
daha fazlasını istemek, var olanı kaybetmek midir?
1 Temmuz 2025 · 16 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
daha fazlasını isterken aslında neyi kaybettiğimizi fark edebilmek için.
Transkript
Altyazı M.K.
Bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa yine yalnız değilim.
Sen de buradasın. Ve bu defa konuşacağımız şey belki de hepimizin zaman zaman içinden geçen bir his.
Daha fazlasını isterken elimizdekileri kaybediyor muyuz?
Hayat bize sürekli daha fazlası fikrini fısıldıyor.
Yani daha mutlu olabilirsin, daha başarılı, daha üretken, daha sevilen, daha çok beğenilen biri olabilirsin.
Sanki olduğumuz hal hiçbir zaman yeterli değilmiş gibi.
O yüzden çoğu zaman başımızı hiç kaldırmadan sadece bir sonrakini hedefleyerek yaşıyoruz.
Ve işin tuhaf yanı da şu ki her ulaştığımızda içimizde bir yetmedi duygusu büyüyor.
Bir şey eksik kalıyor hep.
Belki huzur, belki anlam, belki de sadece durup bakma cesareti.
Ben bazen kendime şöyle sorular soruyorum.
Yani daha fazlasını istemek aç gözlülük mü?
Yoksa gelişimin doğal bir parçası mı bu?
Peki elimdekileri sevmeden, kıymetini bilmeden hep daha fazlasına uzanmak beni daha mutlu bir yere mi götürüyor gerçekten?
Yoksa sadece daha yorgun bir hale mi sürüklüyor?
Bu bölümde biraz bunları konuşalım istiyorum.
Hırsla arzunun...
Bekrentiyle minnettarlığın, tatminsizlikle ilerlemenin arasındaki o ince çizgiyi.
Çünkü bazen gerçekten daha fazlasını hak ediyoruz ama bazen de sadece olduğumuz yerde kalıp şunu diyebilmemiz gerekiyor.
Burada olmak da güzel. Ben Zeynep ve bu Bunları Sadece Günlüğüm Biliyordu podcastinin 9.
bölümü. Hoş geldin.
Bazen bir sabah uyanıyorum tamam mı?
Kendime şunu soruyorum.
Gerçekten ne istiyorum ya?
Daha çok başarı mı istiyorum?
Daha çok insan mı?
Daha çok beyni mi?
Daha çok sevgi mi? Yoksa sadece daha fazla huzur mu istiyorum?
Bu soruya verdiğim cevap her seferinde değişiyor.
Çünkü isteklerimiz de mevsimler gibi.
Bugün güneşliyken neşe doluyuz ama yarın bir anda içimize bulutlar doluyor.
Ve biz hala daha fazlası peşinde koşuyoruz.
Belki de bu yüzden kendimizi yoruyoruz.
Belki de bu yüzden...
Kendimizi bazen kaybediyoruz.
Yani birine kendimizi kanıtlamaya çalışırken belki de çoktan bizi olduğumuz haliyle seven birini arkada bırakıyoruz.
Daha iyi bir kariyer için bir şeyleri gerçekten sevip sevmediğimizi sorgulamadan bir sonrakine geçiyoruz.
Ve hayat hiç durmadan geçiyor.
Biz hala bir şey eksik gibi hissediyoruz.
Halbuki belki de eksik olan elimizdekine bakacak kadar durmamız.
O yüzden bu bölümü sadece kendime değil sana da bir hatırlatma olarak kaydediyorum.
Hayatımızda eksik sandığımız şeylerin belki de bir kısmı elimizdekinin kıymetini bilmemekten kaynaklanıyor olabilir mi?
Yetinmek kelimesi çoğu zaman olumsuz çarşımlar taşır ya.
Ama belki bazen de en çok ihtiyacımız olan şey budur ya.
Elimizdekiyle mutlu olmayı öğrenmek.
Yetinmek değil belki ama şükredebilmek.
Ve şükrederken de daha iyisini isteyebilmek.
İkisinin aynı anda mümkün olduğunu da hatırlayabilmek.
İşte bu düşüncelerle bir gece günlüğüme şöyle bir şey yazmışım.
Bir şeyin daha fazlasını istedikçe elimdekiler sanki silikleşiyor gibi hissediyorum.
Sanki zaten sahip olduğum şeyler gözümde küçülüyor.
En kötüsü de şu ki elimdekini sevdiğimi fark ettiğimde onu çoktan kaybetmiş oluyorum.
Bu cümleye yazdığım gece çok doluydum.
Bir şeyleri kaybetmiş olmanın...
hüznüyle belki üzüntüsüyle bir şeyleri hala istemenin çelişkisi iç içe gibiydi.
