
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
çizgi filmlerin sadece çocuklara ait olmadığını, bazen büyürken yanımıza almamız gereken en güvenli yerlerden biri olduğunu hatırlamak için.
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Ama bu defa çok büyük cümleler kurmak için değil.
Daha çok içimde hala yaşayan küçük bir isteği dürüstçe söylemek için buradayım.
Ben hala çizgi film izlemek istiyorum.
Bunu söylerken bile yüzümde böyle hafif bir gülümseme oluyor.
Farkında mısın? Çünkü bu cümle biraz savunma istermiş gibi duruyor bence.
Sanki ardından hemen bir açıklama yapmam gerekiyormuş gibi.
Ama sadece arada.
Ama çok yorgun olduğumda.
Çok kafam doluyken gibi.
Oysa bazen hiçbir ama yok.
Bazen insan sadece tanıdık bir şeye dönmek istiyor.
Böyle gürültüsüz, acele etmeyen, senden bir şey beklemeyen bir yere.
Benim için çizgi filmler hep biraz öyle bir yerdi.
Hayat böyle bir koşturmacaya dönüşmeden önce, sabah uyanır uyanmaz yapılacaklar listesi yokken, kimse senden hızlı olmanı, yetişmeni, karar vermeni istemezken, Öyle
bir yerde. Çocukken sabahları erkenden kalkıp hemen televizyonun karşısına geçmeyi hatırlıyorum.
Ben eminim sen de hatırlıyorsundur.
Böyle evde hareketler daha yeni başlamış.
Kahvaltıya geçilecek ama o kadar erken uyanıyorduk ki sabah çizgi filmlerini izlemek için.
O anlarda dünya sanki sadece bana ait gibi hissederdim ben.
Taş devri başlardı mesela ya da jetgiller.
Gelecek çok uzak, dertler çok küçük.
Her şey... Biraz çizgi biraz da güvenli.
Ya da Casper'ı izlerdim.
Bazen o kocaman yalnızlığın içinde bile yumuşak bir şey vardı ya.
Ayı yogiyi çok severdim.
Çok görerdim. İnanılmaz bir şekilde.
Ama tutup da kimse bana hani buna mı gülüyorsun da demezdi.
Ya da kodada afacanlar vardı.
Çocuk olmanın ne kadar ciddi bir iş olduğunu düşünürdüm.
Çizgi film izlerken.
Marsupileminin o kontrolsüz enerjisi, o maceraları inanılmaz alırdı beni.
Hatta bizim evde Esmoş'un, Esmoş benim kardeşim.
Kendisi şu an... 14 yaşında.
Ama o 2-3 yaşlarındayken ona bir Mars Pilemi peluşu almıştık biz.
Böyle upuzun bir kuyruğu var.
İnanılmaz tatlı. Hala da duruyor.
O peluşu her gördüğümde böyle çok tatlı hissediyorum ben ya.
Çok seviyorum. Bazen kafam çok doluyken böyle yatakta uzanıp uyuyamıyorken falan.
O dönemlerde çocukken çok sevdiğim bazı çizgi filmleri açmayı seviyorum.
Mars Pilemi de onlardan biri.
Kesinlikle böyle arada 1-2 bölümünü izliyorum.
Afacan Deniz de mesela çok severdim yani.
O bitmeyen, saçma sapan işleri ama bunların hepsi çok tanıdık.
Hepsi çok ev gibi benim için.
Ve garip olan şu, aradan onca yıl geçmesine rağmen o hissin tamamı kaybolmadı.
Sadece hani birazcık tabii ki sessizleşti ama tamamen gitmedi.
Şimdi büyüdük, evet. Hayat daha hızlı, zihnimiz daha dolu.
Ama belki de tam da bu yüzden...
Bazen içimiz hala o sade yerlere dönmek istiyor.
Ben bu yıl böyle Instagram'dan falan da haber vermeden kendi kendime bir challenge işine giriştim.
2025 çok dizi izlediğim bir yıldı benim ama bu sene nedense bir film izleyesim var inanılmaz şekilde.
