
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
bu bölüm, eskiden ne olmak istediğimizi ve şimdi kim olduğumuzu hatırlamak için.
Zeynep’i Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Zeynep’i Youtube’dan takip etmek için tıkla!
Podcast hesabını Instagram’dan takip etmek için tıkla!
Transkript
Merhaba, bugün o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu defa yalnız değilim.
Sen de buradasın. Bence bazı cümleler sadece yazıldıkları deftarda kalmamalı.
Çünkü bazen bir hayalin anlamı en çok yıllar sonra dönüp baktığında ortaya çıkıyor.
Ve bazı hayaller sadece büyürken değişiyor.
Ben Zeynep ve bu bunları sadece günlüğüm biliyordu podcastinin ilk bölümü.
Hoş geldin. Küçükken
her şey çok netti.
Ne olmak istediğimizi, nerede yaşamak istediğimizi, kim olmak istediğimizi biliyorduk.
Hayallerimiz böyle çok canlı geliyordu bana, çok renkli geliyordu.
Ama sonra büyüdük.
Bir şeyler değişmeye başladı.
O hayallerin bir kısmı soldu, bazıları unutuldu.
Bazıları ise başkalarının hayallerine benzedi.
Bugün seninle büyüdükçe değişen hayallerimiz üzerine konuşacağım.
20'li yaşlarımın başında tuttuğum bir günlüğe şunu yazmışım.
Büyüyünce her şey... Çok daha kolay olacak sanıyordum.
Ama galiba büyüdükçe seçeneklerim artıyor ve hangisinin benim için doğru olduğunu anlamak çok zorlaşıyor.
Bu his hala çok tanıdık geliyor biliyor musun?
Hepimiz bir noktada çocukken kurduğumuz hayalleri düşünüp şöyle bir gülümsüyoruz.
Çünkü küçük bir çocuğun gözünden dünya sanki sonsuz bir oyun alanı gibi görünüyor.
Ama büyüdüğümüzde fark ediyoruz ki hayat sadece bir oyun alanı değil.
Aynı zamanda bir keşif süreci gibi.
İşin ilginç yanında bu keşif asla, asla bitmiyor.
Beni biliyorsun. Ben bazen eski günlüklerimi açar, uzun uzun okurum onları.
Çocukken yazdığım şeyleri okuyorum ve her defasında, bak her defasında hem hüzünlüyüm hem böyle bir duygusalım, içimde garip bir sıcaklık var yani.
Çünkü o sayfalarda hayallerime sonsuz inanan, hiçbir şeyi imkansız görmeyen bir çocuk görüyorum.
Şu an... Elimde yıllar önce yazdığım bir günlük var.
Pembe, üstünde çiçekler olan, pek de kalın sayılmayan bir defter bu.
Bazı sayfaları yırtılmış, kenarları kıvrılmış, bazı yerlerine bir şeyler dökmüşüm.
Muhtemelen bir şeyler yiyip içiyordum yazarken.
Bu günlüğün altıncı sayfasını açtığınızda sayfanın tam ortasında büyük harflerle şöyle bir cümleyle karşılaşıyorsunuz.
Sevgili günlük, ben büyüyünce yazar olacağım.
Herkes hikayelerimi okuyacak.
O anı az çok hatırlıyorum biliyor musun?
Odamda yatığımın üstünde böyle yüzüstü uzanmışım.
Renkli birkaç kalemimle günlüğümü dolduruyorum.
O kadar eminim ki bir gün yazar olacağımı.
Kitabımın ismini bile düşünmüşüm.
O kadar yani. Ama sonra...
Ve hayallerimin gerçekçi olup olmadığıyla ilgili sorular sorulmaya başlandı tabii ki.
Yani yazar olmak istiyorum dediğimde bazıları gülümsedi ama gözlerinde nasıl bir bakışı vardı biliyor musunuz?
Böyle hani tatlı bir hayal ama çok mümkün değil gibi bir bakış.
Bazıları çok daha açık sözlüydü.
