
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
hayatın provasız bir sahne olduğunu unuttuğumuz anlarda kendimize yeniden sarılabilmek için.
Transkript
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa yalnız değilim, sen de buradasın.
Ve bu defa konuşacağımız şey hayatın kendisi.
Ama biraz daha dürüstçe.
Çünkü unuttuğumuz bir şey var.
Bu hayatın provası yok.
Ne düşüşün, ne gülüşün, ne de vedaların.
Her şey gerçekten oluyor.
Ve biz çoğu zaman bir gün daha hazırlıklı olacağımızı sanarak yaşıyoruz.
Ama o bir gün hiç gelmiyor.
bunları sadece günlüğüm biliyordu.
Ama artık sen de biliyorsun.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğüm biliyordu podcastinin 8.
bölümü. Hoş geldin.
Bazen bir karar vermeden önce bekliyoruz ya hani hazır hissetmiyorum diyoruz.
Daha iyi bir zaman olacak sanıyoruz.
Ama asıl mesele şu hayatın kendisi zaten hazırlıksız olmamızla ilgili.
Hiçbirimiz anne olmaya, mezun olmaya, terk edilmeye ya da yeni biriyle tanışmaya hazırlıklı değiliz.
Ya da kırılmalara, büyümelere, başarılara.
Ya da başarısızlıklara.
Hepsi yaşanırken öğrenilen şeyler.
O yüzden bu bölümde o hep beklediğimiz hazırlık süresinin aslında ne kadar gereksiz olduğunu konuşmak istiyorum.
Ve çaba. Çünkü hazırlıklı olmamaya tahammül edemediğimizde en çok orada çabalamaya başlıyoruz.
Daha az hata yapabilmek için, daha çok sevilmek için, daha iyi biri olabilmek için çabalıyoruz.
Ama bazen de gereğinden fazla çabalıyoruz.
Bazen düşünüyorum neden bu kadar hazırlıklı olmaya çalışıyoruz diye.
Neden her şeyi tam zamanında söyleyebilmek, tam olması gerektiği gibi yaşamak istiyoruz.
Sanki o an bir prova gibi geçerse asıl hayatı daha sonra daha güzel bir versiyonuyla yaşayacağız zannediyoruz.
Ama ne kadar beklersek bekleyelim o hazır hissettiğimiz an hiç gelmiyor.
Çünkü hayat biz hazırlandıkça değil yaşadıkça oluyor.
Her şeyi biriktiriyoruz içimizde.
Söylenmemiş sözleri, yaşanmamış duyguları, yarım kalan cesaretleri.
Sanki hepsi bir gün.
Daha sakin ve ortamda, daha güvenli bir zamanda ortaya çıkacakmış gibi.
Ama o ortam hiç olmuyor.
Ve biz elimizde biriktirdiğimiz her şeyle biraz daha yalnız kalıyoruz.
Ben de öyle zamanlardan geçtim.
Yani bir kelimeyi söyleyemediğim, bir adımı atamadığım, içimden geçenleri sakladığım zamanlardan bahsediyorum.
Ama sonra kendimi çok suçladım.
Daha cesur olmalıydın dedim mesela.
Yani ama şimdi anlıyorum ki bazen susmak da bir tür savunma.
Ve bu savunmalar zamanla alışkanlığa dönüşüyor.
Bir noktadan sonra hayatı yaşamak yerine izlemeye başlıyoruz.
Bir adım geriden böyle birazcık mesafeli.
Sanki bu sahne bize ait değilmiş gibi.
Ama aslında sahne tam da orası.
Kalbimizin çarptığı yer yani elimizin titrediği, gözlerimizin dolduğu yer, o gerçeklik, o hazırlıksızlık bizim hikayemiz ve biz onu erteledikçe kendimize yabancılaşıyoruz.
İşte bu yüzden bugün artık ertelemek istemiyorum.
Günlüğüme şöyle yazmışım bir gece.
Bu bölüm de buradan çıktı zaten.
Hayat provasız bir sahne ama ben sürekli bir repliğe çalışıyorum gibi hissediyorum.
Kendiliğinden gelişen şeyleri yaşamayı unutuyor muyum?
Bu cümleyi yazarken sesim titremiş mi bilmiyorum ama yazarken ellerim böyle birazcık bir ürpermiş.
Çünkü bu fark edici insana gerçekten dokunuyor.
Kendin için değil de hep birilerini memnun etmek için yaşadığını anladığın bir nokta geliyor ya.
