
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
insan yaşadığı yere kendinden neler bırakır, biraz da onun için.
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum ve bu defa konuşmak istediğim şey...
Dışarıdan bakınca çok sıradan görünen ama aslında işte sıradan olmayan şeyler evdeki eşyalar.
Bir fincan, bir koltuk, bir lamba, yatığın kenarında duran bir kitap, kapının arkasına böyle gelişi güzel asılmış bir hırka mesela.
Bunların hepsi tek tek bakınca eşya sadece ama birlikte yaşadıkça bir noktadan sonra eşya olmaktan çıkıyorlar gibi hissediyorum.
Sanki böyle sessizce hayatımıza karışıyorlar.
Geçenlerde bir yeri yuva yapan şeyin ne olduğunu düşündüm.
Hani duvar rengi mi, mobilya mı, dekor mu?
Pek sanmıyorum. Çünkü bazen çok güzel döşenmiş bir yere gidiyorsun.
Mesela hiçbir şey hissettirmiyor.
Bazen de çok sade bir eve giriyorsun ve bir anda böyle bir omzun düşüyor, bir rahatlıyorsun.
Sanki orası seni tanıyormuş gibi geliyor.
Bence bu his biraz o evin içindeki eşyalardan geliyor.
Çünkü eşya dediğimiz şey bazen sadece kullanılan bir şey değil, zamanla bize benzeyen bir şey oluyor.
Mesela... Bazı kupalar vardır.
Hani evde 10 tane kupa olsa da elin hep ona gider.
Bazı battaniyeler vardır.
Hani en güzel battaniye olduğu için değil sadece sende bir his bıraktığı için önemlidir.
Anladın mı? Bazı koltuklar vardır.
Böyle üzerine ilk oturduğunda hiçbir şey hissetmezsin ama zamanla en çok oraya dönersin.
Çünkü insan bazı şeyleri seçmiyor aslında.
Bazı şeylere alışıyor.
Ve galiba bir yerin yuva olması da biraz böyle başlıyor.
Alışarak, tekrar ederek orada yaşaya yaşaya.
Bir de evdeki eşyaların bizim en savunmasız hallerimizi de bildiğini düşünüyorum.
Yani en keyifli akşamlarımızı da en dağınık günlerimizi de.
Aynı masada bazen kahveni içip bir şeyler yazmış oluyorsun.
Bazen başını böyle masaya koyup hiçbir şey yapmak istememiş oluyorsun.
Aynı koltukta bazen film izleyip kahkaha atmışsın.
Bazen sessizce oturmuşsun.
O yüzden bazı eşyaların bakınca bir şey hissettirmesi çok normal geliyor bana.
Çünkü onlar sadece orada duran şeyler değil.
Bir şeylere tanıklık etmiş şeyler.
Ve galiba bu yüzden evdeki eşyaların gizli biyografisi olduğuna inanıyorum ben.
Her birinin küçük bir hikayesi var.
Nereden geldiği, neden kaldığı, neden atılmadığı.
Neden hala sevildiği?
Bazen bir insanı anlatmak için odasını görmek yetiyor yani.
Biraz da o yüzden. Çünkü insan yaşadığı yere fark etmeden kendini bırakıyor.
Seçtiği şeylerle, sakladığı şeylerle, atamadığı şeylerle.
Ben bugün biraz bunu konuşmak istiyorum.
Bir evi ev yapan şeyleri, eşyaların nasıl yavaş yavaş hatıraya dönüştüğünü, neden bazı şeyleri atamadığımızı, neden bazı köşelere bağlandığımızı, neden bazen küçücük bir objenin
bile içimizi garip bir şekilde sızlattığını konuşalım istiyorum.
Yani kısacası evdeki eşyaların gerçekten sadece eşya olup olmadığını konuşalım.
Bence değiller. Bence onlar bizim sessiz tanıklarımız.
Bu doğru bir tabir bence.
Çünkü ben şunu fark ettim.
İnsan bir eve ilk taşındığında orası gerçekten sadece bir yer oluyor.