Bu işten para kazanamazsın dediler.
Lise yıllarında Simyacı'yı okuduğumda oradaki bir cümleyi günlüğüme birçok yere defalarca yazmışım.
Paulo Coelho simyancı kitabında diyor ki bir şeyi gerçekten istersen bütün evren onu gerçekleştirmek için işbirliği yapar.
Ama... Hayat bazen bizim için farklı bir plan yapıyor gibi görünüyor.
Ya da ben öyle hissediyorum.
İstediğimizi sandığımız şeyler gerçekten istediğimiz şeyler olmayabiliyor.
Ben yazmaktan hiç vazgeçmedim.
Çünkü yazmak benim için sadece bir meslek hayali değildi hiçbir zaman.
Çok sevdiğim, bana çok iyi geldiğini bildiğim bir şeydi.
Ve fark ettim ki yazar olmakla yazmak arasında çok ince ama önemli bir fark var.
Ben Instagram hesabımı lisedeyken açtım.
Tamam mı? Bu anonim bir hesaptı başlangıçta.
Hatta geçtiğimiz 4-5 sene öncesine kadar dahi öyleydi.
Ne ismimi söyledim, ne yüzümü gösterdim.
Orada hep yazdım.
Kitaplardan bahsettim.
Hayatta ilgili düşüncelerimi paylaştım.
İnsanlar kitap yorumlarımı beğeniyordu.
Tartışıyorlardı. Benimle fikir alışverişi yapıyorlardı.
İşte tam orada şöyle bir şey fark ettim.
İnsanlarla kelimeler aracılığıyla bağ kurmak için illa kitap yazmam gerekmiyordu.
O zamanlar bu bana o kadar iyi geldi ki çünkü kendime anlatmanın insanlara ulaşmanın bir yolu olduğunu gördüm.
Bunlar ne zaman aklıma gelse şöyle bir düşünüyorum.
Küçükken çizdiğimiz hayallere sadık kalmaya çalışırken farkında olmadan kendimizi bir kalıba sıkıştırıyor olabilir miydik?
Belki de hayallerin değişmesi çok doğal bir süreçtir.
Çünkü biz değişiyoruz. Yeni insanlar tanıyoruz, yeni yerler görüyoruz, yeni şeyler deneyimliyoruz.
Ve tüm bunlar çocukken gözümüzün önünde belirlenen net tabloyu biraz daha bulanıklaştırıyor.
Ama belki de bu bulanıklık hayatın kendisidir diye düşünüyorum.
Büyüdükçe hayallerimizi sadece biz belirlemiyoruz.
Ailemiz, arkadaşlarımız, toplumun bize sunduğu kalıplar, sosyal medya ve hepimiz bir noktada bunu gerçekten ben mi istiyorum yoksa bana öğretilen şey mi diye sorguluyoruz.
Çocukken hayallerimiz sınırsızdı, evet.
Buna kesinlikle katılıyorum ama büyüdükçe o hayalleri süzgeçten geçirmeye başlıyoruz.
Maddi kaygılar, sorumluluklar, başkalarının ne düşündüğü saçma bir şekilde.
İşte tüm bunlar hayallerimizi şekillendiriyorlar ya da bazen onları bir köşeye kaldırmamıza neden oluyorlar.
Virginia Woolf'un kendine ait bir oda kitabını okumuşsunuzdur.
Orada diyor ki... Kadınların hayalleri ancak özgür bir zihinle ve ekonomik bağımsızlıkla gerçeğe dönüşebilir.
Bu da günlüğümün birkaç yerine aldığım bir not.
Belki de hepimiz için geçerli olan şey şu.
Hayallerimizin peşinden gitmek için önce içsel bir özgürlüğe ihtiyacımız var.
Yani gideceğimiz yolu bizim seçmemize ihtiyacımız var.
Bir zamanlar dünyayı gezmek isteyen biriyken şimdi kendi küçük dünyamızda huzur bulmak istemek yani bu bir yenilgi mi?
