
her şeyi yapmak istiyorum o yüzden hiçbir şey yapmıyorum
12 Mayıs 2026 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
her şeyi yapmak isteyip hiçbir şeye başlayamayan o yorgun zihin halini biraz anlamak, biraz hafifletmek isteyenler için.
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Sen de buradasın. Hoş geldin.
Özleştik. Bir 3-4 hafta ara vermiştim.
Geldim. Bugün ne konuşacağım biliyor musun?
Bazı dönemler vardır yani insanın içinde aynı anda çok fazla şey yaşanır.
Çok fazla fikir, çok fazla istek, çok fazla ihtimal.
Yapmak istediğin şeyler uzar gider.
Okumak istediğin kitaplar, izlemek istediğin filmler, gitmek istediğin yerler, düzenlemek istediğin, hayata olmak istediğin kişiler.
Hepsi aynı anda kafanın içinde böyle bir konuşmaya başlar.
Ve dışarıdan bakınca bu çok güzel bir şey gibi görünür.
Hevesli olmak gibi, hayat dolu olmak gibi.
Ama işin içindeyken bazen hiç öyle hissettirmez bence.
Bazen o kadar çok şey istersin ki böyle elin hiçbir şeye gitmez yani.
Sanki seçenekler arttıkça hareketin azalır.
Sanki içinde kocaman bir enerji vardır ama nereye yakacağını bilemediği için böyle olduğu yerde sıkışır kalır.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğümü biliyordu podcastinin.
Her şeyi yapmak istiyorum o yüzden hiçbir şey yapmıyorum bölümü.
Bugün biraz bu hissi konuşalım istiyorum.
Çünkü bence çok tanıdık bir his bu.
Özellikle de bir şeyler yapmak isteyen, üretmek isteyen, merak eden, böyle hayatı dolu dolu yaşamak isteyen insanlar için.
Dışarıdan bakınca sanki tembellik gibi anlaşılabiliyor bu.
Bazen hani sanki insan yeterince istemiyormuş gibi.
Halbuki bazı zamanlar hiçbir şey yapmıyor oluşumuzun sebebi...
İçimizde hiçbir şey olmaması da değil.
Tam tersine içimize gereğinden fazla şey olması.
Yani o kadar çok şey düşünüyoruz ki, o kadar çok şey istiyoruz ki ve isterseniz o kadar ihtimal arasında da kalıyoruz ki sonunda beynimiz de kalbimiz de aynı anda yoruluyor.
Ben bu hissin en zor tarafının şu olduğunu düşünüyorum.
İnsan ne yapamadığı için üzgün olduğunu tam seçemiyor.
Çünkü ortada tek bir şey de yok ya, tek bir hedef yok, tek bir mesele yok.
Bir yandan düzenli olmak istiyorsun, bir yandan daha üretken olmak istiyorsun.
Daha çok okumak, yazmak, üretmek istiyorsun.
Yani aslında kendine daha iyi bakmak istiyorsun.
Ve bütün bunlar üst üste geldiğinde aslında yapmak istediklerin sana ilham vermek yerine baskı kurmaya başlıyor.
Bir süre sonra o güzel ihtimaller listesi insanın üstüne çöken bir ağırlığa dönüşebiliyor.
Galiba burada çok ince bir çizgi var.
Bir şeyleri istemek çok güzel bir şey.
Hayata karşı iştahlı olmak da çok güzel.
Ama bazen o iştah insanın zihninde öyle bir kalabalığa dönüşüyor ki en basit şeye başlamak bile zor geliyor.
Şu an bu hissi bir kere tattıysan anlayacaksındır anlatmak istediğimi.
Çünkü bir şeye başladığında sanki diğer bütün şeyleri ihmal ediyormuşsun gibi hissediyorsun.
Kitap okuyorsan yazmıyorsun.
Yazıyorsan dışarı çıkmıyorsun.
Dinleniyorsan geri kalıyorsun.
Bir işle ilgileniyorsan öbürüne yetişemiyorsun.
Ve insan bir noktadan sonra sadece ne yapacağını değil, neyi seçerse neyi kaçıracağını da düşünmeye başlıyor.
O zaman da elindeki zaman küçülüyor.
Ama kafadaki gürültü tabii ki de büyüyor, büyüyor, büyüyor.
Bence bu his biraz da en doğru şeyi yapmalıyım baskısıyla da büyüyor.
Çünkü bazen mesele yalnızca çok seçenek olması değildir ya.
