
Pazar günleri neden içimiz sıkılır?
Viktor Frankl’ın Pazar Nevrozu kavramı üzerinden; durduğumuzda yükselen boşluk hissini, anlam arayışını, ilişkilerdeki sessiz gerilimleri ve modern hayatın görünmeyen yorgunluğunu konuşuyoruz.
“Bunu ben de yaşıyorum” diyeceğin bu bölüm, pazar günlerinin aslında bize ne anlatmak istediğine yakından bakıyor.
🎧 Dinle, dur ve kendinle temas et.
Transkript
Merhabalar, Bundan Bahsedelim mi? podcastinin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün sizinle Viktor Frankl'ın çok sevdiğim bir kavramı üzerine konuşacağız.
Pazar Nevrozu.
Kulağı ilk duyduğunuzda biraz tıbbi, biraz da eski moda geliyor olabilir ama dinledikçe fark edeceksiniz ki bu aslında hepimizin içinde bir yerlerde yaşadığı çok tanıdık bir
duygu. Bazen pazar günleri bir boşluk çeker ya üzerimize.
Hani sabah uyanırsın.
Bugünü ne yaparak geçireceğim ben diye düşünürsün.
Ya da tüm gün koşuşturup durduğun haftanın ardında birden durduğunda sanki bir duygu duvarına çarparsın.
Moralim niye bozuk?
Ben neden böyle hissediyorum?
Bir şey mi olacak?
Ve çoğu zaman hiç cevap bulamazsın.
Frankl işte o duyguya bir isim veriyor.
Pazar Nevrozu. Haftanın koşuşturmacası durduğunda karşılaşmak zorunda kaldığımız kendilik hali.
Bugün bunu birlikte açacağız günlük hayatla, ilişkilerle, anlam arayışıyla, yalnızlıkla, kaygıyla ve en önemlisi kendimizle nasıl ilişki kurduğumuzla.
Hazırsan Bundan Bahsedelim mi??
Şimdi ilk olarak pazar nevrozu nedir?
Frankl'a göre insan bazen haftasını, anlamı erteleyerek geçirir.
Koşuşturmaca, yapılacaklar listesi, toplantılar, sorumluluklar, yetişmeye çalışma.
Bütün bunlar aslında zihni meşgul eder.
O, sessizlik ya da boşlukla yüzleşmemizi erteler.
Ve pazar günü geldiğinde her şey yavaşlar.
Telefon daha az çalar, iş mesajları azalır, dış dünya biraz daha sessizleşir.
Ama ya iç dünya?
O hiç susmaz.
Birdenbire zihnimiz kendi içindekilerini ortaya döker.
Hayatım nereye gidiyor?
Ben gerçekten mutlu muyum?
Ne istiyorum? Bu ilişki böyle nereye kadar devam edecek?
Ben kimim? Frankl'a göre pazar nevruzu boşlukla yüzleştiğimiz o ani durma anıdır.
Hatta bazen öyle bir an gelir ki hiçbir şeyim yok ama içim sıkılıyor dersin.
Aslında vardır.
Sadece tüm hafta kaçtığın şey o anda karşına çıkar.
Peki ama neden pazar günü dediğimizde?
Çünkü pazar günü modern insanın durmaya zorlandığı gündür.
Durduğunda da zihnin bütün hafta toplayıp ertelenen duyguları önüme koyar.
Sanki biri koltuğa oturur ve şöyle der.
Tamam, şimdi konuşacağız.
Frankl buna varoluşsal bir boşluk der.
Bir tür ne için yaşıyorum boşluğu, zor bir soru olduğu için çoğu insan bu boşluğu doldurmak için başka yöntemler bulmaya çalışır.
Bazıları ekranla doldurur, bazıları temizlikle, bazıları Instagram'la, bazıları da uyuyarak.
Bazıları ise ilişkilerinin içine kaçmaya çalışarak.
Hadi çıkalım, bir yere gidelim ya da hadi bir şeyler yapalım, hadi birlikte olalım gibi.
Çünkü yalnız kalmak bazen içimizde bir şeyleri harekete geçirir.
Terk edilme korkusu, yalnızlık hissi, boşluk hissi ve yetersizlik duygusu.
Bu nedenle pazar günleri çiftler daha çok kavga eder mesela.
O boşluğa birbirini savurarak tutunmaya çalışırlar adeta.
Peki ya günlük hayatta dersek?
