
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
insanları küçülten değil, biraz daha alan açan cümleler kurmak isteyenler için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa konuşmak istediğim şey çok büyük bir mesele değil aslında.
Ama hepimizin hayatına fark etmeden böyle küçük küçük sızan bir şey.
Gün içinde kurduğumuz belki bizim de farkında olmadan başkalarına kurduğumuz bazı cümleler var.
İlk bakışta çok masum duran hatta bazen iyi niyetli bile Ama insanın içinde bir yerde durup durup yankılanan cümleler bunlar.
Beni bu bölümün içine iten şey de tam olarak bu oldu.
Ben son zamanlarda dönüp dönüp şunu fark ettim.
Bazı cümleler var.
Söylendiği anda bitiyor ama etkisi asla bitmiyor.
Günlerce bazen yıllarca insanın içinde kalıyor.
Hatta kendi sesinmiş gibi tekrar etmeye başlıyorsun onları.
Bir yerden sonra o cümleyi kimi kurduğunu hatırlamıyorsun.
Ama hissettirdiği şey tam orada oluyor.
Ve mesele şu ki bu cümleler genelde bağırarak söylenmiyor.
Yani kırıcı olmak için kurulmuş cümleler de değiller çoğu zaman.
Tam tersine ve sohbet arasında, gündelik bir zamanda, bazen kahve içerken, bazen telefonda konuşurken söyleniyorlar.
O yüzden de insan bunu alınmam mı gerekiyordu diye düşünüyor.
Alınmak değil belki mesele bu arada ama etkilenmemek de kolay değil.
Bir de şu tarafı var bunun.
Benim en çok üstünde duracağım konuda burası zaten.
Bazı cümleler var ki insanı susturuyor.
Yani devamını getirmemeni sağlıyor.
O an bir şey söylemekten vazgeçiyorsun.
Sonra bir daha, sonra bir daha ve fark etmeden bazı şeyleri artık hiç açmamaya başlıyorsun.
İşte bu bölüm biraz da o açılmayan yerler için.
Bugün bu bölümde insanlara kurmamaları gereken bazı cümlelerden bahsedeceğim.
Her birinin neden can yakabildiğini, neden insanı yalnız hissettirebildiğini, neden bazen olduğumuz halden şüphe ettirdiğini konuşacağım.
Kimseyi suçlamak için değil, hepimizin bazen bilmeden söylediği şeyler belki bunlar çünkü ama bilince çıkartmanın çok iyileştirici bir tarafı var.
Hazırsan ilk cümleyle başlıyorum.
Ve bu sefer ama niyeti kötü değildi demeden sadece gerçekten ne hissettirdiğine bakacağım.
İyi ki benim kalbimde kanayan bir yara olan o kadar da üzülecek bir şey yok ya cümlesi.
Şimdi öncelikle bu benim kalbim.
Neyi ne kadar üzüleceği tamamen onun kararı.
Ama şunu söylemek istiyorum.
Benim bu cümleyi duyduğumda ilk hissettiğim şey de genelde bu oluyor.
Sanki biri benim yerime karar vermiş gibi.
Ne hissetmem gerektiğine, ne kadar üzülmem gerektiğine, hatta üzülmeye hakkım olup olmadığını bile.
O an yaşadığım şeyin büyüklüğü ya da küçüklüğü bir anda önemsizleşiyor.
Çünkü karşımdaki kişi ölçüyü çoktan koymuş oluyor.
Ve bu ölçü benim kalbime göre değil.
Bence bu cümlede asıl can yakan taraf üzülme demesi değil bu arada.
Asıl mesele yaşadığın şeyin senden alınması.
Yani senin deneyiminin, senin duygunun, senin içinden geçenlerin üstüne bir kapak kapatılması.
Çünkü o an insan şunu düşünüyor.
Demek ki ben fazla hissediyorum.
Halbuki belki de sadece hissediyorum yani ne eksik ne fazla.
Ama ne var bu cümle genelde iyi niyetle söyleniyor.
Karşındaki seni teselli ettiğini düşünüyor belki ama teselli böyle bir şey değil ki.
Teselli ben seninle buradayım demek, bu senin için zor demek, anlıyorum demek.
O kadar gözülecek bir şey yok dediğinde insanın yaşadığı şey hafiflemiyor.