Hani o seçeneklerin içinde en verimli olanı, en anlamlı olanı ve en doğru zamanlı olanı bulmaya çalışmak.
Sanki yanlış yere başlarsak günümüz de boşa gidecekmiş gibi.
Sanki enerjimizi yanlış yere verirsek bir fırsatı kaçıracakmışız gibi.
Ve böyle düşününce insan başlamak için bile kendine izin veremiyor bir noktada.
Çünkü başlamak aynı zamanda seçmek demek.
Seçmek de bazen insanı vazgeçmek gibi hissettiriyor.
Ben bunu en çok şu anda fark ediyorum sanırım.
Bazen hiçbir şey yapmıyor gibi göründüğümüz anlarda bile içimiz aslında hiç durmuyordur.
Yani dışarıdan sakin görünüyorsun.
Belki böyle bir köşede oturuyorsun, telefona bakıyorsun.
Ama içeride inanılmaz yoğun bir trafik var.
Şunu da yapmalıyım, buna da başlamalıyım, bunu da aksatmamalıyım, şunu ertelemeyeyim diye dönen bir iç ses var.
O yüzden bu hal bazen tembellik değil, fazla yüklenmiş bir zihnin hareket edemeyişi gibi.
çok dolu bir masanın üzerinde çalışacak yer bulamamak gibi.
Ve sanırım insanın en çok yoran şeylerden biri de bu halin dışarıdan yanlış anlaşılması.
Hatta bazen insanın kendisi tarafından bile yanlış anlaşılması.
Ben niye böyleyim diyorsun ya?
Madem bu kadar istiyorum neden başlamıyorum?
Madem benim için bu kadar önemli bunlar ben neden harekete geçemiyorum?
Sonra bunun üstüne bir de suçluluk ekleniyor.
Zaten sıkışmışsın bir de kendine kızıyorsun orada.
Ve o kızgınlık insanı harekete geçirmiyor çoğu zaman.
Tam tersine böyle bir...
Donduruyor sanki. Bu bölümde işte biraz bunu konuşmak istiyorum.
Her şeyi aynı anda istemenin nasıl yorucu bir şeye dönüşebildiğini.
Yani istek bolluğunun bazen neden özgürlük gibi değil de baskı gibi hissettirdiğini.
Ve insanın bazen neden hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünürken aslında kendi içine çok büyük bir mücadele veriyor olabileceğini konuşacağım.
Çünkü bence bu his sandığımızdan daha ortak.
Ve biraz da üstüne konuşuldukça hafifleyen hislerden biri bence.
Çünkü artık şunu daha net görüyorum sanırım.
Böyle zamanlarda insanın ihtiyacı olan şey daha fazla liste yapmak değil.
Daha fazla yöntem, daha fazla sistem, daha fazla kendini zorlama hali de değil.
Bazen gerçekten ihtiyacımız olan şey kendi iç sesimizin tonunu biraz değiştirmek.
Çünkü her şeyi yapmak isteyen o tarafımız zaten yeterince gürültülüyor.
Onu bir de sürekli işte hadi...
başla hadi yetiş geç kalıyorsun diye eklenince insan rahatlamıyor tabii ki.
Daha da sıkışıyor.
Ve bence bazı dönemlerde asıl sorun yapılacak şeylerin çokluğu değil.
Onlara içeriden nasıl baktığımız.
Ben bunu biraz şöyle düşünüyorum.
Bazı insanlar yapılacak şeylere biraz görev gibi bakıyor.
Bazıları ise onları kimliğinin bir parçası gibi görüyor.
Ve ikinci taraf içeriden bir bilgidir bu.
İkinci taraf çok daha yorucu bence.
Çünkü o zaman bir kitabı bitirememek sadece bir kitabı bitirememek olmuyor.
Ben böyle bir insanıma dönüşüyor.
Bir şeye başlayamamak sadece ertelemek olmuyor.
Sanki bütün potansiyelini boşa harcıyormuşsun gibi hissettiriyor.
O yüzden bazen insanın ilk yapması gereken şey şu oluyor.
Yapamadığı şeyleri kişiliğinin kanıtı gibi görmemek.
Çünkü bir dönem dağınık olmak bütün hayatın boyunca dağınık biri olduğunun anlamına gelmiyor.
Bir şeye odaklanamamak da değersiz, disiplinsiz ya da yetersiz olduğun anlamına gelmiyor.
Bazen sadece çok dolu olduğun anlamına geliyor.
Bir de burada çok dürüst olunması gereken bir nokta var.