Ve dedim ki bu yıl 365 film izleyeceğim.
İnanılmaz çılgın bir challenge benim için aslında bu.
Ama şu ana kadar gerçekten de fena gitmiyorum.
Bambaşka türlerde izlemeye çalışıyorum.
Zaman zaman çok ağır filmler, zaman zaman da hani böyle düşündüren hikayeler izliyorum.
Ama araya animasyonlar girdiğinde içimde başka bir şey oluyor bak.
Benim gibi animasyon aşığı biriysen şu an nasıl hissettiğimi anlayacaksındır.
Sanki kafamın içi diyor ki yani tamam Zeynep.
Burada biraz durabiliriz yani burada sakinleşebilirsin biraz.
Çünkü animasyon izlemek benim için hiçbir zaman sadece çocuk işi olmadı.
Bazen duyguların en net haliyle orada anlatıldığını düşünüyorum ben.
Hani iyile kötünür, kaybolmanın, eve dönmenin ya da yalnızlığın.
Her şey çok daha sade ama daha gerçek bence.
Ve fark ediyorum ki çizgi film izlemeyi istemek aslında insanın kendisine şunu söylemesi gibi.
Ben hala kendime birazcık daha nazik davranmak istiyorum.
Çocukmuşum gibi davranmak istiyorum.
Bu his bana çok tatlı geliyor.
Şimdi günlüğümden bir alıntı da okuyacağım.
Ama ondan önce de şunu söylemek istiyorum.
Büyümek, sevdiğin her şeyden vazgeçmek zorunda olmak değil bence.
Bazı şeyleri yanında taşıyabilmek de.
Büyümenin bir parçası diye düşünüyorum.
Ve belki de bu bölüm tam olarak da bunun üzerine.
Ben şöyle bir şey fark ettim bu kadar çizgi film açıp izliyorken.
Çocukken çizgi film izlemeyi sevmemizin sebebi sadece renkler ya da eğlenceli karakterler değildi bence.
O hikayelerde her şey çok net.
Kim iyi, çok net.
Kim kötü, ne doğru, ne yanlış, çok net.
Ama bunu bağırarak da anlatmazlardı.
Yani öyle uzun uzun açıklamazlardı.
Sadece gösterirlerdi ve biz anlardık bunu.
Mesela o eski çizgi filmlerde bir karakter hata yaptığında dünyayla başına da yıkılmazdı yani.
Yanlış yapardı, bir şey öğrenirdi, hikaye devam ederdi.
Kimse çıkıp da işte sen hep böylesin demezdi.
Kimse artık bu yaştan sonra falan diye yüzüne de vurmazdı.
Belki de bu yüzden o hikayeler bize daha güvenli geliyordu.
Çünkü hataya, denemeye, yeniden başlamaya alan vardı.
İnsan büyüdükçe fark ediyor ki hayat bize o alanı pek tanımıyor.
Yani yanlış yaptığında hemen etiketleniyorsun.
Bir şeyi geç anladığında sanki geri kalmışsın gibi hissediyorsun.
Ama çocukken izlediğimiz o hikayelerde zaman bu kadar sert değildi.
Kimse acele etmiyordu öyle yani herkes kendi temposunda yaşıyordu.
Ve bu bana şimdi çok iyi gelen bir şey.
Gerçekten. Belki de hala çizgi film izlemeyi bu kadar istememin sebebi de bu.
Daha basit bir yerden bakabilmek istiyorum.
Hayatı sürekli çözmem gereken bir problem gibi görmek yerine yaşadığım bir şey gibi hissedebilmek istiyorum.
O hikayeleri izlemek sanki bana şunu söylüyor gibi hissediyorum.
Her şeyin cevabını hemen bulmak zorunda değilsin Zeynep.
Bazen anlamak zaman alıyor.
Bazen bir şey ancak yaşandıktan sonra yerine oturuyor.
O yüzden birazcık rahatla Zeynep diyorlar sanki bana.
