
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
beklentiler, hayal kırıklıkları ve içimizde büyüyen sessiz kırgınlıklar üzerine; biraz kendine, biraz hayata daha yumuşak bakabilmek için.
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Bu sayfaları yaklaşık bir aydır açamıyordum ama olsun.
Buluştuk. Hayatın koşturmacası içerisinde ilk defa böyle bir ara vermiş oldum ben de.
Bugün çok kıymetli bir konuyu konuşacağım.
Hani bazı konular vardır ve insan onları tek bir kelimeyle anlatabildiğini sanır.
Ama içine girince anlar ki o kelimenin içinde kocaman bir dünya da saklıdır.
Beklemek de biraz öyle bence.
Çok basit gibi duran bir şey.
Birinden bir şey beklersin, kendinden bir şey beklersin.
Hayatının sana biraz daha farklı davranmasını beklersin.
Ama sonra o bekleyişin içinde kırgınlıklar birikmeye başlar.
Söylenmemiş cümleler birikmeye başlar.
Hani içten içe ben bunu böyle hayal etmemiştim dediğin yerler oluşur.
Ve çoğu zaman insanı en çok yoran şey olan şeyin kendisi değil olmasını umduğu şeyin olmamasıdır.
Anlatabildim mi? Ben bazen hayal kırıklığının tam olarak böyle bir yerden doğduğunu düşünüyorum.
Çünkü hayal kırıklığı çoğu zaman kötü bir şey yaşadığımız için olmuyor sadece.
Bazen güzel olmasını istediğimiz için oluyor.
Bazen birine çok anlam yüklediğimiz için oluyor.
Bazen kendimize ben bunu aşmış olmalıydım.
Ya da ben artık böyle hissetmemeliydim.
Ya da ben bundan daha ileride olmalıydım dediğimiz için oluyor.
Yani insanı yoran sadece başkaları değil.
İnsan bazen en büyük beklentiyi kendine koyuyor.
Ve o beklentinin altında en çok yine kendisi eziliyor.
Ben Zeynep ve bu Bunları Sadece Günlüğün Biliyordu podcastinin Beklentiler ve Hayal Kırıklıkları bölümü.
Hoş geldin. Ben bugün beklentilerden konuşalım istiyorum.
Kendimize kurduğumuz beklentilerden, sevdiğimiz insanlara sessizce yüklediğimiz anlamlardan, ilişkilerde içimizden ama bazen yüksek sesle bile söyleyemediğimiz isteklerden,
hayattan beklediğimiz o görünmez sözlerden bahsedelim istiyorum.
Bir şeylerin tam da bizim istediğimiz gibi olacağına inanmak istiyoruz ya biz genel olarak hayatta.
Çünkü inanmak güven veriyor.
Umut etmek çok güzel geliyor insana.
Çünkü insan kalbini bir şeye dayamadan yaşayamıyor bence.
Ama sonra hayat kendi yolundan gidiyor.
İnsanlar kendi yaralarıyla, kendi eksikleriyle davranıyor.
Biz de tam o noktada kırılıyoruz.
Ve bence en garip olan şey şu burada.
Hayat kırıklığı yaşadığımızda çoğu zaman ilk hissettiğimiz şey sadece üzüntü olmuyor.
Biraz öfke de oluyor.
Biraz utanma da oluyor.
Biraz da kendine kızma oluyor.
Hani ben bunu nasıl fark etmedim?
Neden bu kadar anlam bekledim?
Neden bu kadar bekledim?
Gibi sorular böyle peş peşe peş peşe.
Halbuki belki de mesele saf olmak değil ya.
Belki mesele sadece insan olmak.
Bir şeylerin güzel olmasını istemek.
Mesela birinin bizi anlamasını istemek.
Bir şeyin bu kez yarım kalmamasını istemek.
Ve bence bunları istemekte yanlış hiçbir şey yok.
Sadece bazen beklentilerimizi sevgimizin dili sanıyoruz.
Birini ne kadar önemsiyorsak ondan o kadar çok şey beklemeye çalışıyoruz.
Bizi görsün istiyoruz, anlasın istiyoruz.
İçimizden geçeni böyle bir söylemeden sessin istiyoruz.
Yanımızda dursun, kırmasın, bırakmasın, eksik hissettirmesini istiyoruz.
Bunun çoğu çok insani şeyler aslında.
Ama bir yandan da şunu fark etmek zor oluyor.
Her beklenti karşı tarafa verilmiş açık bir bilgi değil yani.
