
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kitap: Adelaide & Hayatı Yeniden Keşfedin
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
- sevgi ihtiyacı - adelaide kitap yorumu -
Transkript
Siz bir şey bırakmadığınızda hayat size çok daha acı bir şekilde o şeyi bırakmanız için bir sebep veriyor.
İnsanın sevilmek için bir şey yapmak zorunda olmadığını.
Genciz, çıtırız, yeniden başlarız.
30'una yaklaşan bir erkeksem bayan manifest bakanı.
Sevmediğim mesleğimi astrolojiden istifa ediyorum.
Erkekler iyice şımardı.
Bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye kapanır.
Çıkma taksini o kadar özledim ki.
2000'li erkek magneti haline geldim ya.
Bu hayat sadece sizin.
Ben Zeynep. Hepinizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Günaydın, iyi günler, iyi geceler.
Günün hangi saatinde ve hangi yılda karşılaştıysak Bilinç Akışı Podcast'ın 93.
bölümüne iyi ki geldiniz, iyi ki sizler geldiniz.
Bugünkü bölüm de hem YouTube'da hem de tüm sesli platformlarda yayınlanacak.
Beni etkileyen bölümleri veya...
Derin konular konuştuğumuz bölümleri YouTube'da da yayınlamayı seviyorum.
O alttaki yorumlarda sizin düşüncelerinizi de görmüş oluyorum.
Bugünkü bölüm de benim kalbimi paramparça eden, daha doğrusu 20'li yaşlardaki Zeynep'in kalbini paramparça eden bir kitap üzerine olacak.
Gerçi biz tabii ki kitaptan ziyade kitap üzerinden, kitabın bende yarattığı duygular, o hisler, düşünceler üzerine bir bilinç akışına geçeceğiz.
Eminim birçoğunuzun empati yapabileceği hisleri konuşacağız.
Kitabın adı Adalite.
Instagram'dan takip ediyorsanız beni görmüşsünüzdür, paylaşmıştım.
Zaten bu ara birçok yerde görmüş olabilirsiniz bu kitabı.
Bayağı popüler oldu. Popüler kitaplara biraz mesafeli olduğumuzu biliyorum.
Artık popüler kültürün önümüze koyduğu şeyleri tüketmemek cool'luk sayılıyor.
Ama bu kitap benim ilgimi çekti.
Kitap beni aslında konusuyla çekti.
Biz kitapta ana karakterimiz olan Adelaide'ın 22-26 yaş arasında yaşadıklarını okuyoruz.
Adelaide Amerika'dan Londra'ya taşınıyor.
Yüksek lisansını yapıyor. İşe başlıyor.
Hayatında ilk kez çalışma hayatına başlıyor.
Sonra aşık oluyor. İlişkisi oluyor.
İş hayatında farklı şeyler yaşıyor.
Arkadaşlarıyla ilişkilerinde...
İlişler çıkışlar yaşıyor.
Yani tüm 22-26 yaş arasında bir genç kız neler yaşayabilirse aslında biz baya bunları okuyoruz kitapta.
Ama o dağında tabii ki aşık olduğu kişiyle olan ilişkisi var.
Bu ilişki de şöyle. Şimdi kitabı anlatıyor gibi olacağım da biraz baz olsun diye kitabın konusunu anlatıyorum.
Hem de ilgisi çekenler için anlatıyorum.
Bu arada bu bölümü çekerken psikolog olmayı o kadar istedim ki.
Ya dedim keşke bir psikolog olsaydım da.
Şu kitabı derinlemesine bir inceleseydim.
Çünkü bence bir psikolojik vaka kitabı.
Adelaide koşulu sevilerek büyütülmüş, kaygılı bağlanan, bence kusurluk şeması olan bir kız.
Ama tabii ki ben bunları sadece bir okuyucu olarak, sadece bir vatandaş olarak söyleyebiliyorum.
Keşke psikolog olsaydım ve bunları hem terimsel bir yerden hem bilimsel bir yerden doğru bir şekilde aktarabilseydim dedim.
Lütfen söylediğim... Her şeyin sadece benim yorumum olduğunun, tabii ki de psikolojik hiçbir altyapısı olmadığını göz önünde bulundurarak bu yorumlarımı dinleyin.
Adalight dediğim gibi kusurluk şeması olan, şartlı sevilerek büyümüş, kaygılı bağlanan bir genç kız.