Ben günlüğüme yıllar önce...
Bence çok sıradan bir cümle yazmışım.
Hani ne plan, ne büyük bir farkındalık böyle bir şey değil.
Sadece o an hissettiğim bir şey.
Büyümek her şeyi ciddiye almak demek değil yazmışım.
Bu cümleyi yazdığımda aslında kendime şunu söylüyordum bence.
Hayat zaten yeterince ağır.
Yani her şeyi daha da ağırlaştırmak zorunda değilim.
Sevdiğim şeyleri küçültmek zorunda değilim.
Ciddiyette olgunluk aynı şey değil bence çünkü.
Ve belki de büyümek içindeki bazı şeyleri kaybetmemekle ilgili.
Bu alıntıyı da okuduktan sonra fark ettim ki çizgi film izlemek istemek sadece nostalji değil.
Bu hala hayata merakla bakmak istemek bence.
Her şeyin net, keskin ve sert olmasına razı gelmemek.
Ve bence bu utanılacak bir şey değil.
Çünkü bir noktada şunu düşündüm ben.
Bazen sevdiğimiz şeyleri böyle gizli gizli yapıyoruz ya.
Ben bunu ne zaman yapmaya başladım biliyor musunuz?
Üniversitenin ilk yıllarında çok animasyon filmleri izleyen, sinemada çıktığında falan hemen giden, yurttayken sürekli çizgi film falan açan bir insandım ben.
Ve bir arkadaşım inanılmaz alay etmişti benimle bu konuda.
Çok içime oturmuştu bu benim çünkü birkaç kişiydik orada ve diyecek bir şey de bulamadım.
Seviyorum yani. O zamandan beridir böyle çizgi film izlemek konusu açıldığında nedense içime bir şey oturuyor.
Bunu söylerken daha doğrusu.
O yüzden bu konuya bir değinmek istiyorum.
Sevdiğimiz şeyleri gizli gizli yapma konusunda kimseye anlatmadan sanki söylersek ciddiye alınmayacakmış gibi.
Ya da hani vaktini bunlarla mı harcıyorsun denecekmiş gibi.
Oysa insanın kendine ait küçük zevkleri olması aslında hayatta neyin önemli olduğunu bildiğini gösteriyor bence.
Herkesin kendine göre bir kaçış alanı var.
Kimisi yürüyüşe çıkar, kimisi müzik açar, kimisi bir mutfağa girer bir döktürür yani ya da kendini temizleye verir.
Benim için de bazen bu bir animasyon açmak olabiliyor.
Yani büyük bir anlam yüklemeden.
Şimdi bunu izlemeliyim çünkü falan gibi bir açıklama yapmadan.
Sanki istediğim için.
Seviyorum. Garip bir huzur veriyor benim içime.
O zamanlarda günlüğüme şu cümleyi yazmışım.
Sevdiğim şeyleri ciddiye almayanlara kendimi açıklamak zorunda değilim.
Hala da böyle düşünüyorum bu arada.
Bunları ben seviyor olabilirim, başkası sevmiyor da olabilir.
Ama bunu neden sevdiğimi açıklamak zorunda da değilim.
Ben bu cümleyi yazarken aslında bir karar veriyordum.
Yani her şeyin herkes tarafından anlaşılmasına gerek olmadığını kendime hatırlatıyordum.
Bazı şeyler sadece bana ait olabilir.
Beni mutlu eden, bana iyi gelen şeyleri savunmak zorunda değilim ben.
Bu alıntıdan sonra, okuduktan sonra da...
Büyümenin aslında biraz da sınır çizmekle ilgili olduğunu fark ettim.
Kimin fikrini önemsediğini, kimin neyi anlatmak istediğini seçmekle ilgili bir şey ve herkesin anlayamayacağı şeyleri herkese paylaşmak zorunda değilsin.
Bazı alışkanlıklar, bazı zevkler, bazı küçük mutluluklar sadece senin alanın olabilir.
O yüzden benim için belki de bu hani ben hala çizgi film izliyorum demek tam olarak bunu söylüyor.
