
Kıskançlık… Sevginin gölgesinde kalan ama belki de en insani duygumuz. Bu bölümde Nahid Sırrı Örik’in Kıskanmak romanı üzerinden, kıskançlığın psikolojik derinliklerine iniyoruz. Kıskanmayı bir kusur değil, görülme ve sevilme ihtiyacının bir mesajı olarak okumayı deniyoruz.
Transkript
Merhabalar, Bundan Bahsedelim mi? podcastına hoş geldiniz.
Ben uzman klinik psikolog Fatma Kurtgenç.
Bugün ilk podcastımız ve ilk konumuz kıskançlığın gölgesinde kalmak.
Bazen birini o kadar severiz ki bir bakışı, bir sözü, bir ilgiyi paylaşmaya bile dayanamayız.
Kalbimizin içinde, sevginin tam ortasında bir gölge belirir.
Buna kıskançlık denir.
Kıskanmak çoğu zaman inkar ettiğimiz, bastırmaya çalıştığımız bir duygudur.
Ama belki de en insani olan, en çıplak halimizdir, eğer kendimize itiraf edebilirsek.
Bugün Bundan Bahsedelim mi? de, Türk Edebiyatı'nın güçlü kalemlerinden, Nait Sırrı Öreğin Kıskanmak romanı üzerinden hem bu duygunun derinlerine ineceğiz, hem de onu anlamanın
bize neler kazandırabileceğini konuşacağız.
Kıskanmayı aslında bir kusur gibi değil de bir mesaj gibi okumayı deneyeceğiz.
Yazarın dünyasına bakacak, onu yakından tanıyacak olursak eğer, Nait Sırrı, 1895 yılında İstanbul'da doğmuş, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet
'e uzanan, çalkantılı yıllarda yaşamış bir yazar.
Hayatı boyunca hem doğunun geleneksel dünyasıyla hem de batının modern yaşam anlayışıyla iç içe olmuş biri.
Bu iki dünya arasında kalmış biri olarak eserlerinde sık sık görülmeyen, fark edilmemiş, eksik bırakılmış karakterlere yer verir.
Kendisi de toplumun kalıplarına sığmayan, yalnız ama keskin gözlem gücüne sahip biri.
Belki de bu yüzden Kıskanmak romanı onun en dürüst, en insani eseri sayılabilir.
Çünkü burada sadece bir hikayeyi anlatmaz bize yazar.
İnsan ruhunun karanlık köşelerine bir ışık tutar aslında.
Kitabın dünyasından bahsedecek olursak eğer, kitap yeniden raflarda yerini aldı ve gündemdeki yer alan dizisiyle de birlikte ekranlarda Nahit Sırrı'nın kalemi
yeniden bir can buldu.
Özgün Amal da Seniha karakterini aslında çok güzel bir şekilde işlemiş, can vermiş.
İzlerken seyirciyi çok güzel bir şekilde ekrana kilitleyip onunla birlikte hem dünyaya hem yaşantısına hem kardeşine olan öfkesini çok derinden hissedebiliyoruz.
Onun öfkesini, duygusunu geçmişten bu yana yaşadığı olumsuz olayların nasıl hayatına yetişkinlik dönemine sirayet ettiğini görüyoruz.
Ve aslında en önemlisi de insan izlerken de ya da kitabı okurken de kıskançlığın ne kadar vahim bir şekilde insan hayatına etki ettiğini, ne kadar yetişkinlik
dönemine dahi canlı bir şekilde sirayet ettiğini görüyoruz.
Romanın merkezinde de, kitabın merkezinde de ana karakter Seniha ve Seniha'nın duyguları perspektifinde ilerliyor.
Ama Seniha güzelliğiyle değil, tam tersine güzel olmamakla tanımlanan bir kadın.
Küçüklüğünden beri kardeşi Halit'le kıyaslanmış, hep ikinci planda kalmış.
Dizide de hatırlarsanız kendisi...
Kendisine şunu söylüyor, bayan hiç kimse, ben hiç kimse şeklinde ifadelerde bulunuyor.
Ama kardeşi Halit öyle mi?
Değil, yakışıklı, sosyal, sevilen biri.
Seniha ise içe kapanık, kırılgan ve oldukça öfkeli bir karakter.
Ama her bastırılan duygu gibi onun içinde de yavaş yavaş bir şey büyüyor.
Bu yeniden kıskançlık olarak açığa çıkıyor.
