
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
kendi hikayesini yazmaya cesaret etmek isteyen, başkalarının sesini kısmak için küçük bir hatırlatmaya ihtiyaç duyan herkes için.
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Ve içimden geçen şey şu, insan bazen hiç fark etmeden kendi hayatını değil de Başkalarının kafasındaki hayatı yaşıyor gibi hissediyor.
Yani sanki görünmez bir çizerge var.
Herkes oraya bakıyor ve biz de o kurallara uymak zorundaymışız gibi.
Şunu yaparsam ne derler?
Bunu yapmazsam nasıl görünürüm?
Düşünceleri... Bu kadar yer kaplı yok ki bir bakmışsın kendin olmaya fırsat kalmamış.
Eski defterleri açtığım ve hepimizin hayatının bir döneminde dert ettiğimiz şeyleri konuştuğumuz yeni bir podcast bölümüne hoş geldiniz.
Bunları sadece günlüğüm biliyor oldu podcastinin 16.
bölümü. Az önce bahsettiğim şey aslında en çok küçük şeylerde belli oluyor bence.
Yani yeni bir karar almak istediğinde, yeni bir yol çizmek istediğinde içinden gelen ilk soru şu oluyor.
Ama acaba ne derler yani?
Hani ne düşünürler hakkında?
İşte tam orada hayatın ipleri elinden kayıyor bence.
Çünkü o soruyu sormaya başladığın anda artık kendi kalbinin sesini değil başkalarının sesini dinlemeye başlıyorsun.
Bunu fark etmek kolay olmuyor çünkü çoğu zaman normalleşmiş halde yaşıyoruz biz bunu.
Çevremizden, belki ailemizden, belki okuldan hep aynı mesajı duyuyoruz ama hani dikkatli ol, yanlış yapma, bak el alem ne der, şu duruma düşme.
O yüzden bu bölümde tam da bunu konuşmak istiyorum ben.
Başkalarının sesini kıstığımızda kendi hikayemizi gerçekten nasıl yaşayabiliriz ve bunu yapabilmek neden bu kadar zor geliyor bize?
Bazen düşünüyorum biz aslında kendimizi sınırlarken bile çok farkında olmuyoruz.
Yani oturup ben şu an başkalarının düşüncelerine göre hareket ediyorum demiyoruz.
Ama küçük bir kararda hatta bazen basit bir hayalin ucunda o görünmez frenleri hissediyoruz.
Belki de en zoru bunu fark etmek ve cesaret edip devam edebilmek.
Çünkü o ilk adımı atarken hep tereddüt oluyor illaki.
Ben böyle zamanlarda kendime şunu soruyorum.
Peki başkalarının beklentilerine göre değil de sadece benim istediğim gibi yaşarsam ne oluyor?
Bu soruyu insanın düşünüp kendine sorması bile çok büyük bir özgürlük bence.
Kolay mı? Tabii ki değil.
Çünkü yıllarca duyduğumuz cümleler bunlar.
Hani bu el alem ne der?
cümlesi içimize yerleşmiş oluyor.
Ama işte bu noktada bana her zaman ilham veren bazı hikayeler var.
Onlardan bahsedeceğim. Biliyorum hepimizin hayatının belli dönemlerinde tekrar tekrar izlediği bazı filmler var.
Benim için de Little Women bunlardan biri.
Oradaki Joe karakteri Joe March.
Onun hikayesini biliyorsunuzdur.
Eğer izlemediyseniz hemen...
Koşup bu akşam izleyin.
Çok güzel film. Joe öyle kalıplara sığdırılmaya çalışılan ama sığmayan bir karakterdi.
Herkesin ondan beklediği bir şeyler var.
Evlenmek, düzenli bir hayat kurmak, uslu olmak.
Ama kendisi yazmayı seçti.
Hayallerinin peşinden gitmeyi seçti.
Ve bunu yaparken çok eleştirildi.
Yalnız hissettiği anlar da oldu ama geri dönüp baktığında o özgür ruh olmasaydı Joe zaten Joe olmazdı.
Bence bu karakterde en çok etkileyen şeylerden Biri Joe'nun en büyük cesareti bence yanlış görünmeye göze alması.
Çünkü çoğumuzun yaptığı şey bu.