Her şeyi gerçekten istiyor muyuz?
Yoksa bazı şeyleri istememiz gerektiğine mi inanıyoruz?
Çünkü bazen listemizde duran şeylerin hepsi kalbimizden çıkmıyor.
Bazıları çevreden geliyor, bazıları sosyal medyadan, bazıları başka insanların temposundan.
Bazıları da kendimize kurduğumuz o iyi hayat hikayesinden geliyor.
Sanki hem üretken olmalıyız, hem de kültürlü de olmalıyız, hem sosyal olmalıyız, düzenli de olmalıyız, bakımlı da olmalıyız.
Hem de bütün bunları hiç zorlanmadan yapıyormuş gibi görünmeliyiz.
Böyle olunca insanın gerçekten ne istediğiyle sadece istemesi gerektiğini düşündüğü şeyler birbirine karışıyor.
Sonra da her şey çok önemliymiş gibi görünüyor.
Halbuki belki değil.
O yüzden böyle zamanlarda kendime bazen çok basit bir soru sormaya çalışıyorum ben.
Şu an gerçekten neye hevesim var?
Bak. Gerçekten neye hevesim var?
Çünkü bazen insanın toparlanması böyle büyük kararlarla da olmuyor.
Yani çok küçük, çok dürüst bir heves oluyor.
Bir sayfa okumakla oluyor mesela.
Hani masayı toplamakla oluyor.
Yarım saattir aklında böyle bik bik konuşan o şeyi bir not almakla oluyor.
Yani bazen hayatı düzene sokan şey büyük disiplin patlamaları değil bence.
Böyle daha kendine karşı kurduğun sade, daha gerçek bir ilişki oluyor.
Ve galiba... Burada başka bir şey daha var.
O da her şeyi aynı anda yapmak istemek, bazen biraz da hayatı garantiye alma çabası gibi.
Bugün kitap kulübü toplantımız vardı.
Biraz değindim bu konuya hatta orada da.
Sanki ne kadar çok şeye dokunursak o kadar eksiksiz yaşayacağız gibi.
Ne kadar çok şey bilirsek, üretirsek, deneyimlersek geride kalmayacağız gibi.
Ama insan bir noktada şunu fark ediyor.
Hayat eksiksiz yaşanabilen bir şey değil zaten.
Bir şeyi seçtiğinde başka bir şeyi kaçıracaksın.
Bir güne bir şeye sığdırdığında başka bir şey dışarıda kalacak.
Ve bu kötü bir şey de değil.
Bu hayatın doğası.
Bunu kabul etmek insanı ilk başta birazcık üzüyor belki.
Ama sonra çok rahatlatıyor.
Çünkü o zaman her seçimi bir kayıp gibi değil bir yakınlaşma gibi görmeye başlıyorsun.
Bugün bunu seçtim. Şu an buradayım.
Ve bu da yeterli. Bu duyguyu daha sağlıklı hale getirmenin yollarından biri de bence kendi kocaman bir gün değil, dürüst bir başlangıç vermek.
Çünkü gözümüzde büyüttüğümüz şeyler genelde tam bir gün, mükemmel bir rutin, harika bir başlangıç oluyor.
Oysa insan hayatı çoğu zaman öyle yaşamıyor yani.
Bazen yorgunken başlıyorsun güne böyle isteksizken, bazen kafan karışıkken.
Ama yine de başlıyorsun ve belki de bizim biraz buna izin vermemiz gerekiyor.
Yani iyi hissetmeyi beklemeden, kusursuz zamanı beklemeden, bütün enerjimizin aynı anda gelmesini beklemeden bir şeylere küçük küçük yaklaşmak bahsettiğim şey.
Çünkü bazen hareket motivasyonun sonucu olmuyor.
Motivasyonu doğuran şeyin kendisi oluyor.
Ben bunu kendimde fark ettiğimde epey rahatladım ya.
Çünkü eskiden hep şunu sanıyordum.
Önce netleşeceğim, sonra başlayacağım.
Yani önce sakinleşeceğim, sonra yapacağım.
Önce kafamdaki her şey yerli yerine bir oturacak, sonra hareket edebileceğim.
Ama hayat pek de öyle işlemiyor.
Yani bazen netlik başladıktan sonra geliyor.
Bazen o sakinlik dediğim şey bir şeyin içine girdikten sonra geliyor.
Hani insan bazen yolunu yürürken buluyor.
Bu böyle değil mi? O yüzden bazı dönemlerde kendine verebilecek en büyük destek belki de şu.
