
Bu bölümde geç kalmışlık hissini konuşuyoruz.
Hayatta bir şeyleri kaçırmış gibi hissetmek…
Herkes ilerlerken geride kaldığını düşünmek…
“Artık çok geç” korkusuyla yaşamak…
Peki gerçekten geç mi kaldık, yoksa sadece kendimizi başkalarının zamanıyla mı kıyaslıyoruz?
Bu bölümde; sosyal medyanın yarattığı yetişememe hissini, hayatın görünmez takvimini, kendi hızımıza güvenmeyi ve yeniden başlayabilme ihtimalini birlikte konuşuyoruz.
Transkript
Merhabalar, Bundan Bahsedelim mi? podcastinin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Ben uzman klinik psikolog Fatma Kurtgenç.
Bugün birlikte çok tanıdık ama çoğu zaman kimseye tam olarak anlatamadığımız bir duygunun içine gireceğiz.
Geç kalmışlık hissi.
Bir yere, bir yaşa, bir başarıya, bir ilişkiye ve bazen de hayata.
Belki son zamanlarda sık sık şunu düşünüyor olabilirsin, herkes ilerledi ama ben olduğum yerde kaldım.
Ben neden hala başlamadım?
Artık çok geç değil mi?
Bu yaştan sonra olur mu?
soruları. Ve bazen bu his o kadar yoğunlaşıyor ki insan sadece üzülmüyor, utanıyor da.
Sanki görünmez bir yarış varmış ve herkes çoktan finish çizgisine yaklaşmış gibi.
Bugün bu hissi birlikte anlamaya çalışacağız.
Nereden geliyor, neden özellikle bu çağda bu kadar daha da arttı?
Gerçekten geç mi kaldık yoksa bize öyle mi hissettiriliyor?
Ve en önemlisi insan kendi hayatına yeniden nasıl dönebilir?
Hazırsanız Bundan Bahsedelim mi??
Bence önce şu soruyla başlamamız gerekiyor podcastimize.
Geç kalmak gerçekten ne demek?
Çünkü ilginç bir şekilde çoğu insan bunu somut bir şey olarak yaşamıyor.
Bir sınavı kaçırmak gibi değil, bir otobüsü kaçırmak gibi hiç değil.
Daha çok içsel bir zaman duygusu bu.
Mesela biri 27 yaşında ve şöyle hissediyor.
Ben hala ne yapmak istediğimi bilmiyorum.
Bir başkası 35 yaşında ve şöyle düşünüyor.
Herkes evlendi, çocuk sahibi oldu.
Ben hala kendimi toparlayamadım.
Ve bir diğeri 40 yaşında meslek değiştiriyor ama içten içe utanıyor.
Bunu 25 yaşımda yapmalıydım diyor kendine.
Aslında dikkat ederseniz burada ortak olan şey şu.
İnsan kendi hayatını yaşamıyor artık.
Kendi hayatını olması gerektiğini düşündüğü hayatla kıyaslıyor.
Ve geç kalmışlık hissi tam burada doğuyor.
Gerçek zamanla değil karşılaştırılmış zamanla devreye giriyor.
Çünkü insan bazen gerçekten geç kalmaz ama öyle hissetmeye başlar.
Çünkü bize hayatın bir takvimi olduğu öğretildi belki de küçüklüğümüzden itibaren.
Küçüklüğümüzden beri görünmez bir hayat planı şeklinde yansıdı bu da hayatımıza.
Şöyle bir sıra oluştu.
Okulu bitir, meslek seç, işe gir, evlilik, çocuk, başarı, düzen ve bunların hepsinin uygun bir yaşı varmış gibi davranılıyor.
Mesela 23 yaşında ne yapacağını bilemiyorsan panik, 30 yaşında bekarsan sorgu, 35 yaşında kariyer değiştiriyorsan riskli, 40'dan sonra yeniden
başlamaksa garip geliyor kulağa.