Bazen biz içimizde böyle upuzun bir hikaye kuruyoruz ve karşıdaki insan o hikayenin varlığından bile habersiz oluyor çoğu zaman.
Sonra da o hikaye yıkılınca sanki sadece bir insan değil bütün bir ihtimal bize hayal kırıklığına uğratmış gibi hissediyoruz.
Kötü bir denge bence bu.
Bir de kendimize karşı olan beklentiler var tabii ki bildiğin gibi.
Bence onlar bazen başkalarından beklediklerimizden bile ağır.
Çünkü insan başkasına kızınca biraz uzaklaşabiliyor ama kendinden uzaklaşamıyor.
Sürekli kendi sesini duyuyorsun.
Sürekli kendi eksiklerini sayıyorsun.
Sürekli daha iyi, daha güçlü, daha sabırlı, daha olgun, daha toparlanmış biri olman gerektiğini düşünüyorsun.
Sanki hayat bir yarış ve sen biraz durduğunda hemen geride kalmışsın gibi.
bir his. Sanki herkes bu şeyleri çözmüş de bir tek sen hala bazı duyguların içinde böyle dönüp dönüp dolaşıyormuşsun gibi.
Ve bence insana çok yoran yerlerden biri burası.
Çünkü bazı hayal kırıklıkları dışarıdan gelmiyor.
Bazıları kendimize ilgili kurduğumuz o sert cümlelerden doğuyor bence.
Hani ben bunu başarmalıydım.
Ben bu yaşıma kadar şunu çözmeliydim.
İşte ben artık Bu kadar etkilenmemeliydim.
Çok acımasız cümleler okuruyoruz.
Sonra kırılan şey sadece bir hedef olmuyor baktığında.
Kendimize olan şefkatimiz de birazcık böyle çatlıyor.
O yüzden bugün burada böyle çok kusursuz cevaplar vermeyeceğiz bence.
Beklentiyi tamamen bırakmanın formülünü de bulmayacağız.
Zaten sanırım mesele beklentisiz olmak değil.
İnsan sevdiği sürece bekliyor bence.
Bir şeye emek verdiği sürece bekliyor.
Bir ilişkiye kalbini koyduğu sürece bekliyor.
Hayata karşı da biraz böyle.
Yarın daha güzel olsun istiyorsun.
Bir şeyler düzelsin istiyorsun.
Bu da çok normal. Belki konuşmamız gereken şey beklentinin kendisinden çok onun bize ne yaptığını fark etmek.
Bizi ne zaman kırdığını, ne zaman büyüttüğünü, ne zaman böyle sessizce içimize yerleştiğini görmek.
Bugün biraz bunların içinde dolaşalım istiyorum.
Bazen bir ilişkiyi konuşacağız.
Bazen kendimize kurduğumuz bağı konuşacağız.
Bazen çok tanıdık bir hisse birazcık oyalanacağız.
Çünkü bazı duygular üstünden geçince hafiflemiyor.
Bazen onların yanında böyle birazcık oturmak gerekiyor bence.
İsmini koymak gerekiyor.
Evet hani ben burada kırıldım diyebilmek gerekiyor.
Belki iyi gelmeye başlayan şey de tam olarak oralardır.
diye düşünüyorum. Ben şimdi geriye dönüp şöyle bir baktığımda aslında neye kırıldığımı bana ilk gösteren şey biraz da yazlıklarım oluyor.
O an hani yaşarken sadece kötü hissediyorum belki ama yazarken çok iyi anlıyorum.
Ne beklemişim, nerede incinmişim, neyi dile getirememişim.
Bir gün yine böyle bir kırgınlığın ardından Oturup günlüğüme bir şeyler yazmışım.
Çok büyük bir olayın hemen sonrası değil bu arada.
Daha çok insanın içine yavaş yavaş çöken türden bir hayal kırıklığıydı.
Ben de o ağırlığın içinden geçen şeyi birazcık günlüğüme bırakmışım.
Şimdi biraz oraya dönmek istiyorum çünkü bazen insanın kendi yazdığı birkaç cümle böyle uzun uzun anlatamadığı bir duyguyu çok daha güzel özetliyor.
Şöyle yazmışım. Galiba insana en çok olan şey değil.
Olduktan sonra içine yerleşen temkin yoruyor.
Bir kere hayal kırıklığına uğrayınca bir daha aynı şeye aynı saflıkla bakamıyorsun.
