
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
hep daha fazlasını yapmak zorunda hisseden, durmakla vazgeçmek arasındaki farkı karıştıranlar için.
kendine de biraz emek vermeyi hatırlamak isteyen herkes için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa yine yalnız değilim.
Sen de buradasın. Ve bu defa konuşacağımız şey belki de en yorulduğumuz ama en az dile getirdiğimiz konu.
Gereğinden fazla çabalamak.
Her şey için, herkes için kendimizden vazgeçercesine.
Sevgi için, başarı için, bir yere ait olmak için.
Değerli hissetmek için.
Sanki hep biraz daha fazlasını yaparsak sonunda hak ediyor gibi olacağız.
Ama bazen de fazla çaba fazla geliyor.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğüm biliyordu podcastinin 7.
bölümü. Hoş geldin.
Biliyor musun? Bak bu bölümü kaydederken bile içinde küçük bir ses.
Daha iyisini yapmalısın dedi.
Çünkü bu bölümü ikinciye kaydediyorum.
Sanki anlatacaklarım yeterli olmazsa senin aramdaki bağ da eksik kalacakmış gibi.
İşte tam da bu yüzden bugün bu konuyu konuşmak istedim.
Çabalamak. Ya çabalamak güzel bir şey aslında.
Hayata bağlı olduğunun, bir şeyi gerçekten istediğinin göstergesi.
Ama bazen de fazlası seni senden alıyor.
Sadece başkaları için değil, bazen kendi beklentilerin için bile gereğinden fazla çabalıyorsun.
Ve ne kadar çok çabalarsan o kadar az değer görüyorsun gibi hissediyorsun.
Çünkü insanlar hep o çabanın varlığına alışıyorlar.
Sen durunca sistem aksıyor gibi oluyor ve kimse neden bu kadar yoruldun diye de sormuyor.
Çünkü sen hep güçlüydün, hep hallediyordun.
Ben bir gün günlüğüme şunu yazmışım.
Çabalamaktan yorulmak diye bir şey var ama galiba fark edilmemekten yorulmak daha yorucu gibi.
Bu cümle böyle dramatik gözüküyor falan ama hiç ağlayıp ederek yazdığım bir cümle de değil.
Böyle çok sakin bir halde yazdığım cümle.
Çünkü fark edilmemek çabanın en ağır yükü.
Gerçekten. Bir şeyi istemekten değil, anlatmaktan değil, uğraşmaktan değil, karşılığını görememekten yoruluyorsun.
Bu sadece insan ilişkilerinde de değil bu arada.
İşte, okulda hatta bazen hayatta da böyle.
Bir hedefe varmak için o kadar uğraşıyorsun ki sonunda biri aferin bile demeyince içindeki motivasyon çöküyor.
O an şunu anlıyorsun. Ben sadece sonucu istemiyormuşum.
Anlaşılmayı da istiyormuşum.
Ve galiba hepimiz biraz bunu istiyoruz.
Hani gördüm seni, uğraşını, emeğini fark ettim cümlesini birinden duymayı istiyoruz.
Ama o cümle gelmeyince kendi kendine yetmeyi öğreniyorsun.
Ve işte bu da başka bir yorgunluk.
Kimseye belli etmeden mücadele etmenin yorgunluğu.
Bazen sırf bir yere ait hissedebilmek için kendimizi bin parça ediyoruz.
Yani bakın ben de varım diyebilmek için elimizden gelenin fazlasını yapıyoruz.
Ama ne zamanki o topluluğa giriyoruz, ne zamanki o sevdiğimiz insan yanımızda oluyor, bir bakıyoruz bizden gereği bir şey kalmamış.
Kendimize olduğumuz gibi göstermek yerine kabul görmek için versiyonlar yaratmışız ve o versiyonlar hiçbir zaman tam olarak bize anlatmıyor.
Çok değil böyle birkaç hafta önce arkadaşımla konuşmuştuk.
Bu günlük mevzularını da artık çok açıyorum.
Çünkü günlükten bir şeyler okuduğum için bu bölümde.
Hani siz neler yazdınız ne konuşsam falan gibi.
Şöyle bir şey yazmış günlüğüne arkadaşım.
Ben bu kadar çok verince mi seviliyorum?
Yoksa sevilmek için mi bu kadar çok veriyorum?
Bu soru... Çok düşündürdü ikimizi de.
Çünkü bir insan neden sürekli verir ki?
Bu alma verme dengesi üzerine çok konuşulması gereken bir konu bence.
Bir ilişkide neden hep o ilk mesaj atan olur?
O gönül alan, o toparlayan.
Çünkü ben sana söyleyeyim.
Sevilmenin şartı bu zannedilir.
Çünkü zamanında biri ancak böyle sevilirsin demiştir.
Belki kelimelerle değil ama davranışlarıyla demiştir bunu.
Ve sen de öğrenmişsindir.