Bazen hayat böyle tuhaf bir denklem gibi.
Daha iyiyi hayal ederken elimizdeki güzellikleri görmezden gelebiliyoruz ve sonra bir bakıyoruz o güzellik gitmiş.
Sessizce, kırılmadan, kızmadan, sadece eksilmişiz gibi.
Bu cümle beni o kadar çok düşündürdü ki.
Çünkü aslında hiçbir zaman daha fazlasını istemek kötü bir şey değil.
Ama isteme biçimimizde bir sıkıntı var.
Sahip olduklarımızı sanki geçici bir durak gibi görmek.
Anladın mı? Sanki hep bir üst versiyonunu aramak.
Bu bir insan olabilir, bir kariyer, bir ev, bir şehir olabilir.
Ama insanın içinde o eksiklik hissi varsa gittiği her yerde onu taşıyor zaten.
Yeniye ulaşsa da tam hissedemiyor.
Ve ben kendi kendime şunu söyledim.
Zeynep gerçekten daha fazlasını mı istiyorsun?
Yoksa sadece bir şey olsun mu istiyorsun?
Çünkü bazen içimizde bir boşluk var ve biz o boşluğu bir şeyle doldurmaya çalışıyoruz.
Ne olduğu hiç önemli değil.
Sadece orada bir hareket olsun, bir değişiklik olsun.
Ama bu gerçekten bir ihtiyaç mı?
Yoksa bir kaçış mı?
İşte tam da bu yüzden...
Bu cümleyi yazdığım gece elimdekilerin kıymetini geç fark etmenin üzüntüsünü yaşıyordum.
O yüzden sana da bunu hatırlatmak istiyorum.
Elindekine şöyle bir bak.
Onu gözünde büyütmek zorunda değilsin.
Ama küçümseme de.
Çünkü belki de aradığın huzur zaten oradaydı.
Sadece sen bakmıyordun.
Bazen kendi içinde bir kavga gibi başlıyor her şey.
Yani kalbim burası iyi derken zihnim ama daha iyi bir yer olabilir diye bir konuşuyor.
Ve bu iki ses arasında sıkışıp kalıyorum.
İşin garibi bu çatışmanın ortasında dururken hiçbir şeyden tam olarak tat alamıyordum.
Ne elimdekine sarılabiliyorum ne de o hayalini kurduğum daha iyinin bana ne hissettireceğini gerçekten biliyorum.
Bu insanı hem yoran hem de boşlukta bırakan bir his.
Çünkü her zaman bir şey eksik gibi.
Ama neyin eksik olduğunu da tam olarak kestiremiyorsun.
Bu ruh haliyle bir gün günlüğüme şöyle yazmışım.
Bazen daha fazlasını istediğim için utanıyorum.
Çünkü biliyorum ki sahip olduklarım bir zamanlar sadece hayalini kurduğum şeylerdi.
Bu satırlar belki de benim kendi içimdeki en dürüst yüzleşmelerden biriydi.
Çünkü mutluluğu uzakta.
daha fazla da, daha sonra gelecek bir şeyde ararken aslında sahip olduklarımın bir zamanlar nasıl doğa ettiğim şeyler olduğunu unutuyordum.
O eve, o işe, o insanlara, bir zamanlar gözümde ulaşılamaz gelen o anlara sahiptim.
Ama bu kez de onların içinde daha fazlasını ararken tekrar o eksiklik duygusuna saplanıyordum.
Aslında burada bir kısır döngü var.
Hep daha fazlasını istedikçe hiçbir şey tam olarak yetmiyor.
Bu yüzden bu cümleyi ne zaman okusam içimde böyle bir durup bakma isteği uyanıyor.
Sahip olduklarımı listelemek gibi değil bu.
Hissettiklerimi fark etmek gibi.
Bugün elimde ne var ve ben onun içinde nasıl hissediyorum diye sormak.
Çünkü belki de şükretmek sadece teşekkür ederim demek değil, şu anda olduğum yerde kalmaya razıyım diyebilmek.
Ve evet bazen utanıyorum.
Mutlu olmama rağmen daha fazlasını istediğim için.
Ama sonra kendime şunu hatırlatıyorum.
İnsan gelişir, insan büyür, değişir, hayal kurar.
Ama bu hayaller elindekileri çöpe atmak anlamına gelmemeli.
Mutluluk hem minnet duymak hem de desaretle ileriye bakabilmek arasında bir denge belki de.
O dengeyi kaybettiğimizde ya geçmişte kalıyoruz ya da gelecek kaygısında boğuluyoruz.
Bu yüzden ben artık kendime pek kızmıyorum.
Daha fazlasını istediğim anlarda sadece durup bir soruyorum.