Duvarlar var, kapılar var, boş raflar var.
Hatta bazen çok güzel bile olsa yine de biraz yabancı geliyor.
Sesin yankılanıyor ya.
Yani nereye ne koyacağını bilmiyorsun.
Hangi köşede rahat edeceğini bilmiyorsun.
Ama sonra... çok küçük şeyler olmaya başlıyor.
Yani bir kupayı hep aynı rafa koyuyorsun.
Anahtarını hep aynı yere bırakıyorsun.
Yatığın kenarına bir kitap, baş ucuna bir su bardağı, koltuğun kenarında bir battaniye geliyor ve bir bakmışsın.
O ev seni taşımaya başlamış.
Bence bir evi yuva yapan şeylerden biri de bu zaten.
Yani içinde kusursuz bir düzen olması değil.
İçinde sana ait bir tekrar olması.
Çünkü tekrar ettikçe bir şeye bağlanıyoruz.
Her akşam aynı lambayı açmak, aynı mutfakta şey koymak, aynı pencerenin önünde telefona bakmadan böyle birkaç dakika durmak.
Bunlar dışarıdan bakınca hiçbir şey gibi.
Ama insanını tutan şeyler biraz bunlar.
Bir de tabii ki bazı eşyaların hayatımıza giriş şekli var.
Yani kendini almış olsan ayrı, birinden kalmış olsa ayrı, bir yolculuktan gelmiş olsa ayrı.
Mesela bazen çok pahalı ya da çok özel olmayan bir şey.
Senin için evdeki en kıymetli şeye dönüşebiliyor.
Çünkü değerinin fiyatı değil senden geçtiği yol belirliyor aslında.
Hani bu arkadaşın sana aldığı küçük bir mumluk da olabilir.
Annenden gelen bir örtü de olabilir.
Belki yıllar önce alınmış ama hala bir köşede duran eski bir çerçeve de olabilir.
Onlara bakınca sadece eşya görmüyorsun.
Bir dönem görüyorsun.
Bazen de hiçbir anısı olmayan şeyler bile zamanla anı kazanıyor.
İlk aldığında hani sıradan gelen bir lamba mesela öyle düşün.
Bir bakıyorsun en çok onun ışığında kitap okumuşsun.
En yorgun akşamlarını onun altında geçirmişsin.
En sakin anların onun ışığında olmuş.
O zaman o lamba artık lamba değil, senin bir parçan gibi oluyor.
Ve bu çok tuhaf ama çok gerçek bir şey.
Ben evde en çok bu dönüşümü seviyorum sanırım.
Bir şeyin sadece bir şey olmaktan çıkmasını seviyorum.
Mesela bir sandalye.
Sandalye olmaktan çıkıyor.
Benim hep oturduğum sandalye oluyor.
Bir fincan fincan olmaktan çıkıyor.
Sabahları elimin ilk gittiği fincan oluyor.
Hatta bazen insanın evdeki bazı eşyalara...
İçinden isim takası da geliyor.
Benim öyle en azından. O kadar yakın geliyorlar yani.
Bir de gerçekten insanın kendi alanı dediği şey çok garip bir şey.
Bazen koskoca evde tek bir köşede senin gerçekten kendin olduğun yer oluyor.
Bir masa olabilir bu.
Yatağın bir tarafı olabilir.
Koltuğun bir köşesi olabilir.
Orada oturuş şeklin bile değişiyor.
Yani daha rahat oluyorsun.
Çünkü o alan senden bir şey istemeden kabul ediyor seni.
Ben bunu özellikle masa meselesinde çok düşünüyorum.
Masalar çok şey biliyor bence.
Yani üzerine kahve de içiyorsun.
Çalışıyorsun da. Bazen bir şeyler yazıyorsun.
Bazen sadece dirseklerini koyup böyle boş boş duruyorsun.
Ve... Aynı masa hepsine şahit.
Bir gün çok motive oturuyorsun oraya.
Ertesi gün hiçbir şey yapmadan sadece oraya buraya bakıyorsun.