Kalbin hemen inanmıyor artık.
Bir şeye güzel giderken bile içinden küçük bir ses bakalım ne zaman bozulacak.
Ve ben buna çok üzülüyorum.
Çünkü bazen yaşadığım şeyden çok.
Ondan sonra içimde büyüyen o mesafe duygusu kırıyor beni.
Bunu yazdığım hali çok net hatırlıyorum.
Çünkü o anki kırgınlığımın kendisi kadar bende bıraktığı etki de canımı çok acıtıyordu.
Benim hani bazen insan bir şey yaşayıp geçmiyor ya o şey insanın bakışını değiştiriyor.
Bir daha aynı rahatlıkla sevinemiyorsun belki de.
Aynı kolaylıkla güvenemiyorsun.
Bir şey iyi giderken bile tamamen içinde kalamıyorsun.
Sanki aklının bir köşesi hep tetikte bekliyor.
Şey gibi bu tamam bu güzel ama çok da kaptırma kendini.
Zaten bozulacak işte.
Şimdiden bu kadar sevinme ya da böyle hissetmek için çok erken gibi.
Ve bence bu hayal kırıklığının en sinsi taraflarından biri.
Çünkü bazen kırıldığımız şey geçiyor ama onun bizde bıraktığı alışkanlık kalıyor.
Fazla düşünmek kalıyor olabilir.
Bir adım geri durmak kalıyor olabilir.
Her ihtimali en baştan hesaplamaya çalışmak kalıyor olabilir.
İnsan kendini korumaya çalışırken bir noktadan sonra kendi duygusunun da önüne geçmeye başlıyor.
Daha az heyecanlanarak, daha az bağlanarak, daha az açık olarak daha az acıyacağını sanıyor.
Ama sanırım bazen bunun bedeli de şu oluyor.
Daha az acımak için biraz daha az yaşamak.
Ben bunu özellikle çok istediğimiz şeylerde fark ediyorum.
Bazen bir insanla ilgili, bazen bir dostlukla, bazen hayatımızda çok olmasını istediğimiz bir konuda.
O kadar çok kırılmaktan korkuyoruz ki...
Güzel giden şeyi bile tam sevemiyoruz.
Daha başında mesafe koyuyoruz.
Yani daha olmadan kendimizi geri çekiyoruz.
Ve bunu çoğu zaman mantıklı olmak sanıyoruz.
Ama belki de bazen o kadar da mantık değil bu yani.
Birazcık da korku.
Biraz önceden üzülmeye hazırlanmak gibi.
Sanki en baştan kontrollü olursak sonunda daha az incinecekmişiz gibi.
Ama işin acı tarafı şu bence.
İnsan bazen kendini kırılmaktan korurken aynı anda ihtimali de tam yaşayamıyor.
Yani kalbini tamamen kapatmak değil belki ama yarım açmak gibi.
Bir gözün hep çıkış kapısında.
Bir tarafın hep gerekirse hemen toparlanırım halinde.
Ve bu hal dışarıdan çok sakin görünebilir.
Ama insanın için aslında çok büyük bir yorgunluk yaratıyor.
Çünkü sürekli kontrol halinde olmak da çok yorucu.
Bir de bunun şöyle bir tarafı var.
Hayal kırıklığı bazen sadece...
birine ya da bir olaya karşı temkinli yapmıyor insanı.
Genel olarak hayata karşı da biraz kısmaya başlıyorsun kendini yani.
Daha az umut ediyorsun mesela.
Ya da çok sevinirken birden duruyorsun.
Bir şey güzel giderken içinden hemen bir senaryo yazıyorsun.
Hatta bazen daha hiçbir şey olmamış iken bile üzülürsem ne yaparım kısmını?
Düşünmeye başlıyorsun. Sanki insan artık yalnızca yaşadığı şeyi değil, yaşayabileceği hayal kırıklığını da peşinden taşıyor.
Bu bana hep çok hüzünlü geliyor.
Çünkü insanın içindeki o saf yer çok kıymetli aslında.
Bir şeye temiz bir heyecanla yaklaşabilmek, hemen savunmaya geçmeden sevebilmek, her güzel şeyin sonunu düşünmeden o anın içinde kalabilmek.
Bunlar çok değerli şeyler. Ve hayal kırıklıkları bazen tam da bunları elimizden alıyor bence.
Tamamen değil belki ama biraz törpülüyor, biraz azaltıyor, birazcık susturuyor.