Yoksa gelişim mi?
diye sorguluyorum. Ben kitap yorumlarımı paylaşmaya başladıktan sonra hayat önüme büyük bir adım attıracak bir fırsat çıkarttı.
İnsanlık için küçük ama benim için kocaman bir adım.
Kitap fuarında çalışmak.
Ben insanlarla konuşmayı becerebilen bir insan değildim o zamanlar.
Bu konuya pek girmeyeceğim.
Başka bir zaman bunları uzun uzun konuşacağız.
Ama kitap fuarında çalışma fırsatı elime geçtiğinde işler epey değişti.
Çünkü bir anda kitaplar hakkında yüzlerce insanla konuşmam gereken bir yerde buldum ben kendimi.
O işi çok severek yaptım.
İlk paramı da lisede kitap fuarında çalışırken kazandım.
Yeri bende her zaman ayrıdır.
Kitapları çok sevdiğimden...
Orada insanlara kitapları anlatmaktan da çok keyif aldım tabii ki.
Ve o günlerde şunu sordum kendime.
Benim asıl hayalim insanlara kelimelerimle dokunmak olabilir miydi?
Ve bu illa bir kitapla olmak zorunda mıydı?
Yani mesela eskiden büyük bir şehirde yaşamak isteyen biri şimdi doğanın içinde bir ev hayali kuruyor olabilirdi.
Bu bir kayıp mıydı yoksa gerçek mutluluğun fark edilmesi gibi bir şey miydi?
Ben bunu çok düşünüyordum ve büyüdükçe fark ettim ki hayaller şekilleştirebiliyor ama bu onlardan vazgeçtiğimiz anlamına da gelmiyor.
Sadece yeni yollar buluyoruz.
Bir noktada kendimize şunu sormamız gerekiyor.
Gerçekten istediğim şey ne?
Çoğu zaman bu sorunun cevabını asla bulamıyoruz çünkü çok fazla seçenek var.
Belki de asıl önemli olan her şeyin değiştirmesine izin vermek ve bunun için kendimize alan açmak.
Bunu ne zaman yapacağını...
Bilemiyor insan. Hele ki 20'li yaşların başları, çocukluğun o güvenli kollarından sıyrıldığımız, yetişkinliğin sorumluluklarıyla böyle henüz tam anlamıyla yüzleşemediğimiz o ara
dönem, küçükken hayalini kurduğumuz hayatla gerçeklik arasına gidip geldiğimiz.
zaman zaman kaybolduğumuz ama kendimizi bulmayı umduğumuz bir dönem.
Bir yanımız hala her şeyin mümkün olduğuna inanıyor.
Diğer yanımız hayatın hiç de kolay olmadığını öğreniyor.
Ve işin ilginci bu sürecin içinde hepimiz bir şekilde yalnız hissediyoruz.
20'li yaşlara girdiğimizde hepimizin aklında şöyle bir şey var.
Hayatımı yoluna koymam gerekiyor.
Hayatımı yoluna koymam gerekiyor.
Hayatımı yoluna koymam gerekiyor.
Ama yol dediğimiz şey Dümdüz bir çizgi değil ki değil mi?
Daha çok bir labirent gibi geliyor bana hatta.
Üniversite bittiğinde hepimiz öğretin o klasik senaryonun gerçekleşmesini bekliyoruz.
İyi bir iş, kendi ayaklarımızın üzerinde durmak, belki bir ilişki, belki yeni bir şehir.
Ama hayat çoğu zaman planlarımızı dinlemiyor.
Diploman elimizde ama çalışmak istediğimiz alan...
Bambaşka bir kapının ardında belki.
Hayatımıza birini almak istiyoruz ama o büyük aşk masallardaki gibi kolayca çıkmıyor karşımıza.
Ya da belki de çıkıyor bir şey demeyeyim.
Bir yandan kendini keşfetmek için zamanın var diyenler var.
Diğer yandan artık bir şeyleri yoluna koymalısın.
baskısını hissettirenler var.