Yani yanlış anlaşılmaktan, garip bulunmaktan o kadar korkuyoruz ki aslında kendi doğrularımızı yaşayamaz hale geliyoruz.
Oysa ki mesela Joe o korkuya rağmen kendi yolunu seçiyor ve bana göre en büyük güç burada yatıyor.
Ve hani filmi izledikten sonra da Joe'yu düşündükçe şunu fark ediyorum.
Onun hikayesi sadece 1800'lerin kadınlarına ait bir şey değil.
Hepimizin içinde küçük bir Joe var aslında.
Kendi yolunu seçmek isteyen ama sürekli acaba yanlış mı yapıyorum diye tedirgin olan bir tarafımız var.
Joe'nun yazmaya olan tutkusu neyse bizim de kalbimizin bir köşesinde sakladığımız tutkularımız var.
Belki resim yapmak, belki seyahat etmek, belki de sadece farklı bir hayat kurmak.
Ve Joe bana şunu öğretti ki başkaları anlamasa bile O tutkulara sahip çıkmak seni sen yapıyor.
Bana bu konuda ilham veren tek kadın Jo da değil.
Sen burada aklıma Moana da geliyor.
Çok çok severim Moana'yı.
Çok farklı bir kültürden, bambaşka bir hikayeden geliyor ama...
Özünde Joe ile aynı cesareti gösteriyor bence.
Moana'da yaşadığı köyün kuralları vardı yani.
Denizin ötesine geçilmez.
Herkes ona sen de diğerleri gibi burada kal diyordu.
Ama onun içinde başka bir ses vardı yani.
Denize açılmak, kendi yolunu bulmak, kendi hikayesini yazmak istiyordu.
Ve herkesin yapamazsın dediği şeyi yaptı.
Moana'nın hikayesini de düşündükçe aslında...
Hepimizin hayatında böyle anlar olduğunu fark ediyorum ben.
Bir yanda toplumun, ailenin, çevrenin bize çizdiği güvenli bir daire var.
Herkes burada kal diyor.
Ama bir yanda da içimizde bir ses var.
Diyor ki yani hayır senin yolun başka diyor.
Ve o ses bazen o kadar güçlü oluyor ki duymamazlıktan gelemiyorsun.
Moana da bence bunu yapıyor.
Korkusuna rağmen yanlış sayılabilecek bir şey göze alıyor.
Çünkü kendi kalbini susturmak istemiyor.
Onun denize açılışını bizim hayattaki adımlarımıza çok benzetiyorum ben.
Yeni bir işe başlamak olabilir, taşınmak, ilişkini bitirmek ya da bambaşka bir hayalin peşinden gitmek olabilir.
Bunların hepsi...
Bizim denizlerimiz. Ve insanlar çoğu zaman yapma diyorlar.
Çünkü alışılmış olanı sürdürmek gerçekten çok kolay.
Ama işte Moana'nın hikayesi bize gösteriyor ki asıl özgürlük bazen o yapma denilen yerde başlıyor.
Bir de bazen çevremiz bizi korumak için durduyor aslında.
Hani el alem ne der demelerinin altında kötü bir niyet de olmayabilir.
Ama sonuçta o hayali, o isteği yaşayan biziz.
Bizim içimizde yanıp duran bir şey var ve o alevi söndürmek kimseye iyi gelmiyor.
O yüzden bu bahsettiğim filmleri izlemek bana hep şunu hatırlatıyor.
Bazen kalbinin çağrısına kulak vermek sadece sana değil etrafındaki herkese de iyi geliyor.
Çünkü sen kendi yolunda mutlu olunca başkalarının da önünü açıyorsun.
Bu yüzden Joe'da, Moana'da hepsi aynı şeyi söylüyor.
Diyor ki kendi hikayeni yaz.
Birinin hikayesi denizin ötesinde, diğerinin hikayesi kıyot üzerinde.
Ama özünde aynı cesaret var.
Başkalarının beklentilerini bırakıp kendi yolunu seçmek.
Ve buradan şunu düşünmeye başlıyorum.
Biz günlük hayatlarımızda bu kadar büyük kahramanlıklar yapmıyoruz belki.