Çabalarsam kalırlar. Susarsam biter.
Kırılırsam yalnız kalırım.
O yüzden ne zaman bir şeyler eksik gitse kendini suçlamaya başlarsın ve dersin ki yeterince uğraşmadım mı acaba?
Oysa ki bazen bir adım atmamak da bir cevaptır.
Bazen çabalamamak kendini korumaktır.
Çünkü bir noktadan sonra çaba sınır ihlali gibi hissettirmeye başlar.
Karşı tarafın görevini de sen üstleniyorsun gibi olur ve bu sefer sadece yorulmakla da kalmıyorsun, kırılıyorsun da.
Çünkü aslında istemediğin halde o ilişkiyi tek taraflı taşıyorsun ve bir yerde o yük seni ezmeye başlıyor.
Hayatın başka alanlarında da böyle gerçekten.
Bazı hayaller için o kadar çok çaba harcıyoruz ki o hayalin gerçek halini unutuyoruz.
Sürekli plan yapıyoruz, sürekli mücadele ediyoruz.
Hep daha fazlasını istiyoruz ama bazen durmak gerek.
Bir anlığına bile olsa yeterince yaptım ya diyebilmek gerek.
Çünkü bazen daha çok çaba, daha çok başarı değil, daha çok tükenmişlik getiriyor.
Bir gün böyle bir şeyler yazmaya çalışıyordum.
Yani günlük gibi değil bu aslında da sanki böyle bir kitapta kullanacakmışım gibi.
Durduğumda her şey elimden kayıp gidecekmiş gibi geliyor.
Ama belki de durduğumda her şey yerine oturacak.
Bu cümleyi yazmak bana çok iyi gelmişti.
Bunu hatırlıyorum. Çünkü ben hep durduğum anı zayıflık sanmıştım.
Oysa bazen durmak gerçekten kendine şefkat göstermekmiş.
Düşün yani bir çok sevdiğin bir arkadaşın işte bir dostun sana dese ki ya çok yoruldum.
Ne dersin ona? Hayır kalk yine de devam et mi dersin?
Yoksa ya gel bir oturalım bir böyle bir nefes al mı dersin?
Kendimize neden o kadar sertiz peki?
Neden kendimize hadi biraz dinlen demiyoruz?
Belki de en büyük öğrenme bu.
Her çaba kazanmak için değildir.
Bazı çabaları bıraktığında hayat daha çok akmaya başlıyor.
Daha çok kendin oluyorsun ve en çok o zaman seviliyorsun gerçekten.
Çünkü gerçek sen maskesiz...
Sen, yorulmamış sen, en güzel halin bence.
Ama işte en zoru da şu ki ne zaman duracağını bilmek.
Çünkü hepimiz biraz daha uğraşırsam olur düşüncesiyle büyütüldük.
Hep biraz daha iyi olsak, biraz daha çok çalışsak, biraz daha sabretsek her şey düzelecek sandık.
Ve bu yüzden çoğu zaman elimizde kalanı da yitirdik.
Sadece çabalamaktan da değil, yorulmaktan.
Çünkü çabanın bir de duygusal yükü var.
Bir şeyi oldurmaya çalışırken kendimizi kaybettiğimiz o ağır his.
Bazen... Bir işte öyle çok çabalarız ki bir noktadan sonra yaptığımız işi sevip sevmediğimizi bile unutmaya başlarız.
Başarı değil sadece bitirme arzusu gibi bir şey kalır elimizde yani anladın mı?
Çünkü çaba bazen sevgiyi de gölgeler.
Bir şey için bu kadar uğraşıyorsan sevmeye vakit kalmaz gibi bir şey olur.
Tıpkı bir yemeği sürekli karıştırırsan altının hiç pişmemesi gibi.
Her şeyin bir kıvamı var ve bazen bırakmak çaba göstermekten daha olgundur.
O noktayı fark etmek de bende çok büyük bir farkındalık yaratmıştı.
Ve şunu söylemek isterim ki hayat bazen çabalamadığın halde olan şeylerdekisidir.
Hiç plan yapmadan gittiğin bir yürüyüşte karşına çıkan güzel bir manzara gibi.
Bir gün hiç beklemediğin bir dostun kapını çalması gibi.
Ya da hiçbir şey yapmadan geçen bir günün sonunda ilk defa içinin böyle bir hafiflemesi gibi.
Çünkü bazen hayatta en çok ihtiyacımız olan şey sakin kalmak, olduğu gibi bırakmak, zorlamamak ve kendi ritmini duyabilmek.
Ama dürüst olmak gerekirse bu dengeyi epey kurdum tamam.
Bu kendime de haksızlık etmeyeceğim ama tam anlamıyla kurabilmiş değilim.
Hala bazen kendimi içinden çıkmak istemediğim yüklerin içinde buluyorum.