İşte o zaman kelimeler boğazında şöyle bir kalıyor.
Sanki hiçbir şey yanlış değil gibi görünürken içinde bir eksiklik duygusu büyüyor.
Çünkü sahne senin ama sen oynamıyor musun gibi.
Ben ne zaman bir şey söylemek istesem önce kendimi sansürlediğimi fark etmiştim.
Yani bunu söylesem yanlış anlar mı?
Ya kırılırsa? Ya bana mesafe koyarsa?
Hep bir prova, hep bir hazırlık.
Ama sonradan şunu düşündüm.
Ya bu sahne hiç tekrarlanmazsa?
Ya ben bu halimle tam da olduğum gibi bir kere bile görünmezsem?
Çünkü biz kendimizi saklaya saklaya en sahici halimizi kaybediyoruz gibi hissediyorum.
O kadar çok filtreliyoruz ki duygularımızı.
Sonunda hangisi gerçekti, hangisi başkası mutlu olsun diye karışıyor.
Oysa ben artık böyle yaşamak istemiyorum.
Bir şey güzel olacaksa içten gelsin istiyorum.
Bir şey bitecekse de oynanmış sahnelerle değil de dürüst cümlelerle bitsin istiyorum.
Hayatın mükemmel cümleleri beklemediğini biliyorum.
Sadece orada olmamı, o anda olmamı istiyor.
İçten olmamı, sahice olmamı bekliyor.
Tıpkı çocukken olduğu gibi bence.
Yanlış kelime diye bir şeyin olmadığı, duyguların böyle çırılçıplak olduğu o hal var ya.
Şimdi geri dönüp bakınca en çok o anlar kalıyor aklımda.
Çünkü prova yapılmamıştı.
Çünkü gerçekten yaşanmıştı.
O yüzden şu soruyu sormak istiyorum sana.
Acaba hayatı gerçekten yaşayabilmek için kaç anı kaçırdık?
Kaç kere içimizden geleni susturduk?
Kaç kere şimdi sırası değil dedik de hiçbir zaman sırası gelmedi?
Bu cümleleri sana kurarken de, anlatırken de içimde hep aynı düşünce dönüyor.
Biz kimin hayatını yaşıyoruz?
Başkalarının bizi beğeneceği bir versiyonu mu?
Yoksa sonunda kendimizle kalabildiğimiz gerçek halimizi mi?
Çünkü günün sonunda herkes gidiyor ama sen kendi içinden hiçbir yere kaçamıyorsun.
O yüzden ben artık sahne deninmek istemiyorum şahsen.
Sahice halimle kalmak istiyorum.
Repliklerim ezberlenmiş olmasın istiyorum.
Yani birine üzüldüm demek için önce bir onay aramayayım istiyorum.
Bir şeye mutlu oldum derken nedenini açıklamak zorunda hissetmeyeyim istiyorum.
Çünkü her şeyin mantıklı bir açıklaması olmak zorunda değil.
Bazen bir his sadece bir his olarak kalmalı ve bu da yeterli olmalı.
İşte tam da böyle düşünürken...
Günlüğüme şöyle bir cümle yazmışım.
Tarihin yanına şöyle küçük bir yıldız da koymuşum.
Her şey senaryonun bir parçası mı?
Bu cümleyi yazdığım anı o kadar iyi hatırlıyorum ki.
Böyle her şeyin üst üste geldiği bir gündü.
Bir şeyi eksik yaptığım için kendime kızmış.
Sonra birinin beni yanlış anladığını fark edip böyle saatlerce düşünmüştüm.
Böyle sıradan bir gün gibi gözüküyordu ama içimde bir tiyatro falan oynanıyordu.
Ve ben sahnede tek başıma gibiydim.
Ne yapacağımı bilmeden, ne söylemem gerektiğinden emin olmadan ama bir şekilde orada devam etmeye çalışıyor.
Ve bu cümleyi yazarken aslında ilk defa kendime biraz şefkat gösterdiğimi hissetmiştim.
Çünkü fark etmiştim ki kimse bu hayatı kusursuz yaşamıyor.
Hepimiz bir şeyleri ilk defa yaşıyoruz ve çoğu zaman ne yapacağımızı bile bilmiyoruz.
Ama... Her türlü sahneye çıkıyoruz.
Titreyen sesimizle çıkıyoruz.
Unutulmuş repliklerimizle, sahne ışıklarının gözümüzü kamaştırdığı anlarda hep çıkıyoruz.