Ama küçük küçük anlarda hep aynı sınavı veriyoruz.
Yani kendi istediğimizi mi yapacağız yoksa başkaları...
Benim bakışımı dikkate alacağız.
Bazen bu kıyafet seçiminde bile oluyor.
Bazen söylemek isteyip sustuğumuz bir cümlede de, bazen daha büyük kararlarımızda da.
Ve asıl mesele burada başlıyor.
Ben şunu soruyorum kendime bazen.
Yani niye bu kadar umursuyoruz?
Çünkü mantıken düşününce herkes kendi hayatına o kadar dalmış ki bizim attığımız küçük adımları ya görmüyor ya da bir dakika sonra unutuyorlar.
Ama biz sanki o bakışlar saatlerce üzerimizde kalacakmış gibi yaşıyoruz.
Bence bu birazdan çocukluktan da geliyor olabilir.
Küçükken sürekli ayıp olur, insanlar ne der cümlelerini duyduk ya.
Bu iste istemez beynimize bir alarm kurdu ve böyle olaylarda şu alarm çalıyor yani.
Dikkat et, sakın yanlış yapma.
Ama işin aslı şu ki hata yapmak bazen bizim payımıza düşen şeylerden biri.
Yani hepimiz yanılacağız, hepimiz tökezleyeceğiz.
Başkalarının ne der diye susturduğumuz her hayal aslında bizi biraz daha kendimizden uzaklaştırıyor.
Ve zamanla bu çok yorucu bir şeye de dönüşüyor.
Sürekli gölgeyle yaşıyormuşsun gibi bir his.
Şunu da biliyorum ki herkes hayatından...
yanlış anlaşılmaktan ya da eleştiriden korktuğu dönemler var.
Benim de oldu. Ama sonra şunu fark ettim.
Benim en mutlu anlarım gerçekten içimden geleni yaptığım anlardı.
Yani başkası beğenir mi, başkası takdir eder mi diye düşünmeden sadece benim canım öyle istiyor dediğim zamanlar o anlarda böyle bir hafiflik geliyor insana bence.
Bu yüzden bazen kendime şu küçük cümleyi hatırlatıyorum.
Bu günlüğümün birkaç köşesinde yazıyor mutlaka.
Kimsenin aklında kalmıyorsun.
Çünkü biz kendi içimize büyüttüğümüz kadar büyük değiliz başkalarının gözünde.
Onların da kendi dertleri var, kendi hayatları var.
Ve bu harika bir şey bence.
Bu o kadar özgürleştirici bir şey ki.
İnsanların gözünde bu kadar büyük olmamak harika bir şey bence.
Herkesin kendine ait bir hayatı olması müthiş bir şey.
Çünkü bu bize gösteriyor ki aslında o kadar da kimseyi mutlu etmek zorunda değiliz.
Ve bence tam burada konu dönüp dolaşıp şuna geliyor.
Ya kendi hikayeni yazarsın ya da başkasının senin için yazdığı hikayeyi oynarsın.
İkisi bir arada asla olmuyor.
Ve günün sonunda bir gün geriye dönüp baktığında keşke dememek için Kendi satırlarını yazmaya cesaret etmek gerekiyor bence.
O dönemlerde yine günlüğüme şöyle bir şey yazmışım ben.
Kafamda konuşan ses çoğu zaman benim değil.
Kimsenin bana doğrudan bir şey demediği anlarda bile sanki onlar için yaşıyormuşum gibi hissediyorum.
Bunu okuduğumda böyle dedim ki ya tam bu yani.
Bunun üstüne konuşmamız lazım.
Çünkü bu his tam böyle bir his.
Çünkü çoğu zaman gerçek bir eleştiri bile almıyoruz biz yani.
Kimse bize doğrudan bir şey söylemiyor.
Ama biz sanki onlar konuşmuş gibi kendi içimize onların sözlerini üretip duruyoruz.
Aslında... Kendi zihnimizde bir jüri var yani ve o jüri gerçekten en sert insan olabiliyor.
İşte bu yüzden çok yoruluyoruz.
Çünkü gerçek hayatta yaşamadığımız bir baskıyı kendi içimizde tekrar tekrar yaşıyoruz ve bu çok ağır bir yük bence.