Biraz daha uğraşsam olacak dediğim o tanıdık cümleye tekrar tekrar dönüyorum.
Ama fark ediyorum ki çaba göstermeye devam ettikçe kendime olan sevgim azalıyor.
Kendime yorgun bir yük gibi davranıyorum ve bu en çok kendime yaptığım bir haksızlık aslında.
Belki de mesele şurada çaba harcadığın şey sana kendini unutturuyorsa orada biraz durmak gerekiyor.
Çünkü bazen bir şeyi çok istiyoruz diye onun doğru olduğu anlamına gelmiyor bu.
O yüzden artık kendime şunu soruyorum.
Bu çaba beni büyütüyor mu yoksa yıpratıyor mu?
Eğer cevabı yıpratmaksa o zaman sevgiden değil korkudan çalışıyorum demektir.
Ve korkudan çabaladığımızda sonunda elde ettiğimiz şey bile bizi mutlu etmiyor.
Çünkü her çaba bir yönelimdir.
Enerjimizi neye verdiğimiz, hayatımızın gidişatını da belirler.
Eğer hep yanlış kapılara gidiyorsak belki de durup bir haritaya bakmamız gerekiyordur.
Ben o yüzden artık çabamı çok sorguluyorum.
Neden uğraşıyorum diye soruyorum ve bazı cevaplar hiç hoşuma gitmiyor.
Çünkü bazen sadece yalnız kalmamak için de uğraşıyorum.
Bazen sevilmek için de uğraşıyorum.
Bazen kaybetmemek için.
Ama hiçbirinde kendim için değilim.
Ve belki de en kıymetlisi bu soruyu her gün tekrar tekrar sorabilmektir.
Sorumuz şu ki, bugünkü çaban gerçekten seni sen yapan bir şey mi?
Yoksa sadece sana öğretilmiş bir görev mi?
Bu farkı görebildiğimiz gün o zaman birazcık daha özgürleşiyoruz ve biraz daha kendimiz oluyoruz.
Bazen çabalıyorum dediğimiz şey aslında sadece bir kalma savaşı gibi bir şey oluyor.
Bir ilişkide, bir işte, bir şehirde.
Ama asıl kalmak istediğimiz yerin kendimiz olduğunu unutuyoruz.
Her şey için dilinip dururken kendi içimizde koca bir boşluğu fark etmiyoruz.
Çünkü o boşluk hep başkaları için uğraşırken kendimizi unuttuğumuz anlarda oluşuyor.
O boşluğu doldurmanın yoluysa dışarıdan değil içeriden geçiyor tabii ki.
Bu arada çabanın şekli de çok çok önemli.
Kendini yok sayarak gösterilen çaba sonunda seni tüketir.
Ben sana söyleyeyim.
Ama kendini kapsayan, sana da nefes aldıran çaba işte o zaman değerli bir şeye dönüşür.
Çabalamak kötü bir şey demiyorum.
Çabalamak kötü değil. Ama her şey için çabalanmaz.
Özellikle de mesela sevilmek için bu kadar çabalanmaz.
O zaten çabanın değil hak edişin söz konusudur.
Ve insan en çok bunu fark ettiğinde büyüyor.
Ben sadece olduğum halimle bile değerliyim.
Bunu içselleştirdiğinde çabanın yönü o kadar değişiyor ki daha içten daha özgür bir yerden gelmeye başlıyor.
Ve şunu da unutmamak gerekir ki bazen bırakmak vazgeçmek demek değildir.
Kendine geri dönmektir.
Uğruna savaştığın şey sana iyi gelmiyorsa onun için döktüğün terin bir anlamı kalmıyor.
Hayat her zaman mücadele değil.
Bazen akıştır, bazen teslimiyettir ve bazen de artık yeter diyebilme cesaretidir.
Çünkü o cümleyi kurabildiğimizde aslında hayata değil de kendimize sadık kalmış oluyoruz gibi hissediyorum ben.
Bugün bu bölümü kaydederken...
Kendime de şunu hatırlatmak istiyorum.
Bazen çaba göstermek değil, çabayı bırakabilmek cesaret ister.
Ve her bırakış bir vazgeçiş değil, bazen en büyük sahip çıkıştır kendine.
Hep daha fazlasını yapmak zorunda olmadığını bilmek, yeterli olmaya çalışmadan da sevilmeye hakkın olduğunu fark etmek.
İşte bu gerçek bir özgürlük.
kendini sevilmeye layık görmek için çırpınmayı bırakmak en sessiz ama en güçlü devrimlerden biridir.
Ve bu devrim kimsenin görmesine gerek olmadan sadece içinde başlar.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Yatığımda böyle yüzüstü uzanıp karşıma laptopumu alıp kaydettiğim bir bölümdü.
İyi hissettirdi bana.
Böyle bir mutlu hissediyorum kendimi.
Umarım keyif almışsındır sende.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok çok çok iyi bak.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