Tam tersine içine doğru çekiliyor.
Bence ben bu cümleyi duyduğumda çoğu zaman konuşmayı kesiyorum.
Detay vermekten vazgeçiyorum yani.
Çünkü anlıyorum ki anlatırsam yine aynı yere çıkacak.
Yani bir savunma yapmam gerekecek.
Neden üzüldüğümü açıklamam.
Kendimi ikna eder gibi anlatmam gerekecek.
Ve insan bazen üzgünken bir de kendini savunmak istemiyor.
Aslında bu cümle bana neyi öğretiyor biliyor musun?
Herkesin kalbi çok farklı çalışıyor.
Aynı olay birine dokunmazken bir başkasını yerinden edebiliyor.
Bu bir zayıflık mı değil.
Bu insan olmak ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey senin kalbin böyle hissediyor.
Yani tamam denmesi bence.
O yüzden biri bana üzgün olduğunu söylediğinde ben artık şuna çok dikkat ediyorum.
O üzüntüyü ölçmeye çalışmıyorum.
O üzüntüyü kıyaslamıyorum, küçültmüyorum.
Çünkü biliyorum ki insanın...
Kalbine o kadar da değil demek orada bir kapıyı sessizce kapatıyor.
Ve ben bunu çok üzücü buluyorum.
Bu liste epey uzun bu arada ama aralarından yıldızlı olanlarını seçtim.
Ve bence o kadar da üzülecek bir şey yok cümlesinden sonra en sık karşılaştığımız yer de tam burası.
Çünkü duygu küçültülünce hemen arkasından bir kıyas geliyor.
Ve o kıyas genelde şu iki kelimeyle başlıyor.
En azından.
En azından işin var.
En azından yalnız değilsin.
En azından sağlıklısın.
Bakınca çok mantıklı gibi duruyor.
Hatta çoğu zaman bunu söyleyen kişi gerçekten iyi bir şey yaptığını düşünüyor.
Bundan da eminim ben ama insan netice o anda çok garip bir şekilde sıkışıyor bence.
Çünkü yaşadığın şey hala orada dururken senden başka bir şeye bakman isteniyor.
Sanki duygunun üstü örtülüyor da yerine başka bir...
Tablo asılıyor gibi. Bu cümlede beni en çok zorlayan şey şu.
Şükürle susturulmak.
Yani bak başka güzel şeylerin var.
O yüzden bunu konuşma mesajı.
Halbuki aynı anda hem şükredebiliriz hem de zorlanabiliriz bence.
Bu ikisi birbirini iptal etmiyor ki.
Hayatta iyi şeyler var diye canımıza açıdan şeylerin geçersiz olması gerekmiyor yani.
Bir de zamanla şunu yapmaya başlıyoruz.
Bu cümleyi çok duyunca.
Kendi kendimize söylüyoruz.
Bir şey içimize oturuyor ama hemen ardından diyoruz ki yani en azından diyoruz ve devam ediyoruz.
Yani başkalarının ağzından çıkan cümle bizim iç sesimiz haline geliyor bir yerden sonra ve fark etmeden kendimizi susturmayı öğreniyoruz.
Oysa ki bence şükür böyle bir şey değil.
Şükür bastırmak değil.
Şükür olanı inkar etmek hiç değil.
Şükür acıyı küçültmek de değil.
Şükür insanın hayatındaki iyi şeyleri fark etmesi bence.
Ama aynı zamanda zorlandığını da kabul edebilmesi.
İkisi yan yana durabiliyor çünkü benim gözümde.
En azındanla başlayan bu cümleler iyi niyetle söylense bile çoğu zaman insanı gerçekten yalnız hissettiriyor.
Çünkü karşındakiyle aynı yerde buluşamıyorsun.
Sen bulunduğun yerden konuşuyorsun.
O seni bambaşka bir yere çekmeye çalışıyor.
Ve bazen insan ihtiyacı olan tek şey olduğu yerde görülmek.
Bence. O yüzden ben dertleşirken buna da çok dikkat ediyorum.
Karşıya söylememeye dikkat ediyorum.
Şimdi mesela bir sonraki cümlede bu cümleye çok benziyor aslında.
Yani biri o kadar da değil diyor.
Diğeri başka şeylere bak diyor.
Ama... İkisi de aynı yere çıkıyor.
Bunu burada bırak.