Her şeyi çözmüş olmak zorunda değilsin.
Sadece bir yerden, bak bir yerden tutunman yeterli.
Ben bir gün günlüğüme şöyle yazmışım.
Galiba ben başlamayı değil, başlarsam içimden çıkacak dağınıklık.
...gözü almayı erteliyorum.
Çünkü bir şeye gerçekten başlayınca sadece hevesim değil, eksiklerim de görünecek sanıyorum.
O yüzden bekliyorum. Ama bekledikçe büyüyen şey yapacaklarım değil, gözümde büyüttüğüm kendim oluyorum.
Bu cümleyi şimdi okuyunca en çok şu çarpıyor beni.
Bazen insan işi değil de kendisiyle karşılaşmaya erteliyor.
Çünkü başlarında ne kadar dağıldığını görecek, ne kadar sabırsız olduğunu görecek belki.
Ya da ne kadar çabuk sıkıldığını, ne kadar mükemmelliyetçi olduğunu görecek.
Yani mesele sadece yapılacak şey değil aslında.
O şeyi yaparken kim olduğuna da karşılaşıyorsun.
Ve bence bazen bizi durduran şey tam olarak da bu.
Ama belki iyileşme de burada başlıyordur.
diyorum ben. Yani kendini sadece çok iyi performans gösterdiğinde değil dağınık halinde de görebildiğinde başlıyor.
Bir şeye kusursuz başlamadığında da hala kendinden eksilmediğini hissettiğinde başlıyor.
Çünkü o zaman yapmak istediklerin seni ezen bir liste olmaktan çıkıyor artık.
Yavaş yavaş yaşayabildiğin bir hayata dönüşüyor.
Burada durup biraz şunu konuşmak gerekiyor gibi hissettim.
Belki de bu kadar çok şey yapmak istememizin sebebi Sadece hevesli olmamız değil.
Bir yanımız gerçekten hayatın elimizden kayıp gitmesini istemiyor ya.
Bu konunun üzerinde durmak istiyorum saatlerce.
Kitap kulübünde konuştuğumuz...
Konuda tam olarak burası.
Günler boş geçmiş gibi olsun istemiyoruz.
Akşam olduğunda elimizde hiçbir şey kalmamış gibi hissetmek istemiyoruz biz.
Yaşamış olalım istiyoruz.
Bir güne bir şey sığdırmış, kendimize yaklaşmış, sevdiğimiz şeylere dokunmuş olalım istiyoruz.
Çünkü insan bazen yalnızca üretken olmak istemiyor.
Dolu dolu yaşamış hissetmek de istiyor.
Bence bu çok anlaşılır bir şey.
Hatta çok insani bir şey.
Ama bazen bu güzel niyet...
farkında olmadan insanın üstünde inanılmaz bir baskıya dönüşüyor.
Çünkü dolu dolu yaşamakla her anı değerlendirmek zorunda olmak birbirine çok karışıyor.
Ve o noktada hayatın tadı biraz kaçmaya başlıyor bence biliyor musun?
Çünkü dinlenirken bile verimsiz hissediyorsun.
Sadece oturduğunda böyle bir suçluluk geliyor.
Keyif aldığın bir şey yaparken bile bak aklının bir köşesinde hani şu an şunu mu yapmalıydım, şu işi mi halletmeliydim sorusu dolaşıyor.
O zaman değilse aslında hayatı kaçırmamak için çıktığı o yolda hayatın kendisini tam yaşayamaz hale geliyor.
Çünkü her anı yaşamayı değil her anı hesaplamaya başlıyor.
Bence bunun arkasında biraz zamanla kurduğumuz o gergin ilişki var.
Sanki her şey çok hızlı geçiyor.
Sanki yetişmemiz gereken çok fazla şey var.
Sanki bak birazcık yavaşlasak çok geride kalacağız.
Bir de tabii insanın kendi içinde kurduğu başka hikayeler de oluyor.
İşte bu yaşımda şunu yapmış olmalıydım.
Artık daha düzenli biri olmam gerekirdi.
Şu kadar fırsatım varken daha fazlasını çıkarmalıydım gibi gibi gibi.
Bunlar birikince insanın bugünü bugünkü haliyle yaşaması zorlaşıyor.
Çünkü bugün sürekli olması gereken başka bir şeyle yarışıyor.
Bir de tabii boş kalınca ne hissedeceğimizden emin olamamak gibi bir şey var.
O yüzden kendimizi sürekli meşgul tutmak daha güvenli geliyor da olabilir.