20'li yaşlar işte böyle büyük bir çelişkiyle dolu.
Bu yıllar aynı zamanda hem özgürlük hem de sorumluluk duygusunu en yoğun yaşadığımız zamanlar bence.
Her şeyi yapabilecek güce...
Sahip olduğumuzu düşünüyoruz ama aynı zamanda hiçbir şey için.
Tam olarak hazırda hissetmiyoruz.
Kendimizi bazen bir apartman dairesinde yeni bir hayat kurmaya çalışırken, bazen de çocukluk alanımızda eski defterleri karıştırırken buluyoruz.
Bir yandan geleceğe dair büyük hayaller kuruyoruz, diğer yandan günümüzü kurtarmaya çalışıyoruz.
En büyük paradoks ise şu, 20'li yaşlarda dünyanın bize sunduğu sınırsız seçenekler karşısında biz afallıyoruz.
Eskiden bir şeylerin hayalini kurarken her şey çok daha netti.
Büyüyünce ne olacağımıza dair bir fikrimiz vardı.
Çünkü o zaman dünya sanki daha küçük bir yer gibiydi.
Ama şimdi, şimdi binlerce seçenek var.
Her biri birbirinden cazip ama bir o kadar da korkutucu.
Yanlış seçim yapmak korkusu bizim neslin en büyük kabuslarından biri haline geldi gibi geliyor bana.
Çünkü yanlış bir adım atarsak geri dönüşü olmayacak gibi düşünüyoruz.
Sosyal medyanın etkisiyle başkalarının hayatlarına bakıyoruz ve ister istemez kıyas yapıyoruz.
Arkadaşlarımızın ya da takip ettiğimiz insanların harika kariyerleri, mükemmel görünen ilişkileri, keşfettikleri yerler, edindikleri deneyimler ve kendi hayatımıza bakınca böyle bir şeyler
eksik gibi. Anladın mı?
Oysa herkesin bir şekilde aynı belirsizliğin içinde savrulduğunu, Sadece başka şekillerde başa çıkmaya çalıştığını unutmamak gerekiyor bence.
Bu yaşlar aynı zamanda ilk büyük hayal kırıklıklarımızı yaşadığımız belki.
Yani gerçekten kim olduğumuzu sorguladığımız zamanlar.
Ve ilk kez bu gerçekten benim istediğim hayat mı?
Sorsun kendimize soruyoruz.
Ve sanırım daha önce hiç bu kadar çok bilmiyorum dememiştik.
Ne istediğimizi bilmiyoruz.
Nerede olmak istediğimizi bilmiyoruz.
Hatta bazen kim olduğumuzu bile bilmiyoruz.
Ya da hani biraz daha bireysel konuşayım gerçi.
Siz biliyor olabilirsiniz.
O yüzden bir şey demiyorum.
Ama böyle düşünen ve böyle soran biri olarak işin güzel yanının da burada saklı olduğunu düşünüyorum.
Yani 20'li yaşlar belirsizliklerle dolu olsa da aynı zamanda keşfetmenin, denemenin ve hata yapmanın en özgür hissettiği yıllar.
Başarısız olma hakkımız var gibi hissediyorum ben.
Yolumuzu kaybetme ve yeni yollar bulma özgürlüğümüz var gibi hissediyorum.
Ve belki de en önemlisi ne kadar düşersek düşelim yeniden ayağa kalkacak cesaretimiz var gibi hissediyorum.
Bu süreçte öğrendiğimiz.
Daha doğrusu hep çok konuşuyorum ben de.
Benim öğrendiğim en önemli şeylerden biri de sabır.
Kesinlikle sabır.
Çünkü hiçbir şey bir anda olmuyor.
Hayatın o kocaman değişimleri çok küçük adımlarla başlıyor ve biz farkında olmadan şekilleniyor.
Kendi hızımıza güvenmek, dış dünyanın gürültüsünü biraz olsun susturmak ve içimizdeki sesi duymak gerekiyor burada.