Hazırsanız o cümle geliyor.
Herkesin derdi var.
Bu cümle ilk duyulduğunda çok gerçek geliyor insana.
Çünkü evet doğru gerçekten herkesin bir derdi var.
Ama mesele bu cümlenin doğru olup olmaması değil ki.
Mesele bu cümlenin nasıl ve nerede kurulduğu.
Çünkü çoğu zaman bu cümle hep bir şeyi paylaşmaya çalıştığın anda geliyor.
Yani sen kendi derdini anlatırken bir anda o dert kalabalığın içine karışıyor ve görünmez oluyor.
Ben bu cümleyi duyduğumda şöyle bir his oturuyor içime.
Tamam yani susabilirim.
Sanki sıra bana gelmemiş gibi.
Sanki zaten konuşmaya hakkım yokmuş gibi.
Çünkü herkesin derdi varsa benimki niye özel olsun ki?
Ve bak farkındaysan yine aynı yere geliyoruz.
Dertlerin küçüklüğü, büyüklüğü tartışılmaya başlanıyor.
Kiminki daha haklı, kiminki daha ağır gibi.
Ama derdin kalabalıkta olması onun sana ağır gelmediği anlamına gelmiyor ki.
Yani herkesin derdi olması senin derdin, seni yormadığı anlamına gelmiyor.
Ve bu cümle fark etmeden bize şunu öğretiyor bence.
Dayan. Yani herkes dayanıyor.
Ama işte herkesin dayanma biçimi aynı değil ki.
Herkesin taşıdığı şey aynı değil ki.
Bir de şu tarafı var bunun.
Herkesin derdi var dediğimizde empati yapar gibi duruyoruz.
Ama aslında empatiyi tam tersine kapatıyoruz.
Çünkü empati ben de zorlandım demek değil sadece.
Empati sen şu an zorlanıyorsun ve ben bunu görüyorum demek.
Bu cümlede ise biz karşı tarafın yaşadığı şeyle hiç temas etmiyoruz.
Onu genelin içinde bırakıyoruz.
Ben bu cümleyi duyduktan sonra da genelde detaya girmiyorum.
Çünkü biliyorum ki konuşursam konu başka yerlere gidecek.
Yani başkalarının dertleri sayılacak.
Karşılaştırmalar başlayacak.
Ve ben aslında o an sadece kendi yaşadığım şeyin bir cümleliğine bile olsa kabul edilmesini istemiştim.
Belki de bu yüzden bu bölümde bu cümleleri tek tek konuşmak istiyorum.
Çünkü bunlar tek başına söylendiğinde gerçekten küçük gibi duruyor.
Ama yan yana geldiklerinde İnsanın kendi kendine kurduğu dili değiştiriyorlar.
Yani o kadar da değil. En azından böyle böyle.
Herkesin derdi var.
Ve insan bir yerden sonra kendi derdini kendi içinde bile küçültmeye başlıyor.
Ben bunları saydım.
Şimdi bu noktada iş yavaş yavaş şuraya evriliyor.
Sıradaki cümlemizde.
İnsan artık sadece derdini değil, kendini de tanımlamaya başlıyor.
Yani biraz daha derine iniyor.
Çünkü artık meseleye sadece yaşadığın şey ya da hissettiğin duygu da olmuyor.
Bu sefer hedefe sen konuyorsun ve şu cümle geliyor tabii ki.
Ya sen de hep böylesin.
Hiç işte klasik sen.
Yine tamam bu tepki.
Bu cümle, bilmiyorum böyle bir duruyorum ben.
Çünkü bu bir anı ya da bir durumu konuşmak değil artık.
Bu... Bir insanı tek bir cümle ile sabitlemek.
Sanki o anki halin, verdiğin tepki, söylediğin bir söz senin bütün karakterinmiş gibi sunuluyor ve insan bir anda kendini savunma pozisyonunda buluyor.
Ben sadece şu an böyle hissediyorum deme hakkı elinden alınıyor gibi geliyor bana.
Bu cümlede en zor olan şey bence şu, değişme ihtimalinin yok sayılması.
Yani insanın tek bir halden, tek bir duygudan, tek bir davranıştan ibaretmiş gibi görünmesi.
O yüzden ki hepimiz gün gün değişiyoruz.