Hadi biraz daha günlük hayattan bunu örnekler üzerinden konuşalım.
İlk olarak sabahtan akşama kadar çalışan biri mesela hafta boyunca anlam duygusunu işine bağlar.
Bu projeyi bitirmem lazım, patron benden bunu istiyor, toplantıya yetişmeliyim.
Bir şeylerle meşgul olmalıyım.
Bütün bunlar anlamın yerine geçer onun için.
Ama pazar günü o yapay anlamlar yoktur.
Kişi bir anda kendisiyle kalır ve görür ki içi boş.
Koca bir hafta boyunca kaçtığı soruyu duyar.
Ben ne yapıyorum?
Öğrencilerde ise bu durum sıklıkla yine rastlanır.
Yoğun sınav haftasında değil sınavdan sonraki ilk gün çökerler.
Çünkü amaç ortadan kalkınca belirsizlik ortaya çıkar.
İlişkilerde nasıl olur dediğimizde de, bütün hafta ayrı takılan bir çift hafta sonu bir araya geldiğinde bazen bir huzursuzluk başlar.
Çünkü ilişkinin içinde boşluk, iletişimsizlik, duygusal uzaklık, pazar gününün sessizliğinde daha çok duyulur.
Bazı insanlar hafta boyunca çalışıp, pazar günü birlikte zaman geçirme planı yaparlar ama bir türlü yapamazlar ya da uyamazlar.
Çünkü içsel boşluk ne yaparsan yap ortaya sızıntı halinde çıkmaya devam eder.
Pazar nevrozunun en acı yanı şudur.
İnsan durduğunda hemen mutsuz olduğunu düşünür.
Oysa çoğu zaman değil sadece uzun zamandır duymadığımız duygular konuşmaya başlar bizimle.
Bu nedenle birçok kişi pazarı şu duygularla geçirir.
Keyifsizlik, iç sıkıntısı, amaçsızlık hissi, bir şey yapma isteği ama hiçbir şeyin yetmemesi.
Bir boşluğa düşme hali, akşam yaklaşırken çöken bu sefer pazartesi kaygısı yerini almaya başlar.
Benim hayatım böyle mi geçecek düşüncesi, ilişkide neden böyle hissediyorum gibi sorgulamalar.
Frankl der ki tam bu noktada, insan ne kadar boşlukla yüzleşmekten kaçınırsa, O boşluk o kadar iç dünyamızda büyür.
Ve yine gelelim pazar nevrozu ve ilişkiler üzerine.
Burası belki en çok bu bizde de oluyor dedirtecek kısım adeta.
Çünkü pazar günleri çiftler en çok iki şeye zorlanır.
Yakınlık ve otorite iletişimi.
Hafta boyunca yüzeysel birliktelik yetebilir.
Mesajlaşmalar, kısa konuşmalar, rutin şeyler.
Ama pazar geldiğinde gerçek ilişki çağırır.
Gel konuşalım. Birlikte olalım.
Duygusal yakınlık kuralım der adeta.
Ve eğer ilişkide bazen zaten bazı yaralar, kopukluklar, belirsizlikler varsa pazar günü onları çok daha net görmeye başlarsın.
Birbirine sarılmak iyi gelir ama sonra bir sessizlik olur.
O sessizlik büyür.
Büyüdükçe içteki korkular da, kaygılar da büyür.
Bazıları bu yüzden pazarlara özellikle kavga çıkarır.
Farkında olmadan.
Yani bile isteğe olmadan gerçekleşir bazen bu durumlar.
Çünkü duygusal yakınlık korkutucudur.
Sanki derinlerinde bir şeye açığa çıkacakmış gibi.
Ve o kişi boşlukla baş edemediğini sandığında öfkeye sığınır.
Bazıları ise tamamen içine kapanır.
İyi misin? İyiyim ama değildir.
Sadece içindeki boşluğu göstermeye çekinir.
Hazır değildir. Peki neden bu boşluk bu kadar zor dediğimizde ise Frankl der ki insan önce neden yaşadığını bulmalıdır.
Anlam eksik oldukça pazar günleri ağır gelir.
Modern toplum ise sürekli daha çok meşgul olmayı dayatılır aslında.
İnsan meşgul oldukça hayatın anlamı var sanır.
Yanılsamaya dönüşür adeta bu durum.
Ama meşguliyet sahte bir anlamdır.