Ama burada da insana kendine sorması gereken bir şey var bence.
O da şu, ben gerçekten daha güçlü mü oldum yoksa sadece daha kapalı mı?
Çünkü bazen çok şey öğrendim dediğimiz şey aslında biraz da duygularımıza mesafe koymak olabiliyor.
Evet hani deneyim insanı büyütüyor.
Evet bazı şeyleri artık çok daha net görüyoruz.
Ama bazen de büyümekle kabuk bağlamayı karıştırıyoruz gibi hissediyorum.
Güçlenmekle hissizleşmeyi birbirine çok yaklaştırıyoruz.
Ve bence bu ayrımı fark etmek çok önemli.
Çünkü ben şuna inanıyorum.
Bir daha hiç kırılmamak diye bir şey yok.
Zaten olsaydı da çok güzel bir şey olmazdı sanırım.
Çünkü hiç kırılmamak için insanın çok az bağlanması gerekirdi.
Çok az önemsemesi, çok az istemesi gerekirdi.
O yüzden mesele galiba tamamen kapanmak değil.
Sadece kırılınca da kendine dönebileceğini bilmek.
Yani bir şey kötü giderse dağılabilirsin belki, üzülürsün de.
Ama yine de kendini oradan toparlayabileceğini, kendinin yanında kalabileceğini bilmek.
Bence asıl güven biraz burada başlıyor.
Çünkü bazen hayatın ya da insanların bizi hiç üzmemesine güvenemiyoruz.
Ama kendimize şunu söyleyebildiğimizi biraz rahatlıyoruz.
Tamam hani ya bu canımı acıtabilir ama ben o acının içinde kendimi tamamen kaybetmem.
Bence bu beklentileri bırakmaktan daha gerçek bir şey.
Çünkü insanı iyileştiren her zaman daha az hissetmek olmuyor.
Bazen hissetse de kendini taşıyabileceğini görmek oluyor.
Belki de bu yüzden zamanla öğrenmemiz gereken şey şu değil.
Hiç umut etmemek, daha az bağlanmak, daha az sevmek, daha az istemek.
Belki öğrenmemiz gereken şey bir şey bozulduğunda içimizde neyin bozulmasına izin vermeyeceğimiz.
Her hayal kırıklığından sonra kalbimizi biraz daha küçültmek mi?
Yoksa kırıldığımız halde yine de içimizde yumuşak kalan bir yeri korumak mı?
bunlardan birini seçmek gerekiyor.
Ben bunu çok kolay bir şey olduğunu düşünmüyorum bu arada.
Hala bazen ben de bir şeye çok sevinirken kendi kendime böyle hani bir dur bakalım Zeynep ya diyorum.
Hala bazen çok güzel bir şey olduğunda bile tam bırakamıyorum kendimi.
Ama en azından artık bunu fark ediyorum.
Eskiden bunu sadece karakterim sanıyordum.
Şimdi biraz daha şunu biliyorum.
Bazı şeyler gerçekten yaşadıklarımızın izi.
Ve iz olduğunu fark etmek Bazen onu tamamen silmese bile çok yumuşatıyor.
Ben böyle düşünüyorum.
Belki ilk hayal kırıklığı insanı üzmüyor sadece.
Biraz da büyütüyor.
Ama önemli olan nasıl büyüttüğü değil midir?
Daha dar birine mi dönüşüyoruz?
Daha sert birine mi? Daha kapalı birine mi?
Yoksa daha dikkatli ama yine de kalbi canlı birine mi?
Sanırım bütün mesele birazcık da bu.
Sen sen ol. Kendine çok büyük beklentiler koyma.
Hayat bu. Ne getireceğini bilmiyoruz.
Biraz şefkatli olmak gerekiyor.
Kendi içimize dönüyorken de sevdiklerimize karşı da tabii ki ama hayata karşı beklentilerimizi azaltmak ya da umutlarımızı azaltmak gibi bir seçeneğin var olduğunu pek düşünmüyorum ben.
Bilmiyorum sen ne düşünüyorsun?
Bu konudaki fikirlerini de merak ediyorum.
Çok teşekkür ederim beni dinlediğin için.
Bu bir aylık mesafeyi en kısa zamanda kapatacağım.
Artık her hafta yine buradayız.
Seni her hafta bekliyorum buraya.
Ben de buradaydım dinledim Zeynep demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Kocaman da sarıl bu bölümden sonra.
Haftaya salı günü sabah 6'da tekrardan görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