Ben kendimle ilişkimi başkalarının beklentilerine göre kurmak istemiyorum.
Ve bu bence çok yetişkin de bir yer aslında.
Yani ne istediğini bilmek ve onu kimseye açıklamak zorunda hissetmemek.
Şimdi ben bu kadar konuşmuşken...
Bu çizgi filmlerin ben de nerelere dokunduğundan birazcık bahsedeceğim.
Çünkü çizgi film dediğimiz bu mesele benim için sadece nostalji değil.
Yani ah be ne güzel günlerdi diye iç geçtiğim bir yerden de değil.
Daha çok hayatın bir yerinde hala durabilmekle ilgili.
Taş devrini düşün mesela.
Her şey çok ilkel ama kimse bundan rahatsız da değil.
Kimse bir adım ileride olmalıyım diye gerilmiyor.
Gün bitiyor, herkes evine dönüyor.
Hayat bu kadar yani. Bu kadar bir şey.
Jetgilleri izlerken de hep aynı şeyi hissederdim ben.
Yani gelecek anlatılıyor ama kimse panikte değil.
Teknoloji var ama hayatın önüne geçmiyor yani.
Şimdi dönüp bakınca şunu düşünüyorum.
Belki de bizi yoran şey ilerleme değil.
Sürekli yetişmeye çalışmak.
Jetgillerde kimse bir şeyleri kaçırıyormuş gibi yaşamıyordu.
Yani o an keyif alıyorlardı bir şeylerden.
Casper'ın yeri mesela çok ayrıdır bende.
Çünkü yalnızdı ama kötü biri değildi yani.
Sessizdi ama aslında baktığınızda görünmez de değildi.
Çocukken bunu böyle düşünmüyordum tabii ki ama izlerken yine de içimde bir şeyler yumuşardı benim.
Şimdi de öyle. Hayatta bazen kendini biraz kenarda hissettiğinde o hali normalleştiren bir yer gibi geliyor bana Casper.
Ya da kodada afacanlar.
Hatırlıyor musun bilmiyorum. Ben çok severek izlerdim.
Marsupilami de, Afacan Denizi de hepsi çok dağınık aslında.
Her şey plana göre gitmiyor bu çizgi filmlerde.
Yanlış yapıyorlar, saçmalıyorlar.
Bazen batırıyorlar yani bütün işleri ama hayat devam ediyor.
Kimse onları bu yüzden etiketlemiyor.
Belki de bugün bize iyi gelen tarafı da bu.
Hata yapmanın bu kadar büyütülmediği bir dünya.
Ve bir de işin tabii ki sadece eğlence tarafı da var.
Bunu da unutmamak lazım. Gülmek, takılmak, bir sahnede kahkaha atmak.
Bu neydi ya deyip izlemeye devam etmek.
Belki de böyle dalga geçe geçe.
Her izlediğimiz şey bize bir şey öğretmek zorunda değil diye düşünüyorum.
Bazen sadece keyifli olması da yeterli.
O yüzden ben hala çizgi film izlemek istiyorum.
Çünkü bana çok iyi geliyor.
Çünkü bana çok tanıdık geliyor.
Çünkü hayat zaten yeterince ciddi.
Her sevdiğimiz şeyi büyüdükçe bırakmak zorunda değiliz bence.
Bazı şeyler bizimle birlikte büyüyebilirler.
Ve bence bu kaybettiğimiz değil, korumamız gereken bir şey.
Ben böyle düşünüyorum. Ve beni dinlediğin için sana çok teşekkür ediyorum.
Ben de buradaydım dinledim Zeynep demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmında bulabilirsin.
Bu 365 film challenge'ında izlediğim filmleri de paylaşmayı düşünüyorum aslında.
Instagram'dan ya da TikTok'tan acaba ay sonunda bir rapor mu versem?
Hani bu ay bunları izledim.
Challenge'da şuradayım falan gibi.
Bilmiyorum bu konuda kararsızım.
fikirlerinizi açığım. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
