
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
bazen içimizdeki o ses en sert eleştiriyi yapar, en çok ondan yoruluruz. bu bölüm, o sesi susturmak yerine anlamayı ve onunla yeniden ilişki kurmayı öğrenmek isteyenler için.
Transkript
Bugün o sayfalardan yine birini daha açıyoruz.
Bu defa yalnız değilim, sen de buradasın.
En sessiz sandığımız ama bizi en çok etkileyen şey.
Yani içimizde konuşan o ses.
Bazen yol gösteren, bazen köstekleyen, bazen bizi koruyan, bazen de durduran.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğüm biliyordu podcastinin 5.
bölümü. Hoş geldin.
Bakın ben bazen sadece susardım.
Bir şey yapmak isterdim ama elim gitmezdi.
İşte biriyle konuşmak isterdim ama cümleleri toparlayamazdım.
Kendimle ilgili yeni bir şey denemek isterdim ama tam kalkacakken içimden bir şey derdi hani.
Ya çok saçma olacak ya otur yerine gibi.
Ve ben gerçekten otururdum.
Bu bölüm işte o ses üzerine.
Herkesin içinde bir ses var.
Bazen dost, bazen düşman gibi.
Bizi korumak ister gibi konuşan ama çoğu zaman sadece durduran.
Korkutan, küçük düşüren, vazgeçiren.
Ben içimizde konuşan o sesi bugün biraz daha yakından tanımak istiyorum.
Çünkü bazen en çok kendi içimizden zarar görüyoruz ve bunu fark etmek bile zaman alıyor.
Ben bu sesle yıllardır yaşıyorum herkes gibi.
Beni kötü biri olduğuma inandırdığı zamanlarda oldu.
İşte bu sözü söylememen lazımdı, seni artık sevmeyecek dediği anlarda oldu.
Ya da bu hatayı yaptın bir daha asla toparlayamazsın diye kulağımı çınlattığı gecelerde oldu.
Ve bence tuhaf olan şu ki bu ses her zaman bağırmıyor.
Çoğu zaman fısıltı gibi ama içten içe o kadar inandırıcı ki bazen onunla tartışmayı bile yeltenmiyorsun.
Çünkü hep önce o konuşuyor, o başlıyor, sen susuyorsun.
Ve bu suskunluk zamanla öyle bir hal alıyor ki gerçek düşüncenin ne olduğunu bile karıştırıyorsun.
Hani ben mi istedim böyle olmasını yoksa korktuğum için mi geri durdum mesela?
Ya da gerçekten istiyor muydum yoksa yeterince iyi hissetmediğim için mi denemedim?
İçindeki ses o kadar çok konuşmuş ki sen artık kendi niyetinden bile emin olamıyorsun.
Sonra da dışarıdan biri seni yargıladığında savunmak aklına gelmiyor.
Çünkü sen zaten kendi içinden bin kez yargılanmışsın.
Senin içindeki o ses dış dünyanın yargısından çok daha sert, çok daha hızlı.
Kendini anlatmak yerine geri çekiliyorsun.
Çünkü kendi içinde bile kabul görmemiş birini başkalarına nasıl anlatabilirsin?
Ben bazen bir şey söyleyecek gibi olup durduğumda kendime şu soruyu soruyorum.
Bu cümleyi ben mi kuruyorum yoksa içimdeki o ses mi beni susturuyor?
Bu küçük soru gerçekten çok fazla şey değiştiriyor.
Çünkü sustuğumda artık fark ediyorum ki korkudan değil de içimdeki sesin baskısından konuşamıyorum.
Konuşamıyordum. Ve bunu fark ettiğimde o sese karşı biraz daha güçlendiğimi gördüm.
Bir de şunu hissediyorum ki bize öğretilen o sessizlik çoğu zaman kibarlık adı altında büyütülmüş bir bastırma aslında.
Ama bazen bağırmak gerekiyor.
Kendine, o sese.
Yeter artık demek gerekiyor.
Ben buradayım ve artık sadece sen konuşmayacaksın demek gerekiyor.
Çünkü bir yerden sonra kendi hayatımızın sesine sahip çıkmak Gerçekten en büyük özgürlük oluyor.
Ben bir gün günlüğüme şöyle yazmışım.
Bugün sadece susmak istiyorum.
Çünkü içimdeki ses o kadar fazla konuştu ki yine yanlış yaptığımı söyledi.
Yine bir şeylerin olmadığını söyledi.
Ve ben sadece başımı yastığa gömüp keşke böyle bir kapatma tuşu olsa diye düşünüyorum demişim.
Bu satırları yazarken yorgun bir anımdı.
Bir şeyleri yanlış yapmaktan da değil de sürekli yanlış yapmaktan korkmaktan.
Çünkü o korku her yeni adımı boğuyor.