Adalight Amerika'dan Londra'ya geldiğinde bir tane tanışma uygulamasında Rory ile tanışıyor.
İnternetten yani. Sonra yüzle buluşuyorlar ve çıkmaya başlıyorlar.
Rory'de Adelaide ne kadar kaygılı bağlanıyorsa Rory'de kaçından bağlanan bir tip.
Bir var oluyor bir yok oluyor.
Bir geliyor bir gidiyor.
Beş gün cevap vermiyor.
Diğer iki gün çok güzel planlar yapıyor.
Adelaide bunlardan dolayı çocuktan bir türlü kopamıyor.
Çocuk çünkü her geldiğinde o yokluğunu öyle bir telafi ediyor ki.
Kız o her geldiğinde şüpheye düşüyor.
Ya diyor tamam, tamam diyor.
Bana değer veriyor. Sadece onun hayatı çok yoğun.
Sadece şu yüzden yazamadı.
Sadece bu yüzden yazamadı. Ya şu an birçoğumuzun bu konuyla empati yaptığına eminim.
Issız adam triplerinde bir çocukla karşı karşıyayız yani.
Hatta TikTok'ta herkes çocuğa çok kızmış.
İşte bu çocuğunla yaptığı belli değil.
Rory'e çok sinirlendim, çok kızdım falan demişler.
Bunları diyenlerin...
Hepsinin yaşının küçük olduğunu görüyorum.
Çünkü yaşınız 30'a geldiğinde bu kitabı okuduğunuzda Rory'e değil Adelaide'e kızıyorsunuz.
Ya tabii ki Adelaide'e kızmıyorsunuz aslında.
Ama sorumluluğun Adelaide'de olduğunu görüyorsunuz çok acı bir şekilde.
Yani bir insanın size nasıl davrandığına sizin karar verebileceğinizi artık anlıyorsunuz 30 yaşına geldiğinizde.
Ki umarım daha erken anlamışsınızdır.
Ve o yüzden karşı tarafı suçlamıyorsunuz veya diğer insanları suçlamıyorsunuz.
Bazı şeyleri kabul ediyorsanız, bazı konularda sınırlarınızın aşılmasına izin veriyorsanız bunun sizle alakalı bir sorundan kaynaklandığını biliyorsunuz.
Ama Adelaide henüz bilmiyor.
O yüzden de yıllarını böyle bir insana heba ediyor.
Kendisi kaygılı bağlandığı için.
sevilmek için devamlı bir şeyler yapması gerektiğini hissediyor.
Mesela Rory'nin evine devamlı sipariş veriyor.
Rory'nin azıcık morali bozuksa hemen böyle bir şeyler alıp Rory'nin kapısına gidiyor.
Ona devamlı kendi sevdirmeye çalışıyor.
Ve Rory'den ne kadar az mesaj gelirse Adelaide'in o kaygı seviyesi gittikçe artıyor.
Kendisine olan özgüveni gittikçe düşüyor.
Kendisini tamamen Rory ile olan ilişkisine göre konumluyor.
Devamlı ondan haber bekliyor.
Devamlı bir umut içinde bu ilişkiyi sürdürmeye çalışıyor.
Çok acı gerçekten ama bunu eminim hepimiz diye yapmışızdır.
Ya yapıyoruzdur birilerimiz bir yerlerde ya da şanslıysak ve bunların çoktan farkına vardıysak bu döngülere düşmüyoruzdur.
Şimdi ben de kitabı okurken düşündüm tamam mı?
Zaten hep düşündüğüm bir konuydu.
Neden hep kızlar daha fazla bir şey verme eğiliminde oluyor?
Tüm kızlardan bahsetmiyorum tabii ki ama sonuçta böyle döngüler yaşayan kızlar var ya nereden biliyorsun diye sormayın.
İşte hep sevilmek için bir şeyler yapması gerektiğine inanan.
Hep görülmeye çalışan, bir şeyi zorlayan, sevgi alamadığı yerde kalmaya devam eden.
Ya bunların neden olduğunu düşündüm.
Sonra en başa döndüm tamam mı?
Mesela düşünüyorum biz ortaokuldayken hep erkekler ön plandaydı.
Ortaokula giden 12 yaşında bir ergen olduğunuzu düşünün.
O zamanlara bir gidin.
Hep erkekler baskın değil miydi?
Sınıfta onların böyle bir muhabbet alanları olurdu.
Ya kızların da olurdu ama biz daha küçük, daha naif, daha kenarda bir şekildeydik.