Çünkü bazen çok şey yapmak istemenin arkasında sadece yaşam sevgisi olmuyor galiba.
biraz da durunca duyacak şeylerden kaçma hali de oluyor.
Hani kendi sesinde baş başa kalmamak, eksik hislerini çok duymamak, içindeki o huzursuzluğu ertelemek gibi.
İnsan bazen dolu bir hayat istemiyor sadece.
Biraz da içindeki sessizliği bastırmak istiyor.
Bunu fark etmek zor belki ama çok da kıymetli.
Çünkü insan o zaman kendine daha dürüst bakmaya başlıyor gibi geliyor bana.
Ve tabii bu kadar şey dedim.
Şunu da demek istiyorum tabii ki de.
Her boş an boşa giden bir an değil.
Gerçekten değil. Yani her yavaş gün kayıp bir gün değil.
Her üretmediğin saat seni eksilten bir saat değil.
Bazen hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen zamanlar insanın içinin kendini topladığı zamanlar oluyor.
Bazen oturmak da bir hayatın parçasıdır yani.
Bazen düşünmek, oyalanmak, pencereden bakmak, aynı şarkıyı bilmem kaçıncı kez dinlemek, hemen sonuca dönüşmeyen şeylerle vakit geçirmek de yaşamın içinde.
Ve galiba bunu kendimize hatırlatmadığımızda hayat sadece çıktılar üzerinde sevmeye başlıyoruz.
Yani bu da üzüyor beni.
Oysa ki hayat biraz da işe yaramıyor gibi görünen anların sıcaklığında gibi geliyor.
Ben burada şeyi anlattım biraz.
Yaklaşık 2-2,5 senelik bir iş deneyimim olmuştu bir yerde ve tablette bu işim.
Ben 2,5 sene boyunca bir filmi bile sadece film izlemek için izlemedim.
Hep bir tablet açtım yanında.
Dedim ki şunu izlerken bir yandan şu işimi de halledeyim.
Şu film yeni çıkmış çok merak ediyorum.
Onu açmışken bir yandan şu çizimi tamamlayayım.
Ve ne kadar üzücüdür bu ya.
O filmi harcadığım vakit boşa gitmiş bir vakit gibi geliyordu bana.
Ben bunun üstesinden gelmenin ilk adımının kendine şunu izni vermek olduğunu düşünüyorum artık.
Her gün unutulmaz olmak zorunda değil ya.
Her gün çok verimli, çok üretken, çok dolu olmak zorunda değil.
Bazı günler sadece sıradan olabilir.
Hatta bazen biraz sıkıcı bile olabilir.
Ama bu o günün değersiz olduğu anlamına gelmiyor.
Çünkü... İyi bir hayat sadece büyük anlardan oluşmuyor ki.
Çok küçük, çok sakin, gösterişsiz günlerdi onun içinde.
Biz hep zirve anları hatırlıyoruz belki ama insanı taşıyan şey çoğu zaman o sade günler oluyor.
Bir de bence insanın kendine şunu sorması iyi geliyor bu durumdayken.
Ben şu an gerçekten yaşamak mı istiyorum yoksa kendimi kanıtlamak mı?
Çünkü bu ikisi birbirine çok karışıyor bazen.
Hani dolu dolu yaşamak istiyorum derken aslında kendimize bak ben hayatımı gayet iyi kullanıyorum demek istiyor olabiliriz.
Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışırken aslında biraz da kendi değerimizi ispat etmeye çalışıyor olabiliriz.
Eğer öyleyse bunun sonu pek gelmiyor.
Çünkü kendini kanıtlamaya dayalı bir tempo insanı asla tam rahatlatmıyor.
Hep daha fazlası daha iyisi gerekiyor çünkü.
Gerçekten yaşamak biraz başka bir şey.
O anın içinde olabilmek, yaptığın şeyle temas edebilmek, bitince içinde böyle küçük de olsa gerçek bir tat bırakması çok kıymetli.
Belki de çözüm hayatı doldurmaya çalışmak yerine hayatı biraz daha temas etmeye çalışmak.
Yani bir güne 10 şey sıkıştırmak değil de yaptığın bir şeyin içinde gerçekten orada bulunmak.
Yani böyle kahveni aceleyle içerken bile başka üç şeyi düşünmek yerine gerçekten orada olmak ya.
Okuduğun iki sayfayı elli sayfa okuyamadığın için küçümsememek mesela.
O gün sadece bir işi hallettiysen onu da yok saymamak.