Bir de şöyle düşün. Eğer o anlarda kendi sesimize güvenebilsek belki çok daha kolay olacak her şey.
Belki daha özgür, daha hafif hissedeceğiz.
Ve bu özgür hissedeceğiz kısmında şöyle bir şey söylemek istiyorum.
Şunu da fark ediyorum ki başkalarının düşüncelerini umursamamak sadece özgürlük değil, aynı zamanda sorumluluk da getiriyor.
Çünkü o anlarda artık kendine şunu sormak zorundasın.
Ben gerçekten ne istiyorum?
Bu soru kolay bir soru değil bence.
Çünkü başkalarının sesi olmadan seçim yapmak, kendi kalbini duymak demek ve kendi kalbine kulak verdiğinde bu cevaplar çok sürpriz şeyler olabiliyor bazen.
Bir de şöyle bir tarafı var.
Başkalarının sesiyle yaşamak çoğu zaman güvenli de geliyor.
Çünkü sorumluluk sende değil gibi hissediyorsun.
Onlar böyle dedi, ben de böyle yaptım diyorsun.
Sonucu kötü gitmiş bile olsa benim kararım değildi ki diyebiliyorsun.
Ama kendi kararını aldığında işin ağırlığı da sende oluyor.
İşte tam burada. Cesaret olayı devreye giriyor bence.
Yani cesaret sadece başkalarının sözlerini susturmak değil, kendi kararlarının da arkasında durabilmek demek.
Belki de bu yüzden hayatın güzelliği de biraz da risklerinde saklı.
Yani her zaman doğru yolu seçemeyeceğiz.
Çoğu zaman da yanlış yapacağız.
Çok da tökezleyeceğiz. Ama en azından o yanlış bize ait olacak.
Ben bu hissi seviyorum.
Yani yolun sonu kötü olsa bile...
O yolu benim seçmiş olmam bana geliyor.
Ve inan bana insan kendi hatasını bile sahiplenince başkasının doğrularıyla yaşamaktan çok daha hafif hissediyor.
Son olarak bir de şunu söylemek istiyorum.
Başkalarının sesi ne kadar yüksek olursa olsun, senin içindeki ses hep var.
Bak hep var.
Bazen çok kısık geliyor, bazen çok güçlü geliyor.
Ama hep orada.
Ve o sesi duyduğunda, ona güvenmeyi denediğinde hayat daha çok senin oluyor.
O yüzden belki de en önemli şey dışarıdaki kalabalığı biraz kısmak ve kendi şu cümleyi hatırlatmak.
Benim hayatım ve benim hikayem.
Bu bölümün özeti bende şey olmalı yani.
Hani dedim ya insanların umurunda değiliz diye.
Şahsen benim için böyle.
İsteyen istediğini yapabilir.
Nasıl mutlu olacaksa öyle yaşayabilir.
Umarım ki çok çok daha fazla mutlu olur.
Kendi kararlarını vermiş, o yoldan gitmiş.
Umarım ki şans hep onun yanında olur.
Ve ben böyle düşünürken benim hayatımın da insanların gözünde çok büyük bir şey olmaması beni mutlu ediyor.
Herkesin bambaşka dertleri var.
Herkesin bambaşka mutlulukları var.
Çok başkayız. Gerçekten bu kadar biricik olmak da beni çok mutlu ediyor.
Sevmeye çalışıyorum ben.
Kendi hayatımı hatalarıyla da doğrularıyla da sevmeye çalışıyorum.
Çünkü benim hayatım bu.
Elimde bu var. Ve bunu sevmek zorundayım ben.
Bu bedenin içindeyim.
Bunu da sevmek zorundayım.
Ve bedenin konusunda da insanların ne dediğini gram umursamıyorum.
Çünkü bu benim bedenim.
Ben yaşayacağım bu bedenle.
O yüzden sen de, sen de siz de yani karıştı arada.
Senin olan şeyleri sahiplen.
Çünkü... Onlar senin olduğu için çok kıymetliler zaten.
Ve umarım ki sana hep iyi gelirler.
Umarım ki şans hep yanında olur.
Beni dinlediğin için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Ben de dinledim, buradaydım demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacağım.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay. Fikrinizden yayına, format, kayıt,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