Aynı olay karşısında bile farklı zamanlarda farklı tepkiler verebiliyoruz ama sen de hep böylesin dediğinde karşındaki kişiye şunu söylüyorsun.
Ben seni bu kalıba koydum ve orada kalacaksın.
Bir de yani bu cümleyi çok duyduğunda bir süre sonra sen kendine de bunu kurmaya başlıyorsun.
Bir şey hissediyorsun. Mesela tepki vermeden önce durup diyorsun ki ya hani yine böyle mi yapacağım?
Ben hep böyle miyim? Yani birinin sana dışarıdan yapıştırdığı etiket senin iç sesine dönüşüyor ve insan kendini ifade etmekten vazgeçmeye başlıyor.
Çünkü nasıl olsa hep böyle ya.
Klasik budur ya.
Oysa ki bir insanın bir konuya hassas olması, bir şeyi dert etmesi, bir konuda kırılması onun hep öyle olduğu anlamına gelmez bence.
Bu sadece o an kalbinin oradaydı anlamına gelir ve bu bir kusur değil.
Bu canlı olmakla ilgili bir şey.
Ve bu arada bence bu cümle fark etmeden insanın kendine karşı şefkatini de azaltıyor.
Çünkü kendini tek bir sıfatla tanımlamaya başlıyorsun.
Yani ben abartıyorum, ben zor biriyim, ben şöyle biriyim, ben böyle biriyim.
Halbuki kimse sadece tek bir kelimeden ibaret değil.
Hepimiz bir sürü haliz.
O yüzden şimdi burada...
Bu cümlelerin neden bu kadar etkili olduğunu daha iyi anıyorken yavaş yavaş bir sonraki cümle genelde insanı tamamen yalnız bırakan bir yere götürüyor.
Ona geçiyorum şimdi.
Bu da senin sınavın Zeynep.
Bu cümle söylendiğinde bence ortamda genelde bir sessizlik oluyor.
Çünkü kulağa çok büyük, çok anlamlı bir yerden geliyormuş gibi duruyor bu cümle.
Sanki yaşadığın her şeyin bir sebebi varmış hatta olması gerekiyormuş gibi ama Biraz yalnız hissettiriyor.
Çünkü bir şeyi sınav ilan ettiğimiz anda yanında durma ihtiyacı da ortadan kalkıyor gibi oluyor.
Yani bu senin meselen.
Sen halledeceksin gibi.
Anlatabildim mi? Bu cümlede bana en zor gelen şey...
Acının artık paylaşılmaktan çıkması galiba.
Eğer bu bir sınavsa demek ki benim tek başıma çözmem gerekiyor.
Yorulmamam, şikayet etmemem, durmamam gerekiyor.
Çünkü sınavlar... Böyle değil mi yani?
Dayanırsın, geçersin.
Ama hayat böyle işlemiyor.
Hayatta bazı şeyler gerçekten sadece zor.
Öğretici olmak zorunda değil, bir anlama olmak zorunda da değil.
Bir de bu cümleyle birlikte şuna çok çabuk geçiliyor.
Ben demek ki buradan bir ders çıkarmalıyım.
Bu cümle geliyor peşine ve bu baskı yaşanan şeyi çok daha ağırlaştırıyor.
Çünkü henüz canın yanıyorken bir de üstüne...
Doğru dersi alıyor muyum diye düşünmeye başlıyorsun.
Ki bazen insanın ihtiyacı olan tek şey ders çıkarmak değil.
Birinin evet gerçekten zor demesi.
Ben bu cümleyi duyduğumda şunu hissediyorum.
Ben anlaşıldım mı az önce yoksa susturuldum mu?
Çünkü sınav kelimesi Çok büyük bir kelime ama çoğu zaman o büyüklüğün içinde şefkat yok.
Orada yalnızca bir kabullenme beklentisi var.
Sessizce güçlü durarak geçmen bekleniyor.
Halbuki herkesin hayatında bazı dönemler var ki orada sınav olmak istemiyorsun.
Orada sadece insan olmak istiyorsun.
Yorulmak istiyorsun, kırılmak istiyorsun.
Birinin yanına oturup hiçbir şey çözmeden durmak istiyorsun ve...
Bu çok insani bir istek bence.
O yüzden bu cümle bana genelde şunu hatırlatıyor.
Her zorlanma bir sınav değil.