Bu yüzden birçok insan aslında hayatını değil takvimi kaçırmaktan korkuyor.
Ve şöyle cümleler kuruluyor.
Artık bu yaştan sonra zor.
Benim tren kaçtı gitti.
Keşke daha önce başlasaydım gibi.
Ama sana çok önemli bir şey söylemek istiyorum.
Hayat doğrusal ilerlemez.
Bunu kabul etmek çok zor çünkü sosyal medya bize tam tersini anlatıyor.
Herkes aynı yaşta başarılı oluyor gibi, herkes ne istediğini biliyor gibi, herkes emin, net, mutlu görünüyor gibi sosyal medyada.
Ama gerçek hayat böyle işlemiyor.
Bazı insanlar 20'sinde yönünü buluyor, bazıları 50'sinde.
Bazı insanlar erken evleniyor ve mutsuz oluyor.
Bazıları geç tanışıyor ama gerçekten sevip seviliyor.
Bazıları kariyerine erken başlıyor ama tükeniyor.
Bazıları çok sonra başlıyor ama ilk kez kendisi gibi hissediyor.
Yani mesele zaman değil çoğu zaman.
Mesele insanın kendi ritmini kaybetmesi.
Hemen bunu bir alt başlıkta ile alacak olursak, sosyal medya ve sürekli yetişememe hissi diyorum ben bu başlığa.
Bence geç kalmışlık hissini bu kadar büyüten en önemli şeylerden biri sosyal medya.
Çünkü artık sadece kendi çevremizle değil binlerce insanla aynı anda kıyaslanıyoruz.
Birisi şirket kuruyor, birisi yurt dışına taşınıyor, birisi evleniyor, birisi maraton koşuyor, birisi yatırım yapıyor, birisi kendinin en iyi versiyonu oluyor.
Ve bütün bunlar sen gece yaterken ekranında izliyorsun.
Herkes hayatını yaşıyor, ben bekliyorum hissine kapılıyoruz burada.
Ama burada unuttuğumuz çok önemli bir şey var.
İnsanlar hayatlarının tamamını paylaşmıyor.
Sadece vitrini sergiliyor bizlere.
Ve kimse kararsızlıklarını aynı yoğunlukta göstermiyor.
Kimse geceleri ağladığı anları düzenli olarak paylaşmıyor.
Kimse başarısız olduğu onlarca günü göstermiyor.
Ama sen kendi iç dünyanı başkasının vitriniyle kıyaslıyorsun.
Bu çok acımasız bir şey ve bir süre sonra insan artık yaşamaya değil yetişmeye çalışıyor.
Dikkat et, gerçekten istediğimiz için mi bazı şeyleri istiyoruz yoksa geri kalmış hissetmemek için mi?
Tüm bunları konuşurken geç kalmışlık hissinin altında ne var?
Bazen geç kaldığını düşünen insan aslında üzgün değildir, korkuyordur.
Ya hiçbir zaman istediğim hayat olmazsa korkusu sarmıştır onu adeta ve bazen bunun altında yas vardır.
Kaçırılmış yılların yası, ertelenmiş hayatın yası, kendi olamamış olmanın yası.
Bazı insanlar çocukluğundan beri hayatta kalmaya çalıştı, bazıları depresyonla uğraştı, bazıları aile yükünü taşıdı, bazıları ekonomik zorluklarla büyüdü, bazıları
sürekli eleştirildi.
Ve şimdi dönüp kendilerine kızıyorlar.
Neden daha ileride değilim?
Ama insan bazen ilerleyemediği için değil, yaralı olduğu için durur.
Bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü kendimize çoğu zaman bir makine gibi davranıyoruz.
Sürekli performans bekliyoruz, sürekli üretim, sürekli başarı.
Ama insan bazen sadece yorulmuştur.
Ve yorgun bir ruh kendini geç kaldım diye yorumluyor olabilir.
Peki başkalarının hızında yaşamak gibi bir alt başlığı konuşacak olursak, şunu fark ettim.