Onlar hep domine ediyordu.
Erkekler hep domine ediyordu ortamı.
Veya onlar bizle uğraşıyordu.
Onlar bizim saçımızı çekiyordu.
Biz onlara kendimizi beğendirmeye çalışıyorduk.
Ortaokuldan itibaren, lise sonuna kadar falan bence bu hep böyle oldu.
Onlar bizi sinir etti. Biz onlara güldük.
Sizin gözünüze hiç şöyle bir şey geliyor mu?
Bir sınıfta bir kız şakalar yapıyor ve herkes ona gülüyor.
Hayır. Hep erkekler şaka yapar ve hep kızlar kıkırdar.
Mesela. Ya da ne bileyim aile ortamında.
Aile ortamında da hep böyle bir erkeklerin yaptıkları yüceltilir.
Erkeklerin yaptıkları görülür.
Atıyorum benim oğlum da çapkın şakası yapılır.
Bir kıza hiçbir zaman böyle bir şaka yapılmaz.
Veya benim işte aslan oğlum, aslan yeğenim.
muhabbeti olur. Bir erkek annesine veya işte bir ortamda bir şeye yardım etsin hemen bir alkışlanır.
Hemen vay aferin sana.
Sen yardım mı ediyorsun falan olur.
Ama kızlara kimse bir şey söylemez.
Çünkü bu kızların zaten görevidir.
Ben öyle kız erkek çocuk ayrımı yapılan bir ailede yetişmedim.
Büyümedim. Ama ona rağmen mesela şu an düşünüyorum.
Erkek kuzenlerin bir şeyler yapınca çok abartılıyor.
İşte bir yemeğe yardım etsin.
Bir şey yapsın. Hemen ooo aferin sana falan yapıyorlar böyle.
Ya ben bile ya ben bile erkek kuzenlerin bir şey yapınca bunu takdir ediyorum.
Daha doğrusu ediyordum. Artık bunu yapmamaya çalışıyorum.
Artık bunun bilincindeyim ama alışkanlık olarak, aşinalık olarak bence bizim toplumumuzda ve belki tüm toplumlarda bilmiyorum böyle bir şey var.
Ya erkeklerin her yaptığı fazla iyi gözüküyor.
Kızların yaptıkları da ya bilmiyorum kızların yaptıkları hep sanki olması gerekeni yapmışlar gibi karşılanıyor.
Bu örnekleri tabii ki arttırabiliriz.
Benim şu an aklıma gelenler bunlar.
Erkeklerin de şu tarz problemler yaşadığını biliyorum.
Mesela erkekler de babalarıyla problem yaşıyorlar sanırım.
Başarılı olmak, bir işe girmek, işte işte iyi olmak gibi şeylerde.
Onlarda da sanırım bu başarı konusunda bir baskı oluyor.
Ama benim burada demek istediğim şey İlgi almak aileden başlıyor ya, insanın kendini yeterli görmesi.
İnsanın sevilmek için bir şey yapmak zorunda olmadığını aileden görmesi gerekiyor ya.
Çünkü ailesinde koşullu sevilmemiş olması gerekiyor.
Ailesinde varlığıyla zaten sevilmesi gerekiyor bir kızın veya bir erkeğin, herhangi bir insanın.
Ama benim gözlemlediğim ve geçmişe dönük olarak oturup düşündüğümde bizde kızların hep bir koşullu sevilmeye bağlandığını fark ediyorum.
Erkekler sadece varlıklarıyla bile o ailede seviliyor, alkışlanıyor, onaylanıyor.
Ama kızlar fazlasını yaptığında bile sanki zaten yapması gerekiyor ya gibi bakılıyor.
Aile evinde kızların koşulu sevilmeye bağlanması da ilerideki hayatlarında ailelerini hiç fark etmediği sorunlara yol açıyor.
Bakın mesela bir örnek vereceğim.
Biz küçükken anneanneme gitmiştik.
Annemin kardeşleri falan hep beraber gittik.
Kalabalığız. Kardeşim de...
12 yaşında sanırım öyle bir şey.
Çok küçük yani daha. İşte kalabalıkta sofra hazırlanıyor, sofra toplanıyor.
Evde illaki bir şeyler oluyor yapılması gereken.
Annem geldi kardeşime laf etti.
Hiçbir şeye yardım etmiyorsun diye.
Kardeşim de sinir oldu. Evi terk etti.