Her acı öğretici olmak zorunda değil.
Bazı şeyler sadece yaşanır ve geçerler ve bazen o geçme hali hiçbir ders çıkarmadan da olur.
Ve bu da tamam benim gözümde.
Şimdi ise bir sonraki cümleye geçebilirim.
Ama bu sefer mesele artık yaşanan şeyin anlamı değil.
onun da ne yapmamız gerektiği konusunda verilen bir hüküm olacak.
Hazırsan benim hayatımda olsa ben buna şükrederdim.
Şimdi bu cümle kulağa kötü bir şey söylenmiş gibi gelmiyor.
Hatta çoğu zaman iyi niyetle belki teselli etmek için kuruluyor ama insanın içinde bir arada böyle toh bir ağırlık bırakıyor.
Çünkü o an yaşadığın şey bir anda senin elinden alınıp başkasının hayatına taşınıyor ve ölçü değişiyor.
Artık mesele senin ne hissettiğin değil, başkasının o durumda ne hissedeceği oluyor.
Hani bahsettim ya bölümün başlarında beni en çok zorlayan şeylerden biri şükürle kıyaslanmak diye.
Burada da var o. Yani bak daha kötüsü de var denmesi.
Ama herkesin dayanma eşeği, herkesin hayat yükü, herkesin iç dengesi bambaşka.
Birinin şükredeceği bir şey başka birinin kalbine çok ağır gelebilir.
Daha az güçlü ya da daha nankör yapmıyor.
Sadece insan yapıyor.
Ve hani bir de bu cümleden sonra insana şunu düşündürtüyor bu konuşma.
Demek ki ben yeterince minnettar değilim galiba.
Ve bir anda kendi duygusundan suçluluk duymaya başlıyor insan.
Yani hem zorlanıyorsun hem de zorlandığın için kendine kızıyorsun.
Saçma sapan bir an.
Oysaki şükür insanın kendisini susturması demek değil ki.
Şükür olanı kabul etmek demek.
Ama olmayanı, zorlayanı, eksik olanı yok saymak demek değil ki.
Bazen aynı anda iki duygu birden vardır.
Bence. Hem sahip olduklarına minnet duyarsın hem de bazı şeylerin eksikliğini hissedersin.
Bu bir çelişki değil.
Bu hayatın kendisi bence.
Ama ben olsam şükrederdim dendiğinde bu iki duygunun yan yana durmasına izin kalmıyor.
Sanki birini seçmen gerekiyormuş gibi.
O yüzden ben bu cümleyi kurduğumda genelde anlatmaya pek devam etmiyorum.
Ne yalan söyleyeyim. Çünkü anlatmaya devam edersem duygumu savunmam gerekecekmiş gibi hissediyorum.
Evet ama diye başlayan cümleler kurmam gerekecek.
Oysa ki insan bazen açıklamak istemiyor yani sadece olduğu yerde kabul edilmek istiyor.
O yüzden belki de bu cümleyi duyduğumuzda kendimizi şunu hatırlatmamız gerekiyor.
Şükür bir yarış değil ya.
Kim daha çok şükrediyor diye ölçülen...
Bir şey değil. Ve birinin acısına ben olsam diye yaklaşmak o acıyı gerçekten anlamak anlamına gelmiyor.
Anlamak orada durmakla başlıyor.
Bu ikisi de birinden çok farklı şeyler bence.
Şimdi buradan sonra bir sonraki cümleye geçebilirim.
Çünkü bu sefer iş zamana bağlanıyor.
Yıldızlı cümlemiz geliyor.
Geçmişte kaldı artık.
Yani üzülme ya. Geçmişte kaldı artık.
Ne olacak yani? Geçti bitti.
Bu cümle söylendiğinde sanki zaman her şeyi otomatik olarak çözmüş olmalıymış gibi bir beklenti oluşuyor.
Aradan zaman geçtiyse tamamlanmış sayılıyor.
Konuşması bitmiş, hissedilmesi ayıp, hatta biraz da gereksiz gibi.
Halbuki zaman her şeyi aynı hızda iyileştirmiyor.
Bazı şeyler geçiyor evet ama bazı şeyler de şekil değiştirerek kalıyor.
Ve bu çok normal. Beni bu cümlede en çok zorlayan şey...
İnsanın kendi temposunun yok sayılması.