Ve fark ettim ki ben bazen sadece kendi içimdeki o sesi susturmak için sessizleşiyorum dış dünyada.
Yani o kadar içime konuşuyorum ki başkalarına anlatacak bir şey kalmıyor.
Halbuki bazen konuşsaydım belki geçecekti.
Ama içimdeki o ses önce kendi cümlelerini diziyor önüme.
Ve ben onları aşamadan başka kimseye ulaşamıyorum.
Peki yani bu sesi neden bu kadar dinliyoruz?
Belki de çocukken onunla çok erken tanıştık.
İşte küçükken ayıp olur dediler.
Dikkat çekme dediler belki.
Belki bu kadar konuşma dediler.
Bak ne derler sonra falan dediler.
Ve bir susmayı öğrendik.
Sonra içinizde bir ses kendi kendine büyüdü.
O sustukça büyüdü.
O bastırıldıkça şekillendi.
Ve artık biri bize sen olduğun gibi güzelsin dese bile içimizdeki o ses devreye giriyor.
Diyor ki yani hayır. Değilsin.
İç sesimiz aslında bizi korumak istiyor.
Ben buna inanıyorum. Ama bunu çok garip yollarla yapıyor.
Sınır çizmek yerine duvar örüyor.
Cesareti vermek yerine geri çekiyor.
Ve biz bunu ben böyleyim diye kabulleniyoruz.
Halbuki değilsin. Sen daha cesursun.
Senin içinde o sesin bile tanımadığı bir ışık var.
Ama o ışığı görebilmen için önce o sesle karşı karşıya gelmen gerekiyor.
Kavga etmen gerekiyor demiyorum.
Ama yüzleşmen gerekiyor.
Tamam seni duyuyorum ama artık sana körü körüne inanmıyorum demek gerekiyor.
Ve bunu diyebilmek için önce tabii ki de o sesi fark etmek gerekiyor.
Yani otomatikleşmiş o iç konuşmaların arkasında durmak.
Bir anlığına hani ya dur ya bu gerçekten benim düşüncem mi diye sormak gerekiyor.
Çünkü... Bazen gerçekten içimize dönen o cümleler yıllar öncesinden kalma.
Belki bir öğretmenin sesi, belki bir aile büyüğünün bakışı, belki çocukken yaşadığımız bir utancın yankısı.
Ve biz hala o yankılarla yön bulmaya çalışıyoruz.
İşte bu yüzden bazen durup düşüncelerimizi sorgulamak kendimize ilk gelen ilk adım oluyor.
Ben bazen bunu yazıyla yapıyorum.
İçimden geçen bir düşünceyi yazıyorum.
Sonra altına kendi gerçek fikrimi yazıyorum.
Mesela iç sesim bir dönem hiçbir şey başaramayacaksın dediyse altına şunu yazıyorum.
Bu sadece bir korku.
Daha önce neler başardığını hatırla.
Bu çok küçük bir pratik.
Ama bana iç sesimin tek doğru olmadığını öğretiyor gibi hissediyorum.
Bunu yapmak çok zor da değil.
Sadece dürüst olmayı gerektiriyor.
Bir diğer şey de o sesi yalnız bırakmamak.
Bazen biriyle konuşmak sadece o düşüncenin ağırlığını azaltıyor.
Söylenmemiş her şey büyüyor çünkü.
Ama biriyle paylaştığında fark ediyorsun ki bu sadece senin içinde değil.
Başkalarının içinde de böyle bir ses var.
Ve bu ortaklık yalnız olmadığımızı hatırlatıyor.
Bu yüzden dertleşmek bence sanıldığından daha büyük bir iyileşme.
Ve belki de en önemlisi ne biliyor musun?
Kendine karşı yumuşak olmak ya.
Ben bunu sürekli galiba her bölümde bir altın çizeceğim bunun ama o sesi susturmak zorunda değilsin.
Sadece ona kavga etmeyi bırak.
O sesi dinleyip sonra bu sefer farklı davranacağım diyebilmek çok büyük bir iç zafer.
Gerçekten öyle. Hani içinden geçenle savaşmadan ama yine de yolunu kendin çizerek.
Anladın mı? İşte gerçek güç bence bu.
Benim gerçek güç tanımım bu.
Çünkü bazen bir şeyleri değiştirmek gerçekten çok büyük devrimler gerektirmiyor.
Bazen sadece bir cümleye inanmayı bırakmak yetiyor.
Bir düşünceye karşı...
Bu bana ait değil ki diyebilmek yetiyor.
Ve o an içindeki o ses biraz daha kısılıyor ve sen güçleniyorsun.
Bir gün bir kitapta şöyle bir şey okumuştum.
İnsan en çok kendi zihninde kaybolur.
Bu kadar sade ama bu kadar doğru bir cümleyle çok az karşılaştım ben.