İşte o yüzden bu cümle bana çok iyi gelmişti.
Çünkü ben de doğaçlama yapıyorum.
Hatalarla, eksikliklerle, bazen ağlayarak, bazen kahkaha atarak ama her adımıyla bana ait bir hayat kuruyorum.
Ve evet, bazen sahnede tek başıma kalıyorum.
Bazen seyirci alkışlamıyor.
Bazen... Perde hiç kapanmıyor.
Ama işte tam da bu belirsizlik, bu mükemmel olmayan akış hayatın kendisi gibi hissediyorum.
Anladın mı? Yani gerçek, fitresiz, bizimle birlikte şekillenen bir şey.
Bir de hayatın doğaçlama olduğunu fark ettiğinde üzerindeki yük biraz hafifliyor bence.
Çünkü artık her adımın mükemmel olması gerekmiyor.
Her sözün yerli yerinde, her kararın çok mantıklı ya da her duygunun çok dengeli olmasına çalışmıyorsun.
O eski halini düşün mesela.
Ben şu an düşündüm de hani bir gününü bile plansız geçirmek istemeyen, seni tedirgin eden biri, beni tedirgin eden biri.
Şimdi ise bazen hiçbir plana uymayan günler yaşıyor aynı kişi.
Ve fark ediyorum ki o günlerde bile hayat devam ediyor.
Hatta bazen... en unutulmaz dediğimiz o anlar o kontrolsüz anların içinden çıkıyor.
Bunu fark ettiğimde büyük bir boşluk duygusu da yaşamadım değil.
Çünkü hayat boyunca ben hep hani bir sonraki adımı planla diyen bir sistemin içinde büyüdüm.
Ders programlarıyla, sınavlarla, kariyer planlarıyla yani her şeyin bir sıraya girmesi gerekiyordu.
Ama bir noktada o sırayı takip etmekten kendimi unuttuğumu fark ettim.
Ve sonra bir gün doğaçlamaya izin verdiğimde hani içinde biraz korku olsa da böyle daha özgür hissettim.
Artık sadece bir yol çizmiyordum kendime.
Aynı zamanda o yolu yürürken nasıl hissettiğime de kulak veriyordum.
Ve bence asıl cesaret bu.
Bilmediğim bir sahnede, elinde senaryo olmadan kalbinin ritmine güvenerek yürümek.
Bu sahne senden ezberi değil de varoluşunu istiyor gibi.
İzleyenlerin gözünde hatasız görünmeye çalışmayı bıraktığında gerçekten yaşayan biri oluyorsun.
Bu sadece dışarıya karşı değil kendine karşı da büyük bir dönüşüm bu arada.
Hani ben her şeyin doğrusunu bilmek zorunda değilim diyebilmek, bilmiyorum demekten korkmamak, bazen hiçbir şey yapmadan durabilmek bence harika bir şey.
Zaten durduğumuzda duyuyoruz ya iç sesimizi.
Ben en azından böyleyim.
Hani en çok kalabalıkta bastırdığımız, koşturmaca içerisinde unuttuğumuz bir ses var.
Bir dakika diyor bazen.
Yani burada ne yapıyorsun gerçekten?
Ya da bu senin hayalin miydi yoksa birilerinin senden beklediği bir şey mi diye soruyor.
Ve işte bu soruların cevabı doğaçlama yaptığımız o anlarda ortaya çıkıyor.
Çünkü hazır cevaplarımız yok elimizde.
Sadece hislerimiz var ve hissettiğimiz her şey.
Bizim için bir kılavuz bence.
Bazen bir şeyler kötü gittiğinde hemen kendimizi suçlamaya alışkınız mesela.
Keşke şöyle yapsaydım, daha çok uğraşsaydım, demek ki yeterince çabalamadım gibi düşünceler geliyor.
Ama unuttuğun bir şey var.
Çaba her zaman sonucu belirlemiyor.
Sen elinden geleni yaparsın ama bazen o sonuç senin kontrolünün dışındadır.
Anladın mı? Ve bu senin değerini ya da yeterliliğini belirlemez.
Sadece... Hayatın o kısmı farklı yazılmıştır.
Sen o sahnede elinden geleni yaptın mı?
Yaptıysan işte bu yeterlidir.
Bu yüzden de bence kendimize bir replik bırakmalıyız sahneden inmeden önce.
Bugün elimden geleni yaptım.
Mesela bu cümle çok kıymetli.