Birçok insanın problemi geç kalmak değil, kendi hızına güvenememek.
Çünkü modern dünyada yavaşlık neredeyse suç gibi.
Hemen karar ver, hemen iyileş, hemen başarılı ol, hemen toparla.
Ama bazı süreçlerin gerçekten zamana ihtiyacı var.
Kendini tanımak zaman ister, travmadan çıkmak zaman ister, bir ilişkinin ardından yeniden güvenmek zaman ister.
Yeni bir hayat kurmak zaman ister.
Fakat biz sürekli hızlanan bir dünyanın içinde kendi doğallığımızdan utanıyoruz.
Mesela biri bir yılda toparlanıyor diye senin de toparlanman gerekmiyor.
İnsan aynı acıyı bile aynı sürede yaşayamıyor.
O yüzden bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Ben gerçekten geç mi kaldım yoksa sadece başkalarının hızında değil miyim?
Diğer alt başlığımıza geçecek olduğumuzda ben bu alt başlığa dedim ki keşke daha önce başlasaydım.
Geç kalmışlık hissinin en yorucu taraflarından biri de geçmişe takılı kalmak.
Keşke, keşkeli cümlelere sığınmak.
Keşke daha erken ayrılsaydım, keşke o bölümü okumasaydım.
Keşke korkmasaydım.
Keşke ertelemeseydim.
Ama insan geçmişe dönüp bugünkü bilinciyle karar veremiyor.
O zamanın korkuları vardı.
O zamanın ayrı koşulları vardı.
O zamanın yalnızlığı vardı.
Bugünden bakınca her şey daha net görünüyor.
Ama o gün öyle değildi.
Kendimize biraz daha şefkatli bakabilmek gerekiyor.
Çünkü bazen insan hazır olmadığı şeyi yapamaz ve bazı başlangıçlar geç değil ancak mümkün hale geldiği anda olur.
Ve yine önemli sorulardan biri hayatın doğru zamanı var mı?
Bence bu bölüm önemli çünkü çoğu insan doğru zamanı bekliyor.
Tam hazır hissedeyim, korkum geçsin, param olsun, özgüvenim artsın, her şey netleşsin şeklinde.
Ama gerçek şu hayatta birçok şey tam hazır hissetmeden başlıyor.
Cesaret çoğu zaman korkunun yokluğu değil.
Korkuya rağmen hareket edebilmek.
Ve bazen insanlar yıllarca bekliyor çünkü hata yapmaktan korkuyorlar.
Ama beklemek de bir seçim.
Hatta bazen en zor ve yorucu seçimlerden biri.
Çünkü insan hareket etmediğinde zihni sürekli alternatif hayatlar üretmeye başlıyor.
Ya şöyle olsaydı ya başlasaydım ya başlamasaydım ya deneseydim ve zaman geçtikçe bu düşünceler suçluluğa dönüşüyor.
Peki bu geç başlayan insanların sessiz hikayeleri nedir diye soracak olursak çok ilginçtir.
Hayatta gerçekten tatmin olmuş birçok insan aslında geç başlamıştır.
Bazıları dediğim gibi 40 yaşında üniversiteye gider.
Kimisi 50 yaşında ilk kez aşık olur.
Bazıları yıllarca yanlış yerde yaşadıktan sonra kendini bulur.
Ama biz onların hikayesini pek duymayız.
Çünkü dünya erken başarı hikayelerini sever.
Örneğin 23 yaşında şirket kurdu.
25 yaşında milyoner oldu gibi.
Ama kimse şunu manşet yapmaz.
38 yaşında ilk kez huzurlu hissetti.
Oysa belki de en büyük başarı budur.
Bazen insan geç değil, geç kalmış değildir.
derin derin, yavaştan, arkadan, geriden sağlam adımlarla gelir.
Ve bazı insanlar hızlı değil, sağlam ilerler.
