
Altınla kaplanmış bir sarılma…
Zamanın durduğu bir an…
Peki bu gerçekten aşk mı, yoksa zihnin yarattığı bir illüzyon mu?
Bu bölümde Gustav Klimt ve The Kiss üzerinden; tutku, bağlanma, kayıp korkusu ve bilinçdışının savunmalarını konuşuyoruz.
Aşk bazen iyileştirir…
bazen de gerçeği altınla örter.
Hazırsanız…
Bundan bahsedelim mi?
Transkript
Merhabalar, Bundan Bahsedelim mi??
podcastine hoş geldiniz.
Ben uzman klinik psikolog Fatma Kurtgenç.
Bugün size Viyana'dan sesleniyorum ve zamanı biraz geriye alalım.
1900'lerin başındayız.
Sokaklarda at arabaları, kafelerde entelektüel sohbetler.
Freud yeni yeni insanın bilinç dışını kurcalamaya başlamış.
Ve bir ressam var.
Altını boyaya karıştırıyor, aşkı geometrik şekillere bölüyor.
Kadınları hem kutsal hem tehlikeli çiziyor.
Bugün konuşacağımız isim Gustav Klimt ve o elbette ikonik tablosu The Kiss.
Hazırsanız başlayalım çünkü bu sadece bir tablo değil.
Bu aşkın, tutkunun, kaygının ve birleşmenin altına yazılmış hali.
Hazırsanız Bundan Bahsedelim mi??
Gustav Klimt kimdir dediğimizde Gustav Klimt 1862 yılında Avusturya'da doğuyor.
Babası altın gravür ustası.
Belki de o yüzden ileride tablolarında altın varak kullanacak olması tesadüf değil.
Genç yaşta sanat akademisine giriyor, ilk dönemlerinde oldukça klasik çalışıyor.
Tavan süslemeleri, resmi devlet siparişleri, başarılı bir akademik ressam aslında.
Ama bir noktada şunu fark ediyor.
Ben bu kalıpların içinde sıkışıyorum diyor.
Ve 1897'de bir grup sanatçıyla birlikte Vienna Session hareketini kuruyor.
Bu akım genç ve radikal sanatçıların...
mevcut bir akademi veya sanat grubundan ayrılarak yeni bir grup oluşturmasından doğuyor.
Bu hareketin sloganı çok çarpıcı.
Her çağ kendi sanatı, her sanata özgürlük adı altında.
Bu bir başkaldırıydı o dönemde.
Akademik muhafazakar sanat anlayışına karşı bir özgürlük hareketiydi onlar için.
Peki... Klimt'in yaşadığı dönem Viyana'da nasıl bir yerde dediğimizde 1900'lerin başındaki Viyana dışarıdan bakınca zarif, aristokrat, kültürel bir başkent.
Ama içeride büyük bir çalkantı var.
Aynı şehirde Sigmund Freud bilinç dışı teorisini geliştiriyor.
Egon gibi genç sanatçılar cinselliği açıkça resmediyor.
Kadın hareketleri yükseliyor.
İmparatorluk çöküşe gidiyor.
Yani Klimt'in yaşadığı dönem...
Bastırılmış arzuların, çözülmeye başlayan geleneklerin, kimlik arayışının dönemi adeta.
Bu yüzden Klimt'in tabloları sadece estetik değil, psikolojik olarak da yoğun.
Peki Klimt'in eserleri nelerdir dediğimizde başlıca Portrait of Adele Bloch-Bauer ve bir diğeri Judith and the Heat of Hoverlands.
Bir diğeri Dani ve bir diğeri de The Tree of Life hayat ağacı yani yaşam ağacı olarak da çevriliyor.
Bu eserlerde ortak olan şey nedir dediğimizde?
Birincisi altın varak, ikincisi kadın figürü, üçüncüsü erotik ama kutsal bir hava, dördüncüsü de sembolizm.
Klimt kadınları sadece güzel çizmez, onların güçlü, gizemli, bazen tehditkar resmeder.
Bu da dönemi için oldukça cesur bir tavırdır ve altın dönemi olarak adlandırdığımız 1900-1910 arası Klimt'in dönemi olarak bilinir altın dönem.
Bizans mozaiklerinden etkilenir.
Özellikle Ravenna'daki kiliselerdeki altın mozaikler onu çok etkiler.
Altın burada zenginlik değildir sadece.
Altın zamansızlık demek, kutsallık demek, ölümsüzlük demektir.
Ve işte bu dönemin zirvesine de The Kiss tablosu oturur.