Ama masa orada.
Ne seni yargılıyor ne senden verimli olmanı bekliyor.
Sadece duruyor ve bence bazı eşyaların kıymeti de burada.
Bunu her oda için ayrı ayrı anlatabilirim bu arada.
Mesela mutfak da çok başka bir yer.
Bir evin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını biraz mutfaktan anlıyorum ben.
Bunlar tamamen benim fikirlerim tabii ki bildiğin gibi.
Ben mesela sürekli tertemiz ve hiç izi olmayan mutfakları yabancı buluyorum kendime.
Çünkü mutfak biraz iz taşımalı gibi hissediyorum.
Kullanılmış kupalar, ocağın üstünde kaynamış bir şeyin izi, tezgahta kalmış bir meyve, köşede duran bir tahta kaşık.
Bunlar bana hayatı hatırlatıyor.
Evde biri yaşıyor, biri acıkıyor, biri çay koyuyor, biri canı sıkınken mutfağa gidip bir şey atıştırıyor.
gibi. Ve bu biraz da şu konuya geliyor.
Kusursuz ev fikri beni hiç etkilemiyor galiba.
Hani çok düzenli, çok derli toplu, sanki hiç kullanılmıyormuş gibi görünen yerler bazen beni geriyor.
Çünkü ben evin içinde hayat belirtisi seviyorum.
Koltuğun üstünde bir battaniye seviyorum.
Mutfakta kurumaya bırakılmış bir fincan.
Sehpanın üstünde açık bıraktığım bir kitap.
Bence bunlar evi eve dönüştürüyor.
Çünkü yaşam dediğimiz şey biraz da iz bırakmak yani.
Böyle hissediyorum. Hatta bazen evdeki o küçük dağınıklıkların insanı sakinleştiren bir tarafı bile var.
Çok fazla değil tabii.
Ama mesela bir battaniyenin koltuğun kenarında olması bana burada oturuluyor hissi veriyor.
Baş ucunda duran yarım okunmuş bir kitap bana burada biri uykusundan önce birkaç sayfa okuyor hissi veriyor.
Tezgahta böyle yarısı kesilip yenmiş bir portakal mesela.
Hani burada biri canı çekince böyle bir yemiş dedirtiyor.
Ve bu küçük şeyler çok insani geliyor bana.
Biz ya hani eşyaların bizi belli dönemlerimize bağlayan bir tarafı da var ya.
Hani bazen bir şeyi atmaya elin gitmiyor ve nedenini dışarıdan açıklaması da çok zor oluyor.
Belki çok eski bir bilet, belki bir kutu, belki yıllardır çekmecede duran bir anahtarlık mesela.
Hani ne işine yarıyor ki bunun?
Dendiğinde cevap veremiyorsun ama atamıyorsun da.
Çünkü önemli olan aslında ne işe yaradığı da değil.
Hani taşıdığı o his ya.
Bence hepimizin evinde böyle şeyler var.
Kimsenin gözünde bir anlamı olmayan ama bizim için bir dönemi tutan şeyler.
Ben bazen çekmeceleri karıştırırken böyle şeylere denk geliyorum ve bir anda...
Sanki zamanda yolculuk yani başka bir zamana gidiyorum.
O kadar hızlı oluyor ki bu.
Küçücük bir kağıt parçası olabilir bir not, bir eski bir kart, bir fotoğraf.
Bir anda o günkü halini hatırlıyorsun.
Hani üstündeki kıyafeti değil belki ama o dönemki duygunu hatırlıyorsun.
Ve eşyanın asıl gücü burada ortaya çıkıyor.
Hafıza dediğim şey bazen beynimizde değil çekmecelerimizde duruyor gibi hissediyorum ben.
Bir yandan da şunu düşünüyorum.
Bu konuda konuşurken. Belki de insan yaşadığı yere kendini bırakırken farkında bile olmuyor ya.
Hani şunu buraya koyayım derken aslında kendinden bir iz bırakıyor.