Bireysel anlamda iç dünyamızı, psikolojimizi etkilediği gibi geç kalmışlık hissi ilişkileri nasıl etkiliyor diye soracak olursak bu his ilişkilerde çok belirgin.
Özellikle belli yaşlardan sonra insanlar sevgi yerine paniğe tutunabiliyor.
Artık biri olsun, yalnız kalmayayım, geç olmadan evleneyim gibi.
Ve bazen bunu toplumda da yatıyor.
İster istemez sorularıyla, baskılarıyla, ailevi anlamda da etkenler doğabiliyor.
Ve bu korku bazen insanı gerçekten istemediği ilişkilere götürüyor.
Çünkü bazı insanlar yalnızlıktan değil, zamandan korkuyor.
Ama sırf geç kaldığını düşündüğün için yanlış bir hayatın içine girmek insanı daha da yalnızlaştırabiliyor.
Bir ilişki sırf yaş geldi diye değil, Gerçekten içinde var olabildiğin için anlamlıdır.
Tüm bunları konuşurken belki de en zor şey şu.
Kendinle yarışmayı bırakmak.
Kendine sürekli yetişmeye çalışmayı bırakmak.
Çünkü insan bazen kendi hayatını bile performansa dönüştürüyor.
Daha iyi olayım, daha hazır toparlanayım, daha üretken olmalıyım.
Ama yaşam bazen sadece yaşamaktır.
Her dönemin büyük bir anlamı olmayabilir.
Bazı dönemler sadece geçiştir.
Bazıları bekleyiştir.
Bazıları dağınıklıktır.
Ve bu da insan olmanın bir parçasıdır.
Ve aslında iyileşmenin başlangıcı bazen şudur.
Şu an nerede olduğunu kabul etmek.
Kendine dürüstçe bakabilmek.
Evet istediğim yerde değilim.
Ama buradayım. Ve hala başlayabilirim.
Bu çok küçük görünen ama çok güçlü bir cümle.
Çünkü geç kalmışlık hissi insanı donuklaştırır.
Hareket edemezsin, başlayamazsın, sadece düşünürsün.
Ama hayat bazen büyük sıçramalarla değil, küçük dönüşlerle değişir.
Bir telefon, bir başvuru, bir terapi seansı, bir karar, bir tamam deneyeceğim artık anı.
Hayat bazen orada yöndeyi değiştirir.
Ve siz değerli dinleyicilerime...
Doğrudan aslında şunları paylaşmak istiyorum.
Şu an bunu dinleyen ve kendini geride hisseden biri varsa şunu bilmeni isterim.
Belki de sadece çok yoruldun.
Belki sürekli kendini başkalarıyla kıyasladın.
Belki yıllarca hayatta kalmaya çalıştın.
Belki kimse seni gerçekten desteklemedi.
Ve buna rağmen hala bir şeylerin değişmesini istiyorsun.
Bu çok kıymetli.
Çünkü umut tamamen bitseydi İnsan artık hissetmezdi bile.
Bazen hayat geç başlamaz, sadece uzun süre sessiz kalır.
Bugün geç kalmışlık hissinden konuştuk sizlerle.
Belki bu bölüm sana şunu hatırlatır.
Hayat bir yarış değil ve herkes aynı mevsimde çiçek açmaz.
Bazı insanlar erken büyür, bazıları geç iyileşir, bazıları yolunu çok sonra bulur.
Ama geç kalmak değersiz olmak değildir.
Belki de mesele başkalarının saatinden çıkıp kendi zamanımıza dönebilmektir.
Bugün kendine şunu sor.
Gerçekten geç mi kaldım yoksa sadece korkuyor muyum?
Buraya kadar benimle olduğun için teşekkür ederim.
Eğer bu bölüm sana iyi geldiyse paylaşabilir, yorum bırakabilir ve podcastimizi takip edebilirsiniz.
Bir sonraki bölümde yine farklı bir konuda görüşmek dileğiyle.
Kendinize şefkatle bakabilmeyi unutmayın.
Sevgilerle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