The Kiss tablosunun hikayesine bakacak olursak eğer...
1907-1908 yıllarında yapılmıştır.
Şu anda Viyana'da Belvedere'de sergileniyor.
Tabloya birlikte bakacak olursak gözünüzü de canlandırın.
Altın bir arka plan, diz çökmüş bir adam kadını sarıyor.
Kadın gözlerini kapamış bir uçurumun kenarındalar.
Adamın kıyafetinde sert Dikdörtgen şekiller.
Kadının kıyafetinde ise yuvarlak çiçeksi desenler.
Peki bu bir tesadüf mü dediğimizde?
Asla tesadüf değil.
Bu tablo bize ne anlatıyor diye sorduğumuzda ise bir yoruma göre şöyle.
Eril enerji köşe formlarını resmediyor.
Dişil enerji ise daha yuvarlak formlarda şekilleniyor.
Ve bir birleşme anı zamanın durduğu o saniye.
Ama başka bir yorum daha var.
Kadın gerçekten huzurlu mu?
Yoksa teslim mi olmuş?
Tablodaki beden dili tartışmalıdır.
Bu tablo hem romantik hem de biraz rahatsız edici olabilir görenler için.
Tam da burada psikolojik anlamda yorumlayacak olursak, şimdi biraz mesleki bir yerden bakıp aktaracak olursam, bu tablo aslında üç şeyi temsil ediyor olabilir.
Birincisi birleşme arzusu.
İnsan doğası gereği bağ kurmak ister.
Ayrı bir birey olmak ile birine ait olmak arasında gidip geliriz.
Bu tabloda iki beden neredeyse tek bir forma dönüşüyor.
Bu ayrışma kaygısına karşı bir savunma gibi okunabilir.
Bir diğer ikinci maddede ise tutku ve kayıp korkusu diyebiliriz.
Uçurumun kenarındalar.
Aşk çoğu zaman risk içerir.
Sevdiğinde düşebilirsin ama yine de sarsılırsın, sarılırsın.
Ve kadının gözleri kapalı.
Güven mi, teslimiyet mi, bastırma mı diye sorabiliriz buralarda.
İlişkilerde bazen gözümüzü kapatırız.
Gerçeği görmek istemeyiz.
Aşkın altın ışığı bazen gölgeyi görünmez kılar diyebiliriz bu bağlamda.
Ve Klimt'in kadın konusunu ele alırsak...
Klimt'in hayatında çok sayıda kadın vardı.
Hiç evlenmediği ama birçok ilişkisi olduğu yönünde sansasyonel hikayeler vardı.
Tablolarında ise kadını hem yüceltti hem erotize bir biçimde ele aldığını görürüz.
Bu bize şunu düşündürür.
Kadın figürü onun için sadece bir model değil bir içsel arka tipti.
Jung yaşasaydı muhtemelen anima derdi bu aşamaya.
Ve tam da bu sırada sırası gelmişken bu tabloya atıfta bulunan Zindan Adası filmine bakacak olursak şimdi bir an için altın ışıktan çıkalım uçurumun kenarındaki o
romantik sahneden sisli karanlık bir adaya geçelim.
Bir akıl hastanesi, kapanmış kapılar, travma, su sesi ve bir sahne.
Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı Teddy karakterinin zihninde beliren karısıyla ilgili anlar.
Orada görsel olarak Klimt'in estetiğini hatırlatan bir atmosfer vardır.
Altın tonlar, zamanın durduğu bir an, aşk ile ölümün iç içe geçmesi.
Şimdi Klimt'in estetiği neden orada o zindan adası filminde diye sorduğumuzda doğrudan The Kiss tablosu asılı bir şekilde görülmez filmde.
Ama film özellikle Teddy'nin eşi Dolores ile olan sahnelerinde Klimt'in altın dönemini çağrıştıran bir estetik kural.
Sıcak altın ışık, yavaş hareket, sarılma anının donukluğu, romantik ama huzursuz bir atmosfer bu tesadüf değildir yine sahnede.
Çünkü Klimt'in tabloları zaten bilinç dışının estetiğini taşır.
Ve tam da burada filmde tamamen bilinç dışı üzerine kurulu bir filmdir aslında.
The Kiss ve Traumatik Aşk olarak bakacak olursak bu filme tabloyla birleştirecek olursak The Kiss'e önce tekrar dönelim.
İki figür birbirine sarılmış.
Dış dünya yok gibi.
Zindan adasında da Teddy'nin zihni tam olarak bunu yapıyor.