Gerçekten de bazen düşüncelerimiz o kadar birbirine dolanıyor ki dış dünyayla aramızda sanki kalın bir perde varmış gibi oluyor.
Ve üzücü olan o perdeyi biz koyuyoruz oraya.
Yargılarla, geçmişle ya da kıyasla ve sonra kendi kendimize yetemediğimizi düşünüyoruz.
İşin güzel yanı şu, şu taraftan bakalım.
O perdeyi yine biz kaldırabiliyoruz.
Kendimize karşı daha yumuşak davranarak, içimizdeki sesi dönüştürerek yapabiliyoruz bunu.
Bir başka gün, yine bu konuda günlüğümde şöyle bir şey var.
Bunu seneler sonra yazmışım böyle.
Galiba 19 yaşında mı oluyorum bunu yazdığımda.
Demişim ki sadece bir günlüğüne içimdeki sesi sessize almak istiyorum.
Sadece o gün kendimi yargılamadan yaşamak istiyorum.
Belki öyle bir günde kendimi sevebilirim yazmışım.
Benim için galiba zor yaşlardı.
18 özellikle.
Hayatımda yolunda gitmeyen çok şeyin olduğu bir yaştı.
Ve bu cümle bana hala çok şey anlatıyor.
Çünkü biz hep bir şeyleri düzeltmeye çalışırken kendimizi unutuyoruz.
En küçük hatamızı bile büyütüyoruz.
Ve birinin bizim hakkımızda düşündüğünü sandığımız cümleleri gerçek zannediyoruz.
Ama artık şöyle düşünmeye çalışıyorum.
İçimde konuşan o ses bugünkü ben değil.
O ses belki de geçmişte duyduklarımın birikimi.
Ama ben bugünüm.
Ve bugün kendime bambaşka bir sesle yaklaşabilirim.
Mesela bir filmde görmüştüm.
Bir karakter iç sesini dışsallaştırmıştı.
Kendi ile konuşuyordu.
Ve fark etti ki o sesi değiştirmeye başladıkça Kendine daha fazla güvenmeye başlıyor.
Ben de bazen bunu yapmıyorum artık.
Yani bir cümle eğitimden geçirirken soruyorum kendime.
Bu bana mı ait yoksa birinden mi duydum?
Eğer o cümle bana ait değilse onu orada bırakıyorum ve yeni bir cümle seçiyorum.
Kendime ait bir sesle konuşuyorum.
Çünkü iç sesimiz aslında gerçekten yazılabilir.
Ona yeni kelimeler öğretmek mümkün.
Çünkü... İşin güzel yanı şu ki o ses bir düşman değil.
Evet değil ama önemli olan bu mu?
Hayır. Bizim ona nasıl konuştuğumuz önemli olan.
Sen kendine nasıl davranıyorsan iç sesin de sana öyle konuşuyor.
Ben artık galiba şu çocukmuş gibi bakıyorum o sesime.
Onu bastırmak yerine onu anlamaya çalışıyorum.
Yani bana ne zaman konuşuyor bu kafamdaki ses?
Hangi durumlarda böyle çok fazla yükseliyor?
Bir sürü soru kafamın içi böyle yazılı, bir sürü cümleyle dolu.
Ve ben ona hangi cümlelerle cevap verebilirim?
Belki önce şöyle diyebilirim.
Tamam seni duyuyorum ama artık beni korkutman izin vermeyeceğim.
Bu bir isyan mı değil, bir hatırlatma.
Çünkü... Diyorum ya bence o ses çoğu zaman bizi korumaya çalışıyor ama yöntemini bilmiyor.
Korkutarak korumaya çalışıyor, susturarak, geri çektirerek korumaya çalışıyor ve ben artık bu yöntemin bana iyi gelmediğini fark ettim.
Yani bu şekilde kafamdaki sesin beni korkutarak bir şeylerden koruması beni mutlu etmiyor.
Zaten onu fark ettikten sonra galiba toparlayabildim kafamı.
Böyle daha sakin bakabildim.
Kafamdaki sesleri susturabildim.
Bir de şu cümleyi çok seviyorum.
Bu sadece bir düşünce.
Bu kadar. Ne gerçek, ne kesin, ne de kadar.
Sadece bir düşünce.
Bu cümle beni gerçekten durduruyor bazen.
İçimden geçenleri hemen sahiplenmek yerine kenara koyup şöyle bir bakabilmemi sağlıyor.
Yani o düşünceyi biraz dışarıdan izlemek gibi bir şey bu galiba.
Tepki vermek yerine biraz soluklanmak gibi.
Çünkü ben biriyle tartışırken de hep böyle yaparım.
Bir dururum önce, bir sindiririm böyle.
Çok fevri cevaplar vermektense.
Sanırım kafamdaki sesler için de aynısını yapmaya başladım.