Orada hani bu kitap burada dursun derken bile bir tercih yapıyor.
Ve o tercihler üst üste geldikçe bir biyografi oluşuyor.
O yüzden bazen birinin evine girince onun hakkında çok bir şey bilmiyor olsak bile bir şeyler hissediyoruz.
O ev çok konuşuyor çünkü hani.
O evin kokusu konuşuyor.
Işığı konuşuyor, eşyaların dizilişi konuşuyor.
Mesela bazı evlerde bir dinginlik oluyor.
Bence hani ışığı daha yumuşak, eşyaları daha sakin, renkleri daha sessiz böyle.
Bazı evlerde de büyük bir enerji oluyor yani.
Her yerde böyle kitaplar, küçük küçük objeler, anılar, notlar.
İkisi de çok güzel ve ikisi de o insan anlatıyor.
Bu yüzden... Ev dekorasyonu meselesi bence sadece estetik değil.
Bir insanın kendine nasıl bir dünya kurduğunu gösteriyor bu.
Bir yerde de tabii ki böyle küçük küçük objeler dedim ya.
Konu şuraya geliyor kafamda.
İnsan neden bazı eşyaları saklar?
Ben bunun cevabını çok düşündüm.
Çünkü ben de ıvır zıvır toplamaya bayılan bir insanım.
Bunun cevabının biraz hatırlamak istemek, biraz da kaybetmek istememek olduğunu düşünüyorum artık.
Çünkü... Bazı eşyaları attığında sanki o dönemle bağında biraz eksilecekmiş gibi geliyor.
Bu çok mantıklı değil belki ama çok insani.
O yüzden bazı şeyleri işimize yaramasa da tutuyoruz elimizde.
Bazen birinin hediyesi diye, bazen o günkü halimizi hatırlattığı için, bazen de sadece hani dursun diye.
Ve bence bu çok güzel bir şey.
Her şeyin işlevi olmak zorunda değil.
Çünkü benim gözümde yani her şey verimli, pratik ve çok mantıklı olmak zorunda değil.
Ev biraz da mantıksızlığın yeri gibi.
Sadece sevdiğin için duran şeylerin, sadece bakınca hoşuna gittiği için yer kaplayan şeylerin yeri gibi.
Çünkü insan biraz o gereksiz gibi görünen şeylerle yumuşuyor bence.
Sonra... İnsan tabii büyüdükçe bu konu başka başka yerlere gidiyor.
Özellikle kendi alanını kurmaya başladığında.
Kesinlikle. Yani kendi evin, kendi odan, kendi köşen olduğunda bu sefer seçtiğin her şey biraz daha bilinçli oluyor.
Hangi ışıkta daha rahat ettiğini biliyorsun.
Hangi renk seni geriyor, hangisi sakinleştiriyor bunu fark ediyorsun.
Hangi dağınıklığa tahammülün var?
Hangi düzene ihtiyacın var?
Bunu öğreniyorsun. Yani ev kurmak biraz da kendini öğrenmek gibi.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yeni bir eve taşındığında çok duygulanıyor.
Sadece yer değiştirmiyor ya çünkü.
Kendine başka bir versiyon hazırlıyor.
Hangi kitap burada duracak?
Hangi kupa şurada duracak?
Hangi çerçeve duvara asılacak?
Bunların hepsi çok küçük ama çok anlamlı kararlar.
Çünkü aslında... Ben burada nasıl yaşamak istiyorum sorusuna cevap veriyorsun bunları yaparken.
Hani ben dedim ya ev dediğimiz şey biraz tekrarlarla kuruluyor diye.
Hani işte her sabah aynı kupaya uzanman, akşam aynı köşede oturman, kitabını hep aynı yere bırakman gibi.
Bunlar çok küçük şeyler. Bahsettiğim her şey bence çok küçük şeyler.
Ama insana bir devamlılık hissi veriyor.
Hayat bazen çok hızlı değişiyor yani.
O yüzden bu küçük tekrarlar tamam hani ya.