Gerçekliği siler, travmayı altın bir anıya dönüştürür.
Kaybı filmde bize romantize eder.
Bu aslında güçlü bir savunma mekanizmasıdır.
Psikolojide buna ne diyebiliriz diye sorduğumuzda...
İnkar, bölme, idealizasyon.
Teddy eşini kaybetmesinin acısını taşıyamaz.
Bu yüzden zihni onu bir donmuş aşk anına dönüştürür.
Tıpkı bir tablo gibi.
Yeniden kadın figürüne bakacak olduğumuzda...
Klimt ve filmdeki Dolores karakterini birleştirecek olduğumuzda Klimt'in kadınları hem arzunun objesidir, hem ölümle ilişkilidir, hem büyüleyici, hem tehditkardır.
Zindan Adası'ndaki Dolores karakteri de böyledir.
Teddy için hem sevdiği kadın, hem travmanın kaynağı, hem kurtarıcı, hem yıkım.
Bu ambivalans çok önemlidir.
The Kiss romantik görünür ama...
Altında bir huzursuzluk vardır.
Zindan adasında ise o huzursuzluk artık açığa çıkmıştır.
The Kiss'te bir uçurum vardır.
Zindan adasında sürekli su vardır.
Uçurum neyi temsil eder?
Düşüş ihtimalini. Su neyi temsil eder?
Bilinç dışını. İkisi de ortak tema olarak kontrol kaybını yansıtır bizlere.
Aşk insanın en savunmasız olduğu yer olabilir.
Psikolojik derinlik ve aşk mı, travma mı diye bakacak olduğumuzda şimdi daha bir derine indiğimizde The Kiss'te iki beden birleşir.
Zinden Adası'nda Teddy'nin zihni bölünür.
Birinde bütünleşme, diğerinde parçalanma sahnelenir.
Ama ikisinde de merkezinde aynı soru var.
Kaybedersem ne olur?
Teddy kaybı tolere edemez.
Zihni gerçekliği yeniden yazar.
Bu aslında patolojik bir versiyondur ama hepimiz küçük ölçekte bunu yapabiliriz hayatımızda.
Ayrılık sonrası eski fotoğraflara bakarken sadece güzel anıları hatırlarız.
Altın ışık kalır, gerisi silinir.
Zihin bir sanatçı gibi çalışır.
Sinema neden Klimt'i çağırır dediğimizde?
Çünkü Klimt'in tabloları zaten psikolojik çatışmayı estetik...
bir kabuğa sarar, zindan adasında bunu yapar, travmayı gotik bir masala çevirir, gerçeği şiirselleştirir ama sonunda altın kaplama düşer ve gerçek kalır.
Belki de bu yüzden The Kiss'e baktığımızda romantizm görürüz, zindan adasında ise aynı estetikte bir sarılma gördüğümüzde içimiz ürperir.
Çünkü biliriz Aşk bazen iyileştirir, bazen de zihnin katlanamadığı bir yaraya dönüşür ve bazen insan gerçeği yaşamak yerine altın bir anın içinde yaşamayı seçer.
Soru şu, biz hangi anıyı altınla kaplıyoruz?
The Kiss neden bu kadar etkileyici diye sorduğumuzdaysa tekrar, çünkü evrensel.
Hepimiz o anı yaşadık ya da hayal ettik, zamanın durduğu o saniyeyi ama aynı zamanda birine fazla karışma korkusunu.
kendini kaybetme kaygısını, tutkunun yoğunluğunu ve tablo hem romantik hem varoluşsal bir şekilde yansıyor bizlere.
Günümüz ilişkileri ve The Kiss tablosunu düşünecek olursak, bugün ilişkiler nasıl diye sorduğumuzda, bağlanma korkusu, ghosting, yakınlaşma, kaçınma döngüsü, belki de modern
insanın En büyük çelişkisi şu, hem birleşmek istiyoruz hem bağımsız kalmak.
Klimt'in tablosu tam bu gerilimi yansıtıyor bizlere.
Bugün Gustav Klimt'i ve yaşadığı dönemi ve The Kiss'i anlamak için konuştuk.
Ama asıl sorumuz şu, siz o tabloda hangisiniz?
Sarılmayı başlatan mı, gözlerini kapatan mı, yoksa uçurumu fark eden mi?
Sanatın gücü burada, cevap vermiyor, bizlere soru soruyor.
Ve belki de aşk...
Altın gibi parlayan ama ağır bir şey.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
Sevgilerle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