Böyle bir işe girişecekken, bir şey yapacakken böyle 50 tane soru belirdiğinde kafamda bir bakıyorum böyle bir derin bir nefes alıyorum.
Bu soruları ben mi soruyorum?
Yoksa başkalarının bana yaptığı yorumlardan etkilenerek mi şu an kendimi bu şekilde darlıyorum diye bir düşünüyorum.
Bir de bazen kendime şunu soruyorum.
Zeynep bir arkadaşın sana böyle konuşsaydı ona ne derdin?
Çünkü o içindeki ses kendime karşı çok acımasız konuşuyordum.
Bazen. Bir başkası bana öyle şeyler dese kalbim kırılır mıydı?
Çok kırılırdı.
Ama kendime söylediğimde çok normal gibi geliyor.
İşte o zaman fark etmem.
İç sesimi bile eğitmem gerekiyor.
İyi konuşmayı, nazik olmayı, sabırlı olmayı yeniden öğrenmesi gerekiyor.
Ve bu da bir süreç. Daha önceki bölümlerde de konuşmuştuk.
Hani bazen böyle gözlerin içine bakıp sen yeterlisin diyebilmek gerekiyor.
Bunu yapabilmek gerekiyor yani.
Çünkü... İnsanın kendisine nazik davrandıktan sonra hayatında çok fazla şey değiştiğini söyleyebilirim.
Gerçekten. Hayatımdaki verdiğim en doğru kararlardan biriydi sanırım.
Kendime daha şefkatli yaklaşmak.
Bunu insanlarla konuşurken çok basit bir şeymiş gibi böyle ağızlarını alıyorlar ama bence benim gibi olanlar beni anlar.
Ya da mükemmeliyetçi olanlar.
Ya da hata yapmaya.
Asla tahammül edemeyenler.
Ben de böyle bir insandım.
Şu an hiç öyle değilim.
Hatada yaparım.
Yanlış kararlar da veririm.
Bu mükemmel yetçiliği rafa kaldıralı galiba biraz oldu.
Ve dediğim gibi bu bir süreç.
İyi konuşmayı, nazik olmayı.
Bunları yeniden öğrendiğimiz bir süreç.
O yüzden ben bugünlerde kendime daha çok şöyle diyorum.
Bunu böyle hissetmen çok normal.
Zorlanıyorsun diyorum.
Çünkü insansın.
İç sesim hala zaman zaman devreye girmiyor mu?
Tabii ki de giriyor. Ama artık onunla arama bir filtre koyuyorum.
Yani ilk duyduğum anda hemen inanmıyorum ona.
Önce kalbime bir soruyorum diyorum ki bu ses bana iyi geliyor mu?
Ve eğer gelmiyorsa o sesi susturuyorum artık.
Çünkü sessizlik de bir iyilik bazen.
Özellikle kendimize karşı.
Ben bu... Bölümde hani şey soruları sordum ya bana ne zaman konuşuyor, hangi durumlarda daha çok sesini yükseltiyor, ona hangi cümlelerle cevap verebilirim gibi.
Bu bölümde sana tek bir cevap vermeye çalışmadım.
Çünkü içimizdeki ses herkese farklı konuşuyor.
Ama şunu söylemek istiyorum ki o sesi duyuyorsan yalnız değilsin.
Ve o ses her zaman haklı değil.
Kendini sorgulamak değil de anlamak istiyorsan o sesi bastırmadan Ama onu yönlendirerek yaşamayı seçebilirsin.
Kendine yeni bir iç ses yaratabilirsin.
Daha nazik, daha yumuşak, daha sevgi dolu bir ses.
Ve işte o zaman hayat biraz daha hafif geliyor.
Bunu söyleyebilirim.
En azından bana çok sorulan, hani nasıl bu kadar sakinsin, nasıl koruyorsun bu sakinliğini falan dediğinde aslında değilim de bazen.
Çünkü şu an yeni bir iş kurma sürecindeyim bildiğiniz gibi.
Kafamda fırtınalar kopuyor.
Yani çok fazla ses konuşuyor.
Ya şöyle olursa ya böyle olursa ya şunu yapamazsam falan.
Susturmayı öğrendim ya.
Yani. Çok uzun zaman olmadı ama öğrendim diyebilirim artık.
Ve gerçekten hayatı daha hafif hissediyorum bu şekilde ve bu bana çok iyi geliyor.
Bir kamu spotudur.
Kendinize iyi davranın, nazik davranın.
Karşınızda çok sevdiğiniz, gerçekten çok değer verdiğiniz biri varmış gibi konuşun onunla.
Yine onun iyiliğini isteyerek ama cümlelerimize dikkat ederek.
Umarım anlatabilmişimdir kendimi.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana gerçekten çok iyi geliyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