Bazı şeyler hala yerinde hissi yaratıyor bende.
Bence bu yüzden bazı insanlar evdeki düzenleriyle bu kadar bağlı.
Hani mesele sadece düzen değil çünkü bir tutunma biçimi.
Ben bu yüzden bir yerin yuva olması için çok pahalı şeylerle, çok güzel dekorlarla olması gerektiğini düşünmüyorum.
O yerin içinde... Biraz sen olacak ya.
Elininize olacak, alışkanlığın olacak, dağınıklığın olacak, tekrarın olacak.
O zaman ev, ev olmaktan çıkıp bir yuva gibi hissetmeye başlıyor.
Çünkü ancak o zaman hani steril bir alan değil, yaşanmış bir alan oluyor.
Bence fark tam burada.
Ben evleri galiba en çok bu yüzden seviyorum ya.
Hani dışarıdaki hayattan çekilip kendime ait küçük bir dünya kurabilme fikrini seviyorum.
Işığını benim seçtiğim, kokusunu benim bildiğim, bazı şeyleri neden sakladığım sadece benim anladığım bir yer.
O yüzden evdeki eşyalara bakınca bazen sadece bir eşya görmüyorum.
O yüzden bu bölümü yapmaya karar verdim.
Hani bir ruh hali görüyorum, bir dönem görüyorum.
Bazen de sadece geçmişteki bir günün izini görüyorum mesela.
Zaten bu, zaten buraya bakınca, zaten buradan bakınca mesele biraz daha derinleşiyor.
Çünkü... Bence hepimizin evin içinde kendine ait küçücük bir alan yaratma ihtiyacı var.
Kesinlikle hani kocaman bir oda olması gerekmiyor bunun için.
Bazen yatağın bir köşesi, bazen bir berjer, bazen çalışma masasının üstünde küçücük bir bölüm.
Ama insan orayı görünce hani tamam ya burası benim diyor ve o his çok kıymetli bence.
Ben bunun ne kadar, ben bunun neden bu kadar önemli olduğunu çok sonradan fark ettim.
Hani gün içinde her şey birbirine karışıyor ya.
Yapılacaklar listemiz, konuşmalar, sesler, telaşlar.
Bunlar oluyor. O yüzden bunlar oluyor.
O yüzden gün içinde bunlar olduk.
Hepsi birbirine giriyor.
O yüzden eve dönünce insan sadece bir çatı altına girmiş olmuyor aslında.
Kendine ait bir yere dönmek istiyor.
Hatta bazen evin tamamı yetmiyor.
onun içinde bile kendine küçük bir köşe arıyorsun.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı büyük bir kaçış değil, gerçekten küçücük bir alan.
Hepimizin evde en sevdiği bir yer olur ya, kimisi mutfak masasını sever, kimisi pencere kenarını, kimisi koltuğun sağ tarafını ve çok garip ama gerçekten fark ediyor bu.
Aynı evin içinde başka bir yere oturursan aynı his gelmiyor.
Çünkü mesela artık rahatlık değil sadece.
O alanın içinde birikmiş bir sen var.
Orada kahveni içmişsin, orada ağlamışsın, orada bir şey okumuşsun, orada bir telefon konuşması yapmışsın.
Yani o kişi artık sadece köşe değil.
Ben böyle şeyleri çok düşünüyorum.
Bir insan neden bir koltuğun tam aynı tarafına oturmak ister?
Neden bazı insanlar evdeki yerleri değişince huzursuz olur?
Bence bunun cevabı çok basit aslında.
Çünkü o küçük sabitlikler hayatın geri kalanındaki belirsizliği biraz dengeliyor.
Dışarıda her şey değişebilir ama senin sevdiğin köşe orada.
O bardak orada.
O lamba akşam yine aynı işi veriyor.
Bunlar çok küçük şeyler gibi görünüyor.
Ama insan en çok da bu küçük şeylere tutunuyor.
Ben mesela bu başucu meselesine çok takılıyorum.
Hani başucunda ne var? Sehpanın üstünde ne duruyor?