Peki şu an elindekilerle ne kadar mutlusun diye.
Ve eğer bu sorunun cevabı içimi ısıtıyorsa demek ki doğru yerlerdeyim.
İlla bir şey eksik olmak zorunda değil.
Sadece hissetmek yeterli, hissetmem yeterli yani en azından.
Kafamızın içindeki gürültüyü susturup kalbimizin ne dediğini duymak bu çok kıymetli.
Ve bir akşam neye yetemediğimi düşündüğüm bir günün sonunda günlüğüme şöyle yazmışım.
Daha fazlasını isterken elimdekileri sessizce kaybettiğimi fark etmemişim.
Bu cümleye döndüğüm her seferinde biraz duruyorum.
Çünkü gerçek hayatta da bu çok sessiz oluyor.
Bir sabah uyanıyorsun ve seni her gün gülümseten o küçük şeyin artık olmadığını fark edebiliyorsun mesela.
İşte o insan olabilir, o rutin, o heyecan olabilir.
Fark etmeden hayatından çıkmış gitmiş.
Çünkü sen daha fazlasını ararken...
Onun yanında durmamışsın.
Oysa ki o bir zamanlar en çok istediğin şeydi.
Bir arkadaşımla konuşmuştuk.
O anlatmıştı bunu. Podcast'ta anlatabilir miyim dediğimde tabii ki dediği için bugün size onu anlatacağım.
Üniversite yıllarında yıllarca hayalini kurduğu bir şehirde okumayı kazanmıştı.
İlk aylarda bakın büyülenmişti her şeyden.
Şehrin havasından, sokaklarından, özgür hissettiği o yeni hayattan büyülenmişti.
Ama sonra alıştı.
Gözü başka şehirlere kaymaya başladı.
Acaba yurt dışında mı okusaydım şu şehirde yaşayanlar ne kadar şanslı gibi düşünceler.
Bir gün yurtta pencereden dışarı bakarken şunu fark ediyor.
Hayalini kurduğu şeyin tam ortasındaymış ama hiç mutlu değilmiş.
Çünkü hep daha fazlasının peşindeymiş ve en sonunda oradayken yaşayabileceği en özel şeyleri kaçırmış.
Bir başka örnek yine bu arkadaşımdan.
Hepinizin çevresinde vardır işte işini çok seven ama sonra daha çok kazanmak için başka bir pozisyona geçen insanlar.
Daha fazla para, daha büyük bir ılman ama belki de daha az huzur, daha çok stres.
O ilk işteki mutluluğun yerini kıyaslar, şikayetler alıyor bazen.
Elindeki o sade ama iyi gelen hayatı bıraktığını anlaman yeni hayatın içinde boğulmaya başladığında oluyor.
Bu aslında bence modern dünyanın da bize öğrettiği bir şey ya.
Doymamak. Daha başarılı, daha üretken, daha sosyal, daha güçlü olmamız gerektiği fikri.
Ama belki de bazı şeylerin dahası yoktur ya.
Ya da varsa bile daha olmak zorunda değillerdir.
Çünkü yetmek sadece elde ettiklerimizle değil onları nasıl yaşadığımızla da ilgili.
O yüzden son zamanlarda şunu soruyorum.
Kendime. Ben ne kadar çok soru soruyorum kendime ama böyleyim gerçekten.
Ben bu hayatı nasıl yaşıyorum diyorum.
Sürekli bir sonraki adımı mı düşünüyorum yoksa şu anı gerçekten deneyimliyor muyum?
Ve tüm bu farkındalıklar bana bir şey öğretti.
Mutluluk. Çoğu zaman gerçekten ses çıkarmadan yanımızdan geçip gidiyor.
Onu yakalayabilmek için öyle çok daha fazlasına değil de elimizdekine biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.
Hırslarımızı değil şükür ettiklerimizi çoğaltmak gerekiyor.
Çünkü bazı anlar, bazı insanlar, bazı duygular bir daha geri gelmiyor.
Ve biz onları daha iyisi gelir sanıp sessizce bırakıyoruz.
Ama bazen gelmiyor.
Çünkü en iyisi belki de çoktan elimizdeydi.
Bazen bir şeylerin bizim için yeterli olduğunu fark etmek, büyümenin...
böyle çok sessiz ama en kıymetli hali gibi hissediyorum.
Çünkü büyüdükçe isteklerimiz de büyüyor ya hani.
Çocukken işte mutlu olmak bir çikolataya, bir akşam parka gitmeye bakıyordu.
Şimdi ise mutluluk daha çok şeye bağlı gibi.
Oysa bence hala küçük şeyler de gizli.
Ama biz onları yeterince sık görmüyoruz artık.