Yani yasın, kırgınlığın, hayal kırıklığının bir takvimi yok ki yani.
3 ay geçti tamam.
1 yıl oldu artık herhangi bir şey hissetmeyeceksin gibi işaretlenen bir şey değil bu.
Ama geçmişte kaldı artık dendiğinde insan kendini geç kalmış gibi hissediyor.
Hala hissediyorsa demek ki bir sorun varmış gibi hissediyor.
Bir de bu cümleyle birlikte insan artık kendi duygusunu aceleye getirmeye başlıyor.
Evet ya neden hala aklımda diyorsun yani?
Neden hala canım sıkıyor diye sorguluyorsun kendini?
Halbuki bazı şeyler kapanmıyor.
Bazı şeyler sadece hayatın bir yerine yerleşiyor ve orada duruyor.
Ara ara kendini hatırlatıyor.
Bence bu cümleyi kurarken şunu unutuyoruz.
Zaman geçiyor olabilir.
Evet ama biz de değişiyoruz.
O geçmişte kalan şey bugünkü halimizde başka bir yere dokunuyor olabilir.
Ve bu takılı kalmak değil.
Bu hatırlamak demek.
Bu insan olmak demek.
O yüzden bazen yapılacak en sağlıklı şey, evet bu geçmişte kaldı ama bende bir izi var diyebilmek, bunu kabul etmek.
Böyle zorlamadan, acele etmeden.
Çünkü herkesin iyileşme yolu bambaşka.
Gerçekten bambaşka.
O yüzden bunu unutma.
Şimdi buradan sonra zaman meselesi bir anda başka bir yere bağlanacak.
Hazırsan bu sefer işin içine takvim giriyor.
Artık bu yaşta.
Şunu şunu şunu yapman lazım.
Artık bu yaşta.
Bunu bunu neden yapmadın hala?
Bu cümle duyulduğu anda insan bir anda görünmez bir çizginin dışına itilmiş gibi hissediyor bence.
Sanki hayatın bazı bölümleri var ve o bölümlerden biri kaçırıldıysa artık o sayfa kapanmış demek.
Yani istemek, denemek, değişmek bunların hepsi yaşla sınırlanmış gibi.
Bu cümlede benim en çok sinir eden şey hayatın tek bir sırası varmış gibi konuşulması.
Sanki herkes, bu dünyadaki herkes aynı yaşta aynı şeyleri yapmak zorundaymış gibi.
Oysa ki yani kimimiz erken anlıyor, kimimiz geç anlıyor, kimimiz geç başlıyor, kimimiz yol değiştiriyor.
Ve bunların hiçbiri yanlış değil.
Artık bu yaşta...
dendiğinde insanın içinden bir şey geri çekiliyor.
Böyle hayat biraz küçülüyor, heves biraz kısılıyor.
Geç kaldım galiba gibi hissediyoruz.
Halbuki çoğu zaman geç kalan biz değiliz.
Sadece yolumuz başka başkalarından.
Ben bu cümleyi çok duyduğumda artık şunu demeye başlamıştım yani.
Keşke daha önce yapsaydım.
Şunu şunu keşke şu zaman yapsaydım.
Ama kimse o öncenin koşullarını bilmiyor ki.
O zaman hazır mıydın?
O zaman gücün var mıydı?
Cesaretin var mıydı?
Bunlar hiç hesaba katılmıyor.
Sadece yaş sayılıyor bu cümlede.
Halbuki hayat yaşla değil, biraz cesaretle değişiliyor.
Ve cesaretin de tek bir zamanı yok.
Bazen çok geç sandığımız bir yer aslında ilk kez gerçekten hazır olduğumuz bir yer olabiliyor.
O yüzden ne yapıyoruz?
Geç kalmış hissetmiyoruz.
Evet, bu yaşta hala yapmadım.
Evet, hala bekliyorum, hala da yapmayı düşünmüyorum diyebiliyoruz.
Çünkü olabilir. Şimdi ben buradan sonra en sert cümleye geldim galiba.
Çünkü burada artık empati tamamen devreden çıkıyor gibi hissediyorum.
Hazırsan yıldızlı cümlemiz şu.
Bunu seçtiysen sonuçlarına da katlanacaksın.
Bunu sen seçtin Zeynep.
Bu yola sen girdin Zeynep.