Çünkü hem çabanı onurlandırıyor hem de kendine yüklenmeden bir kapanış yapmanı izin veriyor.
Evet belki her şey planladığın gibi gitmedi ama sen sahneye çıktın.
Oynadın, yaşadın ve bu tek başına alkışı hak eden bir şey.
Bir gün günlüğüme şöyle bir şey yazmıştım.
Bu sayfada sadece bu iki cümle yazıyor.
Kocaman harflerle gerçekten çok komikti bir sayfa.
Kimse benden büyük değil bu hayatta.
Çünkü herkes ilk defa yaşıyor.
Ve sanırım bu cümleyi yazdığım gün ilk kez şöyle bir düşünceye tutulmuştum.
Kimse aslında benden daha tecrübeli değil.
Daha çok şey bilmiş olabilirler, daha çok kitap okumuş, daha çok yol gitmiş olabilirler.
Ama yine de bu onların da ilk hayatı.
Hepimiz bu sahnede ilk kez yer alıyoruz.
Kimsenin provasını yaptığı bir yaşamı yok.
Bu yüzden başkalarının ne düşündüğünden bu kadar korkmamız, onların bizden daha doğru bildiğini varsaymamız çoğu zaman aslında bir yanılsama.
Biri seni eleştirdiğinde ya da öyle yapılmaz o dediğinde o an kendini küçülmüş hissedebiliyorsun.
Sanki o kişi senden daha bilgiye, daha kusursuzmuş gibi geliyor.
Ama unuttuğumuz şey şu ki o kişi de akşam yatağa uzandığında kafasının içinde cevapsız kalan sorularla boğuşuyor.
O da sabahları bazı şeyleri halının altına süpürerek güne başlıyor.
Onun da iç sesi zaman zaman çatallanıyor.
Bazen neyi neden yaptığını o da bilmiyor.
Çünkü hepimiz insanız ve hepimiz...
İlk kez deniyoruz. Bu farkındalık bana o kadar büyük bir rahatlık veriyor ki bir hata yaptığımda, geçmişe bakıp pişman olduğumda kendime ilk kez yaşadığım bir şeydi demeyi öğrendim.
Her yeni durumda, her yeni duyguda, her yeni ilişkide aslında hiç denemediğim bir şey ilk kez yapıyorum.
O yüzden hatalı olmam da çok doğal.
Herkesin hayatı bir ilk deneme.
Kimse uzman değil bu konuda.
Yani kimse hayatı tamamladım şimdi sana öğreteyim diyemez.
Asla diyemez.
Ve bu bilinçle yaşamak başkalarına da kendine de daha nazik davranmanı sağlıyor.
Bu yüzden bazen kendimi küçümserken bulduğumda kendimi bu cümleyi hatırlıyorum.
Kimse benden büyük değil.
Ne yaşarsam yaşayayım bu hayatta benim kadar yeni herkes.
Bu sadece bana değil onlara da iyi geliyor bu arada.
Çünkü biri seni yargılamaya kalktığında onun da kendi sınavlarından geçmekte olduğunu hatırlıyorsun.
Ve bu bakış açısı dünyayla kurduğun ilişkiyi yumuşatıyor.
Daha az yargılıyorsun, daha çok anlıyorsun.
Hayat bir yarış değil.
Biliyorsun yani bir öğrenme süreci.
Kimse kimin daha hızlı öğrendiğine dair not vermiyor.
Bazen bir konuda yıllar boyunca bocalıyorsun.
Bazen bir gün içinde çözüyorsun.
Ama bu farklar seni eksiltmiyor.
Çünkü herkesin yolu kendi adımlarıyla çiziliyor.
O yüzden bu cümle sadece bir teselli değil.
Aynı zamanda bir hatırlatma.
Kendi yolunu yürürken başkalarının ayak izlerini değil de kalbinin yönünü takip etmen gerektiğini hatırlatıyor.
Ve bazen şunu fark ediyorsun.
Biz bu hayatı öğrenirken çok sert davranıyoruz kendimize.
Yani sanki her şeyi en baştan bilmemiz gerekiyor gibi.
Sanki hata yapınca, çökezleyince hemen başarısız olmuşuz gibi.
Oysa ki şöyle düşün.
Küçük bir çocuk yürümeyi öğreniyor.
Ve o yürümeyi öğrenirken yere düşünce onu azarlayamazsın.
Hatta tam tersine herkes destek oluyor.