Çünkü gözümüz hep daha uzakta, daha ileride, daha büyükte.
Ama belki de en büyük şey elimizdekini kaybetmeden Bunu fark edebilmek.
Bunun için biraz yavaşlamamız gerekiyor sanırım.
Daha az karşılaştırma, daha çok kendimizle kalma.
Bazen sosyal medya gibi yerler bizde fark etmeden bu daha fazlasını isteme hissini körüklüyor.
Başkalarının hayatlarını izledikçe elimizdekini değersiz zannediyoruz.
Halbuki... Onların hayatı bizim gördüğümüz kadar parlak değil.
Ve kimse tüm hikayeyi paylaşmıyor.
Biz sadece vitrine bakıyoruz.
Kendi depomuzla karşılaştırıyoruz.
Bu da yetmemişlik duygusunu doğuruyor.
Ama gerçek değer sadece sende olanı hissedebildiğin anda ortaya çıkıyor.
Bir de şu var. Hayat bazen daha fazlasını veriyor.
Ama biz o fazlalığı taşıyamıyoruz.
Daha çok sorumluluk, daha çok beklenti, daha az zaman.
Düşünsene daha çok insan sevdiğinde daha çok kalp kırıklığına da açık hale geliyorsun.
Daha büyük bir ev daha fazla temizlik demek.
Daha fazla proje daha fazla stres demek.
Her şey bir dengeyle geliyor.
O yüzden... Daha fazlası mutlaka daha iyi demek değil.
Bunu kabul etmek içsel bir huzurun kapısını açıyor gerçekten.
Ve bence o huzur insanın kendi hayatını sevmesiyle başlıyor.
Başkalarının ne yaptığıyla değil bizimle yaşadığımızla ilgili.
Neyde eksik olduğumuzla değil neyimiz olduğu ve onları nasıl yaşadığımızla ilgili.
Sahip olduklarımızı gerçekten sahiplendiğimizde...
onları fark ettiğimizde hayat biraz daha az yorucu hale geliyor.
Ve belki de bu yüzden bazı hayaller gerçeğe dönüşmemeli.
Çünkü o gerçekleşmeyen hayaller sayesinde elimizdekinin hayal gibi olduğunu anlıyoruz.
Bazen sadece durup şunu sormak gerekiyor kendimize.
Ben gerçekten ne istiyorum?
Bunu önceki bölümlerde de konuştuk.
Bazı istekler bizim değil.
Bize dayatılmış, öğretilmiş hatta ödül gibi gösterilmiş şeyler.
O yüzden daha fazlasını istemek çok doğal.
Ama o fazlalığın bize ait olup olmadığını sorgulamak kıymetli.
Yoksa... Elimizdekine yabancılaşırız.
Hayatın tam ortasında aslında istemediğimiz bir şeyi başarmış gibi yaparken buluruz kendimizi.
Ve bu insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biri.
Ben bu bölümü kaydederken şunu bir kez daha fark ediyorum ki elimizdeki şeylerin kıymetini sadece onlara dikkatle bakınca anlıyoruz.
O çok aradığımız daha fazlası bazen Elimizin altında ama biz göremiyoruz.
Çünkü gözümüz hep uzaklarda.
Ama hayat tam da olduğumuz yerde.
O anın içinde yaşanıyor.
Ve o anı kaçırdığımızda geri gelmiyor.
Bir daha aynı şekilde hissedemiyoruz.
Sanma ki ben diyorum ki daha fazlasını istemek çok kötü bir şey.
Hayır daha fazlasını istemek kötü bir şey değil.
Ama her fazla bir bedel getiriyor.
Ve bazen o bedel elimizdekinden daha kıymetli olanı götürüyor.
O yüzden sormamız gereken belki de şu.
Bu çaba, bu bekleyiş, bu hayal gerçekten benim mi?
Yoksa sadece bana öyle mi söylendi?
Çünkü bu sorularla kendimize yaklaşmak bize daha gerçek bir mutluluk vaat ediyor.
Başkalarının onayına, kıyasına değil de bizim iç sesimize, bizim ihtiyaçlarımıza kulak vererek oluyor bu.
Ve ben bugün bu bölümde...
Tam olarak bunu konuşmak istedim seninle.
Belki bir şeyleri yeniden düşünürüz birlikte.
Belki bazı şeylerden vazgeçerken aslında kendimize ne kadar yakınlaştığımızı fark ederiz.
Belki de sadece elimizdekini kıymetini bir kez daha hatırlarız.
Eğer bu bölüm sana bir parça bile olsa iyi geldiyse ne mutlu bana.
Unutma bazen daha fazlası hiç olmamaktan daha tehlikelidir.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun.
Çok iyi geliyor. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