Çünkü insan bazen az şey yaptığı için değil, yaptığı şeyi hiç görmediği için tükeniyor.
Ve sanırım insana iyi gelen yer de birazcık burası.
Yani kendine karşı daha az aceleci olmak.
Kendi ritmini bir başarısızlık gibi görmemek.
Yani bazen yavaş olmanın da sağlıklı olduğunu kabul etmek.
Anlatabildim mi? Çünkü herkesin zihni aynı hızda çalışmıyor.
Herkes aynı yoğunlukta yaşamıyor.
Herkes aynı biçimde toparlanmıyor.
Belki sana gelecek düzen başkasının kadar dolu görünmeyecek.
Belki senin verimli halin daha böyle sessiz, daha sade, daha az gösterişli olacak.
Ama yine de senin olacak.
Ve bence insanı iyileştiren şeylerden biri de bu.
Kendi ritmini başkasının hızına göre küçültmemek.
O yüzden belki bundan sonra kendimize şunu söylemek iyi gelebilir.
Hayat kaçırmamak için onu sürekli sıkıştırmak zorunda değilim.
Bazen hayat tam da biraz yavaşladığında daha tatlıdır.
Yani bazen en dolu anlar, en planlı anlar olmaz.
En gerçek anlar olur.
Ve insan... Bunu fark edince birazcık rahatlıyor.
Çünkü o zaman yaşamayı böyle bir performans gibi değil, bir temas hali gibi görmeye başlıyorsun.
Ben burada şimdi bölümün sonuna yaklaşırken en çok şu cümlede kalıyorum sanırım.
Her şeyi yapmak istememizin içinde çok canlı bir taraf var, evet.
Ama bazen o canlılığı korumanın yolu kendini sürekli zorlamak değil, kendine karşı biraz daha dürüst, biraz daha şefkatli yaklaşmak.
Çünkü insan her şeye yetişerek değil, bazen...
Kendine yetişerek hafifliyor.
Belki de bütün bu bölüm boyunca dönüp dolaştığımız yer tam olarak burası.
Her şeyi yapmak istememizin içinde gerçekten çok güzel bir taraf var.
Hayata karşı çok hevesli bir taraf burası.
Böyle meraklı, canlı, dolu dolu yaşamak isteyen bir taraf.
Ama o taraf bazen yoruluyor.
Çünkü hayatı sevmekle hayatı sürekli doldurmak aynı şey değil.
Bunu birbirine karıştırdığımızda yaşamak istediğimiz hayat bir noktada bizi sıkıştırmaya başlıyor.
O yüzden insanı kendine verebileceği en büyük rahatlığın şu olduğunu düşünüyorum ben.
Her şey yetişmek zorunda değil.
Her şey aynı anda olmak zorunda değil.
Her gün böyle hani çok verimli olmak zorunda değil.
Bazen bir gün sadece bir şey olur.
Bir şeyler eksik kalır. Bir liste yarım kalır.
Ben şuna inanmaya başladım çünkü.
İyi bir hayat...
İçine mümkün olduğunca çok şey sıkıştırılmış bir hayat değil.
İçinde gerçekten bulunabildiğin bir hayat.
Bazen bir kahvede, bazen bir yürüyüşte, bazen tek bir sayfalık bir şeyde.
O yüzden bazen insana ihtiyacı olan şey daha çok şey yapmak değil, yaptığı şeyin içinde birazcık daha kalabilmek.
Eğer bunu dinliyorken uzun süredir böyle hissediyorsan şunu bil istiyorum.
Sende bir eksiklik yok ya.
Sadece... Belki biraz fazla yük var, biraz fazla ses, biraz fazla baskı, biraz fazla yetişme hali var.
Ve bazen iyileşmek hepsini bir anda çözmekle olmuyor.
Sadece işlerinden birini yavaşça yere bırakmakla başlıyor.
Kendi kocaman sarıl.
Yaşayacağız bu hayatı.
Elimizden geleni yapıyoruz.
Bir sayfayı daha kapatıyoruz hatta birlikte.
Belki her şeyi çözmüş değiliz ama en azından neden bu kadar yorulduğumuzu birazcık daha iyi anlayabiliyoruz bence.
Ki bu da çok şeyi değiştiriyor.
Çünkü insan kendine ne olduğunu anlayınca kendine birazcık daha tatlı davranmaya başlıyor.
Kendine tatlı davran.
Çok iyi bak kendine.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Ben de buradaydım Zeynep dinledim demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Görüşmek üzere. Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