Bir de peki diyorum ki yani Zeynep...
20'li yaşlar gerçekten bir yolculuksa nereye gidiyoruz?
Ya da bence olay ne biliyor musun?
Belki de önemli olan varacağımız yer değil bu süreçte kim olduğumuzu keşfetmek.
Hayallerimiz, korkularımız, inançlarımız hepsi yavaş yavaş şekilleniyor ve bizi biz yapan şeylere dönüşüyor.
Ben hayallerime dönüp baktığımda ne hissetmem gerektiğini hala...
Pek de bilmiyorum. Belki bazıları artık çok uzak geliyor.
Belki bazıları hala içimde bir yerlerde kıpırdanıyor.
Büyümek hayallerimizden vazgeçmek değil.
Onlarla birlikte şekil değiştirmeye cesaret edebilmek demek.
Bence. Belki de asıl mesele hayallerimize sıkı sıkıya tutunmak değil de onları özgür bırakmak ve zamanla evrilmelerine izin vermek.
Einstein'ın şöyle bir alıntısı var ya.
Hayal gücü bilgiden daha önemlidir çünkü bilgi sınırlıdır.
Hayal gücü dünyayı kapsar diye.
Belki de büyüdükçe unuttuğumuz şey tam olarak bu.
Hayal kurma gücümüzü kaybetmemek.
Sadece onun farklı yönlere evrilmesine izin vermek.
Büyüdükçe hayallerimiz değişiyor.
Biz değişiyoruz ve dünya da bizimle birlikte evriliyor.
Ama bazı şeyler var ki hiç değişmiyor.
İçimizde bir yerde, bakın hep o bir yerde o çocuk kalıyoruz.
O her şeye inanan, büyük hayaller kuran ve sınırsız olasılıkları görebilen o çocuk.
Hayatın ağırlığı şöyle bir omuzlarımıza çöktüğünde, sorumluluklar birikmeye başladığında ve gerçek dünyanın...
sert köşeleriyle karşılaştığımızda o çocuğun sesi bazen kısılıyor ama aslında hiçbir yere gitmiyor.
Sadece bizim onu yeniden duymamızı bekliyor bence.
Şimdi şöyle bir düşünelim.
Çocukken hayalini kurduğumuz şeyleri gerçekten biz mi istiyorduk yoksa çevremizden mi öğrendik?
Yani astronot olmak isteyen küçük bir çocuk belki de sadece yıldızların güzelliğine kapılmıştı.
Anladın mı? Yani balerin olmak isteyen bir çocuk belki de sadece sahnede olmanın verdiği heyecana aşıktı o an.
Büyüdükçe bunlar ne kadar bize ait, ne kadar başkalarının hayaliydi bunu çözmeye çalışıyoruz bence.
Hayatın içinde ilerlerken hepimiz bir noktada durup düşünüyoruz ya hani bunu gerçekten istiyor muyum?
diye. Bu sorunun cevabı bence yıllar alıyor.
Çünkü biz değişiyoruz.
Bakış açılarımız, beklentilerimiz hepsi değişiyor.
O yüzden 18 yaşındaki hayallerimizle bile 28 yaşındaki hayallerimiz aynı olmak zorunda değil.
Ki daha da küçüğünü hani örnek bile vermiyorum.
Ve belki de en büyük özgürlük hayallerimizin de bizimle birlikte değişmesine izin verebilmek gibi geliyor bana.
Ama zorluk da burada başlıyor.
Yani büyüdükçe Hayallerimize olan bağlılığımız azalıyor.
Onları daha gerçekçi bir göze değerlendiriyoruz ve bazen kendi içimizde bu artık bana göre değil diyoruz.
Bu noktada da kendimize kızmamamız gerekiyor.
Bir hayalden vazgeçmek başarısız olmak demek değildir.
Değil mi? Asıl başarısızlık kendimizi o eski hayalin içinde sıkıştırmak olabilir belki.
Belki de önemli olan yeni hayallere yer açmak ve onların da değerli olduğunu kabul etmek.