O yüzden naz yapma, söylenme, şikayet etme.
Gülü seven dikenine de katlanır.
Bu cümle çok net, çok keskin, çok sert.
Hayat siyah beyazmış gibi konuşuyor bu cümle.
Sanki her seçim tam bilgiyle, böyle tam özgürlükle hiçbir koşul olmadan yapılmış gibi.
Oysa ki bence şahsi fikrim ne biliyor musun?
Çoğu seçim mecburiyette, korkuyla.
Eldeki imkanlarla yapılıyor.
Ama bu cümleye bunların hiçbirini hesaba katmıyor.
Bu cümle insanın elinden şefkati alıyor öncelikle.
Kendine de başkasına da.
Yorulma hakkını, zorlanma hakkını, fikrini değiştirme hakkını alıyor.
Seçtiysen sus gibi bir yere çıkıyor yani bu cümle.
Halbuki insan bir şeyi seçip sonra zorlanabilir.
Seçip pişman olabilir.
Seçip yine de destek isteyebilir.
Hayat böyle katı kurallarla işlemiyor ki yani.
İnsanlar seçimleriyle sınanmıyor sadece.
O seçimlerin içinde de değişiyorlar.
Ve bazen bir şeyin zor gelmesi yanlış seçim yapıldığı anlamına da gelmiyor.
Sadece yine yaklaşık 5 dakikada bir dediğim gibi sadece insan olunduğu anlamına geliyor.
Bence bu cümlelerin şöyle bir ortak tarafı var.
Hepsi... İnsanı biraz yalnız bırakıyor.
Hepsi bunu kendi içinde hallet diyor.
Ama bazı şeyler tek başına halledilmek zorunda değil bence.
Bazı cümleler kurulmasa hayat birazcık daha hafif olabilir gibi geliyor.
Bu bölümün derdi de tam olarak bu.
Daha az hüküm veren, daha az küçülten, daha çok alan açan cümleler kurabilmek.
Ve bazen de hiçbir cümle kurmadan sadece orada durabilmek.
Şimdi yavaş yavaş bölümün sonuna geliyorken şunu söylemek istiyorum.
Bu bölümde konuştuğumuz cümlelerin çoğu kötü niyette kurulmuş cümleler değil.
Çoğu zaman insanlar ne söyleyeceklerini bilemediklerinde böyle ezberden bir yere yaslanıyorlar.
Belki bizi rahatlatmak istiyorlar, belki ortamı toparlamak istiyorlar.
Ama niyet ne olursa olsun bazı cümlelerin kalpte bıraktığı iz değişmiyor.
Ve bazen en büyük farkındalık bunu bana söylediklerinde ben ne hissetmiştim diye.
Durup düşünmekle başlıyor.
O yüzden buradan sonra bence bu arada insanların yapması gereken şey çok basit.
Birinin yaşadığı şeyi düzeltmeye çalışmamak.
Ölçmemek, küçültmemek, hızlandırmamak.
Bazen karşımızdakinin ihtiyacı bir çözüm değil.
Bir cümle bile değil.
Sadece yanında biri olduğunu hissetmek.
Buradayım demek. Ya da hiçbir şey demeden gerçekten dinlemek.
Ve kendimize döndüğümüzde de Aynı şefkati göstermeyi öğrenmek.
Bu cümleleri başkalarından duyduğumuz kadar, bazen kendimize de kuruyoruz çünkü biliyorum.
Kendimizi aceleye getiriyoruz.
Susturuyoruz, küçültüyoruz.
Belki bu bölümden sonra içinizden geçen o otomatik cümleleri biraz daha fark ederiz.
Onları hemen doğru kabul etmek yerine, yani dur bir, bu benim kalbim.
Diyebiliriz umarım.
Eğer bu bölüm bittiğinde sende küçük doğası bir ferahlık kaldıysa ya da cümleyi daha kurmadan önce iki saniyecik durmayı düşünürdüyse benim için çok kıymetli.
Hayat zaten yeterince zor.
Birbirimize kurduğumuz cümlelerle birazcık yumuşatabiliriz diye düşünüyorum.
Ve bazen en iyisi doğru cümleyi aramak değil yanlış olanı hiç kurmamak.
Beni dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Ben de buradaydım Zeynep.
Ben de dinledim demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Haftaya salı tekrardan görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