İş durduğunda, ilişki sakinleştiğinde, dış uyaranlar azaldığında kişi kendiyle yüzleşir.
En zor yüzleşme aslında budur.
Çünkü o yüzleşmede kendini gerçekten duyarsın, doyumsuzluklarını fark edersin, yanlış seçimlerini görürsün, eksiklerini kabul eder ya da etmezsin.
Kaygılarını duyar, korkularınla baş başa kalırsın.
Sırf yalnız kalmamak için sürdürdüğün bir ilişkiyi görürsün belki de.
Hayatında boşlukları neyle tıkadığını fark edersin.
Ve işte çoğu insan pazar günü bu yüzleşmeyi yaşar.
Peki tamam biz bu pazar nevrozunu biliyoruz, belirtileri, içimizdeki o sıkıntıları görüyoruz ama nasıl baş edeceğiz dediğimizde pazar nevrozu bir hastalık değildir, bir
davettir, içe doğru bir çağrıdır aslında.
Baş etmenin yolları da vardır ama bunlar kaçmak üzerine değildir, olmamalıdır.
Aksine temas etmek üzerine olmalıdır.
İlk olarak boşlukla oturup düşünme, sakince belki sadece 10 dakika.
Telefon yok, ekran yok, duygunu dinle.
Ben şu an ne hissediyorum?
Sessizliğin kalbimde çağrısı ne?
Bana ne anlatıyor? Bunu anlamaya çalışmak.
Ve bir diğeri anlamlı bir eylem bul der Frankl.
İnsan anlamı yaratır.
Evde küçük bir düzenleme, bir bitkiyle ilgilenmek, kısa bir yürüyüş, minik ama bilinçli bir eylem, içsel dayanıklılığı düzenler der.
Ve bir diğeri pazar kaygısını paylaş.
Yani eşinle, dostunla, partnerinle, arkadaşınla.
Pazarlarda böyle hissediyorum.
Ya bugünlerde içimde böyle bir kaygı var, sebebini bilmiyorum.
Ama sadece konuşmak bile insanı hafifletir.
Ve bir diğeri... Duygularına isim ver.
Belirsizlik duyguyu büyütür.
Bu sıkıntı aslında kaygı.
Bu his aslında yalnızlık.
Bu boşluk aslında yönsüzlük.
Adını koymak bu şekilde aslında var olan sürecin gücünü azaltır.
Ve bir diğeri, pazarını amaçsız bırakma.
Dolu dolu yapmak gerekmiyor.
İlla planlar, programlar sığdırmak zorunda değilsin.
Ama bir çaba olması gerekiyor ya da bir kendine yönelik bir adım.
Örneğin bir kahve, bir yürüyüş, bir film, bir sohbet ya da sana ne iyi gelecekse.
Bunlar tamamen sıradan bir örnek.
Ve bir diğeri de haftanın anlamını sadece içe bağlama.
İş durunca çökmemek için anlamlarını çeşitlendirmen gerekiyor.
Ya da tüm hayatın, tüm çekirdek noktan, merkezin iş ve çevresi üzerine ya da ağ konusu ve çevresi üzerine olmamalı.
Çeşitlendirmeliyiz.
İnsanın birden fazla yaşam olasılıklarının olduğunu da görebilmemiz gerekiyor burada.
Bugün Viktor Frankl'ın pazar nevrozunu konuştuk.
Aslında pazar günlerinin ağırlığı kendi içimizin ağırlığıdır.
Ve onu hissetmek, iyileşmenin başlangıcıdır.
Eğer bugün dinlerken bu podcasti, ben de bunu yaşıyorum, bu his bana da çok tanıdık geldi, meğer yalnız değilmişim gibi düşündüysen, İşte o an bu bölüm biraz amacına ulaşmış
demektir. Çünkü Frankl'ın da dediği gibi insan anlam bulduğu anda acı çekme biçimi bile değişir.
O yüzden anlam bulmaya çalışırken kendi üzerimizde bir baskı yaratmamalıyız.
Kendimize kaba davranmamalıyız.
Planlar planlar üzerine doğurarak, günlerimizi doldurarak geçirmek değil de o anda, o boşlukta, o iç dünyamdaki konuşmayla da yüzleşebilmek için kendimize fırsat vermeliyiz.
Bugün benimle bu zamanı geçirdiğin için sana teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde yeniden görüşmek dileğiyle.
Kendine iyi bak. Sevgilerle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
