayatımızın vitriniyle de ilgileniyoruz.
Ve bu vitrin fark etmeden hayatın içine sızıyor.
Bir tatilin ortasında olabilir, bir akşam yemeğinde, bir yürüyüşte.
Ve sonra dönüp şu soruya geliyoruz.
İnstagram'a atmadığımızda gerçekten yaşamamış mı oluyoruz?
Kimse görmediğinde o an daha muaz gerçek oluyor?
Bir gün sadece bize ait olduğunda o günün değeri azalıyor mu?
Ben şuna inanıyorum. Bazı şeyleri Instagram'a koymadığımızda onları daha derinden yaşıyoruz.
Daha yavaş, daha dikkatli, daha kendimiz için.
Ve belki de hayatın en gerçek anları başkalarına göstermek zorunda hissetmediğimiz anlar oluyor.
Telefonunuz cebinizdeyken, kimse bakmıyorken, hiçbir şey kanıtlamaya çalışmıyorken ve şunun altını tekrar çiziyorum.
Story atmak illaki birilerine bir şey kanıtlamak demek değil.
Ben burada bir şey paylaşılmadığında o günü yaşanmamış gibi hissetmekten bahsediyorum.
Eksikmiş gibi hissetmekten bahsediyorum.
Ve bölümü kapatırken kendime şunu hatırlatıyorum.
Mesele telefonlar değil.
Ne zaman elimizde oldukları, ne zaman cebimize döndükleri.
Bir dahaki sefere elin böyle bir telefona gittiğinde bir saniye durup kendine şunu sor bence.
Ben bunu şu an yaşamak için mi çıkarıyorum yoksa göstermek için mi?
Cevap her zaman aynı olmak zorunda da değil bu arada.
Ama o soruyu sormak bile hayatlarımızdaki ilişkiyi birazcık yumuşatıyor, birazcık daha gerçek yapıyor.
Biraz daha bize ait oluyor.
Her anı kaydetmeye çalışmak zor bence.
O anın içinde kalmamızı çok zorlaştırıyor yani.
Ben bunu çok net yaşadım hayatımın bazı anlarında.
Hani telefonumu çantama koyup bu sadece bana ait.
dediğim zamanlarla her saniyeyi çektiğim zamanlar arasında gerçekten büyük bir fark var gibi hissediyorum.
Birinde zaman daha yavaş akıyor gibi.
Diğerinde sanki sahnenin içindeyim ama aynı zamanda dışındayım da gibi.
O yüzden merak ediyorum. Eğer bir günü hiç paylaşmazsak, hiç story atmazsak, hiç fotoğraf koymazsak o gün yine de bizim midir?
Yoksa bazen başkaları görmediğinde yaşadığımızdan bile emin olamıyor muyuz?
Belki de asıl soru ne biliyor musun?
Şöyle sorayım. Biz hayatı mı yaşıyoruz yoksa hayatımızın ekranını mı yönetiyoruz?
Hepimiz bu sistemin içindeyiz.
Hepimiz istemeden kaptırıyoruz kendimizi.
Ama benim burada bahsettiğim şey bir anın fotoğrafını çekemediyseniz de, videosunu çekemediyseniz de ya da çektiniz bunu story ya da post atmadıysanız da o an sizindi, o
anda sen vardın, sen yaşadın.
İnanılmaz güzel bir anı o senin hafızanda.
Ben böyle zamanlarda yani böyle çok sevdiğim insanlarla bir arada olduğumda telefonu çok elime almıyorum.
Unutuyorum yani sohbete dalarsınız unutursunuz ya.
O yüzden çok sevdiğim insanlarla da çok az fotoğrafım vardır.
Ama günlüklerim de çok doludur mesela.
Yani çünkü o günü hatırlamak istersem, o günün bana hissettirdiklerini hatırlamak istersem o gece ben günlüğümü bir açmışımdır, bir anlatmışımdır.
Şöyle oldu, böyle oldu.
Şuna çok güldük, buna kahkahalar attık.
Bir sürü şey yazmışımdır.
Çünkü bence günlükler sadece dert dökmemiz gereken yerler değil.
Böyle hayatımızdaki güzel şeyleri de kaydetmemiz gereken yerler.
Geçenlerde birkaç günlük sorusu bırakmıştım bu konuda.
Böyle hayatınızda en mutlu hissettiğiniz anı anlatın günlüğünüze gibi.
Bu soruya o kadar fazla mesaj gelmişti ki hani hiç düşünmemiştim bunu diye.
Ama en çok ağladığını sorsam çok rahat hatırlardı belki.
Ama odaklanmıyoruz çok.
Çok güldüğümüz, çok mutlu olduğumuz, çok huzurlu hissettiğimiz anlara pek odaklanmıyoruz.
Ama bence bu duygu odaklandığında çok daha büyüyor.
Ve ben bu hissi çok seviyorum.
Ufacık bile bir mutluluk olsa onu böyle büyütüp büyütüp kocaman hale getirmeyi çok seviyorum.
Ve bu günlük sorularından bahsetmişken Şubat ayı sorularını paylaştım.
Instagram'da. Umarım ki dahil olursunuz ve hayatınızdaki başka şeylere odaklanalım.
Kendi içinize bir dönelim.
Biraz da yazalım ya. İçimizi dökelim.
Telefonu bir kenara bırakalım.
Kendimize vakit ayıralım birazcık.
Umarım ki keyif alırsınız.
Zaten 7 tanecik soru bıraktım.
2 günde bir cevaplasanız bile 2 haftada bitiyor.
Çok da iyi geleceğini düşünüyorum.
Bir sonraki soruları da...
Mart ayında paylaşır mıyım emin değilim.
Çünkü o konuda çok güzel bir şey geliyor.
Çok böyle ayrıntı veremiyorum ama anlatacağım bir ara mutlaka.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Sosyal medya olmasa da orada burada paylaşamasak da çok güzel anılar yaşıyorsunuz.
Hepsinin kıymetini bilin.
Umarım ki böyle çoğalır çoğalır durur bu anılar.
Ben de buradaydım dinledim demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmında bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