Kardeşinin sevilmesini, beğenilmesini, ilgi görmesini izledikçe, Aslında içinde bir yara oluşmaya başlıyor.
O yara zamanla öyle derinleşir, öyle bir hal alır ki kim olduğunu bile belirleyen bir yapıya dönüşür.
Kıskanmak artık onun kimliği haline dönüşmüştür.
Roman Halit'in evliliğiyle bu kıskançlığın nasıl zehre dönüştüğünü anlatır bizlere.
Ama Nait Sırrı bu hikayeyi sadece bir kadının öfkesi olarak işlemez.
Aynı zamanda İnsanın sevilmeye duyduğu açlığın bir sembolü haline getirerek anlatır bizlere.
Tüm bunlara istinaden psikolojide kıskançlık çok katmanlı bir duygudur.
Yüzeyde sevgi vardır ama altında kaygı, değersizlik hatta korku yatar.
Çocuklukta başlar genellikle.
Bir kardeşin doğuşuyla, annenin ilgisinin paylaşılmasıyla ya da bir arkadaşın daha fazla övülmesiyle birlikte.
Kıskançlığın merkezinde şu soru vardır aslında.
Ben yeterince iyi miyim?
Ve çoğu zaman cevabın hayır olduğunu düşünürüz.
Terapide kıskançlıkla çalışırken en sık fark ettiğimiz şeylerden biri de şudur.
Kıskançlık dışarıya yönelmiş bir öfke gibi görünür ama asıl hedef her zaman kendimizizdir.
Onu kıskanıyorum dediğimizde aslında benim neden öyle olamadığıma üzülürüz.
Seniha da kardeşini değil, onu sahip olduğu ilgiyi, görünürlüğü, sevgiyi kıskanır.
Ve bu duyguyla savaşmak yerine onu anlamaya çalıştığımızda kıskançlık artık bizi tüketen değil, bize rehberlik eden bir duyguya dönüşür.
Şimdi tüm bunları dinlediğimizde kafamızda belirlen cümleler şunlar olabilir.
Bu kadar kolay değil ama bu böyle değil.
Çözümü çok basit bir duygu, olgu değil diyebiliriz.
Bunlara karşı cevaplar verebiliriz.
İşte tam da burada edebiyat devreye giriyor.
Biblioterapi yani kitapla iyileşme yöntemi duygularımızı bir karakterin aynasında tanımamızı sağlar.
Seniha'yı okurken ya da izlerken bazen ona kızarız, bazen acırız.
Ama bir noktada fark ederiz ki hepimizin içinde küçük bir Seniha var.
O da görülmek, değer verilmek, sevilmek istiyor.
Kimi zaman bunu bir partnerde, kimi zaman bir arkadaşta, kimi zamansa sosyal medyadaki beğenilerde ararız.
Ama roman bize şunu söyler, gerçek görülme dışarıdan değil, içeriden gelir.
Kendimizi fark ettiğimizde başkalarının ışığı artık bizi yakmaz.
Kıskanmak da tam bu yüzden güçlü bir terapatik metindir.
Kıskanmayı bir utanç değil, bir farkındalık penceresi olarak gösterir.
Yani kıskançlık sevginin karanlık yüzü gibi görünebilir.
Ama aslında o da sevilmek, fark edilmek, değer görmek ister.
O yüzden kıskanmak kötü değil, sadece dinlenmek isteyen bir duygudur.
Belki bugün kıskanmak romanından sonra kendimize şunu sorabiliriz.
Ben kimi kıskandığımda aslında neye ihtiyaç duyuyorum?
Bir onay mı? Bir görülme hissi mi?
Yoksa sadece biraz daha sevilme ihtiyacı mı?
Seniha'nın hikayesi bize şunu hatırlatıyor.
Kıskançlıkla yüzleşmek aslında kendimizi biraz daha tanımaktan geçer.
O gölgeyle barıştığımızda içimizdeki ışığı daha da net görürüz.
O halde kıskanmak üzerine konuştuk, sorular sorduk.
Lütfen bu sorulara cevap verirken kendimizi çok yargılamadan, incitmeden, şefkatli bir şekilde cevaplar arayalım ve kendimize biraz...
Nezaketle davranmayı tercih edelim.
Ve belki bir sonraki bölümde de sevmek, sevilmek üzerine konuşarak podcastımızı devam ettirelim.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bundan Bahsedelim mi? de yeniden görüşmek dileğiyle.
Sevgilerle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