Sonra bunları düşünürken şöyle bir soru beliriyor kafamda.
Peki hayatımıza yön verirken hayallerimizi tamamen unutursak?
İşte o zaman bence bir durup geriye bakmamız gerekiyor.
Ya belki de bazı hayaller sadece farklı bir biçimde hayatımıza dahil olmalı.
Yani küçükken ressam olmak isteyen biri belki de bugün bir tasarımcı olarak bambaşka bir sanat dalında kendini buluyor olabilir.
Ya da bir yazar olmak isteyen biri içindeki anlatma isteğini farklı yollarla ifade edebiliyor olabilir.
Hayallerimiz her zaman aynı kalmasa da onların altında yatan istek hep bizimle kalıyor gibi hissediyorum ben.
Şimdi geriye dönüp baktığımda da o küçük kızı düşünüyorum.
Kocaman harflerle bir gün yazar olacağım yazanı çözüyor.
Şu an gelip karşıma otursa ona senin düşündüğün gibi olmadı belki ama bir şekilde oldu ve inan bana en az senin hayal ettiğin kadar güzel oldu demek isterdim.
Ben 20'li yaşlarımdayım.
Hala ikinci yarısındayım.
Ve bu dönemin de sorularla dolu bir dönem olduğunu biliyorum.
Bazen cevapsız kalıyorum.
Bazen yanlış cevaplar veriyorum.
Ama belki de asıl mesele bu sürecin ta kendisi.
Yani büyümek zorunda olduğumuz değil, kendi hızımızda öğrendiğimiz bir süreç.
Hayatım bu döneminde belki her şey mükemmel olmayacak.
Ama güzel olan da bu değil mi ya zaten?
Yani mükemmel olmaya çalışmak yerine...
Kendimize izin vermemiz gerekiyor bence.
Ben mükemmel olmamayı çok seviyorum açıkçası.
Yani hata yapmaya, yanılmaya, yeniden başlamaya izin vermek gerekiyor.
Ve unutmayalım ki hiçbirimiz bu süreci tek başımıza yaşamıyoruz.
Hepimiz farklı yollar seçsek de bence aynı sorularla boğuşuyoruz.
Hayat belki de en çok 20'li yaşlarda bir deneme tahtası gibi.
Ama işin güzel yanı her yeni gün tekrar sıfırdan başlama şansı veriyor gibi.
O yüzden ne yapıyorum diye düşünmeye biraz ara verip şu an burada olmak nasıl hissettiriyor sorusunu sormak gerekiyor bence.
Çünkü belki de aradığımız cevap tüm bu karmaşanın içinde değil de sakinleşip böyle kendimizi dinlediğimiz onlarda gizli gibi.
Ve belki de 20'li yaşların en güzel yanı da şu.
Diğer podcastımda da bunun için ayrı bir bölüm bile yapmıştım.
Henüz hiçbir şey için geç değil.
Yeni bir hayal kurmak, yepyeni bir yola sapmak, yeniden başlamak için hala zamanımız var bence.
Herkesin kendi hızında ilerlediğini unutmamak, başkalarının çizdiği yollara kapılmadan kendi rotamızı bulabilmek belki de en büyük özgürlüğümüz.
Hayat biz onu çözmeye çalışırken akıp gidiyor evet ama önemli olan her adımda kendimize şu soruyu sormak gibi geliyor bana.
Bu hikaye gerçekten bana mı ait?
Çünkü günün sonunda...
Kimse bizim yerimizde bu hayatı yaşayıp hayallerimizi bizim kadar sahiplenmeyecek.
Şunu da unutmamak gerekiyor.
Büyümek hayallerinizden vazgeçmek demek değil.
Sadece bazen yollar değişir ve bazen eski bir defteri açıp o çocuğun neyi hayal ettiğini hatırlamak gerekir.
bunları sadece günlüğüm biliyordu ama artık sen de biliyorsun ve bu bana çok iyi geliyor.
Çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