Yatağının yanında hangi kitap kalmış?
Neler var başucunda?
Bunların hepsi bana çok şey söylüyor.
Çünkü insanın en filtresiz hali genelde oralarda bırakılıyor.
Hani gündüz çok daha derli toplu olabiliriz ama geceyi...
Çünkü insanın en filtresiz hali genelde...
Oralarda bırakıyor. Gündüz çok daha derli toplu olabiliyoruz ama gece yatın kenarında duran şeyler daha dürüst oluyor.
Yarım kalmış bir not olabilir, okumuş bir kitap, saç lokası, su bardağı.
Hepsi çok küçük şeyler ama hepsi bir yaşam belirtisi.
Ve galiba bu yüzden evin içindeki kişisel alanlarımız biraz da iç dünyamızın dışarı yansımış hali gibi.
Kimimiz daha sade sever, kimimiz daha dolu dolu.
Kimimiz her şeyi kutulara koyar, kimimiz göz önünde dursun ister.
Ve bence bunların hiçbiri tesadüf değil.
İnsan aslında evin içinde kendini nasıl taşıdığını da gösteriyor.
Ben bunları düşünürken aklıma şu geliyor.
Belki de kendimize ait bir köşe istememizin sebebi dünyada bir yer kapladığımızı hissetmek.
Ben buradayım diyebilmek.
Hani çok büyük bir cümle gibi ama bence gerçekten öyle.
O köşe, o masa, o koltuk.
o raf, hepsi sana senin yerini hatırlatıyor.
Ve belki de tam da bu yüzden bir evi yuva yapan şeylerden biri de o kişisel köşeler.
Her şeyin çok uyumlu olması da gerekmiyor.
Çok derli toplu olması da gerekmiyor.
Ama insana kendini koyabildiği bir yer olması gerekiyor.
Bence en büyük fark burada.
Yani uzun lafın kısası.
Bence evdeki eşyaların gerçekten gizli bir biyografisi var.
Çünkü onların hikayesi tek başına başlamıyor.
Hep bizim hayatımıza bir yerden değmiş oluyorlar.
Bir sabah kahvesine, bir taşınma gününe, bir ayrılık akşamına, çok mutlu olduğun bir haftaya, bir hastalık dönemine, bir iyileşmeye.
Sessizce hepsini görüyorlar.
Konuşamıyorlar tabii ama tanıklık ediyorlar.
O yüzden bazen bir koltuk sadece koltuk olmuyor.
Bir masa sadece masa olmuyor.
İnsanın en çok yaşadığı yerlere siniyor bu.
O yüzden bu bölümü bitirirken içimde kalan şey şu.
Evdeki eşyalar bazen bizim hakkımızda bizim fark ettiğimizden çok daha fazla şey biliyor.
Neye tutunduğumuzu, neyi bırakamadığımızı, neyin bize iyi geldiğini, nerede kendimiz gibi hissettiğimizi.
Belki de... En sessiz tanıklar onlar.
Ve bir evi yuva yapan da tam olarak bu.
İçinde yaşayan insanın izini taşıması.
Biraz da onun hikayesini anlatması.
Belki bugün etrafına birazcık daha dikkatli bakarsın evde.
Hep orada duran ama artık görmediğin bir şeye bakarsın.
Belki bir kupaya, bir lambaya, bir çekmeceye.
Ve bir anda fark edersin ki aslında ev dediğin şey duvarlardan çok.
İçinde biriken bu küçük hikayelerden oluşuyor.
Belki de bu yüzden bazı yerler sadece ev oluyor.
Bazıları ise gerçekten yuva.
Beni dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Geçen hafta bölüm atamadım çünkü çok hastaydım.
Şu an bile yeni yeni iyileşiyorum valla.
Sesim birazcık kötüyse kusuruma bakma.
Bütün tuşlara basıp iyileşmeye çalışıyorum bir yandan.
Ben de buradaydım, dinledim.
Zeynep demek istersen bana ulaşabileceğin tüm sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