Çünkü o çocuk ilk kez deniyor.
Büyüyünce kendi içimizde o anlayışı kaybediyoruz.
Bunu da beceremedin diyoruz mesela.
Ya da yine yanlış yaptın diyoruz.
Oysa hala o çocuğuz.
Sadece daha uzun boyluyuz belki ama hala öğreniyoruz.
Ve hala ilk kez yaşıyoruz.
İşte bu yüzden başkaları bize hata yaptığımızı söylediğinde o eleştirilere körü körüne teslim olmak zorunda değiliz.
Kendimize şunu sorabiliriz.
Gerçekten bir hata mı yaptım yoksa sadece kendi yolumu mu deniyorum?
Çünkü bazen hata sandığımız şeyler sadece farklı yollar.
Herkes aynı yoldan gitmek zorunda değil ki.
Kimi yokuşu seviyor, kimi patika yolu yürümeyi seviyor.
Senin seçtiğin yol sana aitse her adamı çok değerli.
Kendimize duyduğumuz şefkati arttırmak ve belki de hayatı daha yaşanılır kılacak şeylerden biri.
Yani hata yaptım ama öğreniyorum.
Diyebilmek. Bilmiyorum ama deniyorum.
Diyebilmek. Bu cümleler bize kaybetmiş gibi değil de yürümeye devam eden biri gibi hissettiriyor.
Ve hayatta bence tam da böyle bir şey zaten.
Ne zaman nereye varacağını bilmeden ama içten bir umutla devam etmek.
Ve işin en güzel yanını söyleyeceğim sana.
Her sabah yeni bir sahne.
Dünkü replikleri unutabilirsin.
Dünkü tökezlemelerin bugünkü yürüyüşüne engel değil.
Her sabah yeniden yazılan bir metin gibi.
Bu yüzden hayat provasız bir sahne dediğimizde aslında şunu demek istiyoruz.
Elinde kesin doğrularla çıkmıyorsun bu oyuna.
Ama doğallığın, samimiyetin, denemeye cesaret etmen işte onlar en iyi performansın oluyor.
Hayatın provasız bir sahne olduğunu kabul etmek...
Biraz böyle hani mükemmel olma baskısından, her şeyi bilmek zorundaymışız gibi davranmaktan ve sürekli doğruyu yapma kaygısından özgürleşmek demek aslında.
Bu bahsettiğim yeniden yazılabilen senaryoda içinde hata da var, tereddüt de var, cesaret de var.
Ama en önemlisi içinde sen varsın.
Deneyimlerinle, hislerinle, tüm gerçekliğinle sen varsın ve belki de bu yüzden çabalamaya değer her şey.
Ama sadece gerçekten içinden gelen, seni sen yapan şeyler için.
Çünkü ne dedik? Bu hayat başkalarının beklentilerini karşılamak için değil.
Kendini adım adım tanımak ve her gün biraz daha kendin olabilmek için var.
Bugün burada birlikte düşündüğümüz her şey aslında sana da bana da küçük birer hatırlatma.
Evet, zaman zaman yorulacağız.
Bazen kendimizi bir sahnede unutulmuş gibi hissedeceğiz.
Ama sahne bizim. Replikleri ezberlemek zorunda değiliz.
Doğal olma hakkımız var.
Kendi cümlelerimizi kurma, bazen susma, bazen de sadece gülümseyip yürümeye devam etme hakkımız var.
Bu hayat senin ve onun provasız olması onu daha da özel kılıyor.
Bunu unutmadan, bundan sonrası için belki birlikte bir karar alabiliriz.
O da şu, gereğinden fazla çabalamamaya söz vermek.
Kendimizi ispat etmeye çalışmadan da değerli olduğumuzu hatırlamak.
Herkese yetişmek zorunda olmadığımızı, bazen sadece olduğumuz yerde durmanın da bir seçim olduğunu kabul etmek.
Çünkü bazen gerçek çaba durmayı göze alabilmekte saklı.
Bunu unutma. Ve son olarak kendine biraz daha anlayış göstermek için bu bölümde konuştuğumuz her şeyi yüreğinin bir köşesine not etmek.
Çünkü bu hayatta en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri de bu.
Kendimize anlayış göstermek.
Yanlışlarımızla, eksikliklerimizle, denemelerimizle hepsini kapsayan bir şefkat gibi düşünebilirsin.
Belki de bu bölüm o şefkatin ilk cümlesi olur ve o gerisini sen yazmaya devam edersin.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