Evi terk etti dediğim arka sokağa gitti sinirli.
Dışarı çıkıp ama gece vaktiydi.
Yani o yaştaki bir çocuk için büyük bir şeydi.
Ama orada tepki vermesi şu an düşündü.
Baktığımda hoşuma gidiyor.
Yani ansi bir davranış.
Ben de 15 yaşındayım. Ben sokakta gittim.
Kardeşimi arıyorum. Bakıyorum falan nerede diyor.
Sonra onu buldum. Eve getirmeye çalışıyorum.
O da diyor gelmeyeceğim. Ne yapacaksa gecenin köründe o yaşta sokakta bilmediği bir şehirde.
Neyse sonra biz öğrendik ki meğer anneannem laf etmiş.
İşte benim kardeşim hiçbir şeye yardım etmiyor diye.
Ya bunu sizin aklınız alıyor mu?
12 yaşındaki bir çocuktan ne bekliyorsunuz?
O sofrayı toplamasını mı?
O sofrayı kaldırmasını mı? Bulaşık yıkamasını mı?
Evi süpürmesini mi?
Ya ne bekliyorsunuz ya?
Şimdi bakıyorum ama 12 yaşındaki erkek kuzenim şu bardağı alıp şuradan şuraya kaldırsın.
Etrafındaki insanlar vay Selim yardım ediyorsun sen annene falan yapıyorlar.
Bu aile içinde erkek çocuklarına ve kız çocuklarına yükletilen şeylerin bu kadar farklı olması ya bence çok büyük bir adaletsizlik.
Bu beni çok sinir ediyor.
Kızların varlığı ev işlerine yardım etmesi, onu bunu yapması üzerinden tanımlandığı için küçücük çocuğun yardım etmemesi bile göze batıyor yani.
Bakın tekrar söylüyorum şunu biliyorum erkeklerin üzerinde de bir başarı şeyi var.
Atıyorum o 12 yaşındaki erkek kuzenim de her yaz gidip babasının yanında çalışıyor.
tatil yapmak yerine çocuk her yaz dükkanda çalışıyor.
Ama buradaki bence fark şu.
Sevgi aileden, evden başladığı için dışarı işlerindeki olaylarla ev içinde yaşanan olayların kişilerde bıraktığı etkiler farklı.
Ya şunu demek istiyorum. Siz aile içinde koşullu sevilen bir kız çocuğuysanız bu sizin ileriki hayatınızda sevgiyi hep dışarıdan arayıp Dışarıda boyun eğilmemesi gereken şeylere boyun
eğmenize sebebiyet veriyor.
Veya kendinizde bir kusur bulmanıza, devamlı sevilmek için bir şeyler yapmanız gerektiğine sebebiyet veriyor.
Erkeklerin yaşadığı diğer şey dışarı işlerinde, iş hayatında olan beklentiler de onların başarıyla ve belki de özgüvenle ilgili olan konularda sorun yaşamasına...
sebebiyet verir. Ama temelde asıl olan nedir?
Sevgiyle ilgili konuların halledilmesidir ya ben bu yüzden erkeklerin sevilmekle sevmekle ilgili bir problem yaşamadıklarını düşünüyorum.
Onlar da tamam iş hayatında yaşar, özgüvensizlik yaşar, başarı kaygıları çeker ama ne olursa olsun her insanın hayatında temel yapı taşı sevgiyle ilgili olduğu için bence kızların çekirdekten
bu şekilde yetişmesi ilişkilerini çok fazla etkiliyor.
Ama tekrar söylüyorum bu benim yaptığım sadece bir gözlem.
Belki de çok yanlış bir yerden bakıyorum.
Eğer öyleyse de lütfen söyleyin.
Sadece bu kitabı okurken bunları düşündüm.
Ya Adelaide'de koşulu sevilmiş ailesinde veya ailesi tarafından mesela hep şuna inandırılmış annesi tarafından.
Sevgi her şeydir ve sevgi karşılıksızdır.
Sen bir insana karşılıksız sevgi vermelisin, karşılık beklememelisin.
Ailesinden bunu duyarak büyüdüğü için Adelaide'de hayatındaki erkeğe o ne yaparsa yapsın, sevgi karşılıksızdır inancıyla tüm benliğini veriyor.
Tüm sevgisini ona empoze ediyor.
Öbür taraftan da şuna geleceğim.
Kızların, kız çocuklarının bu ailede büyürken yaşadığı sıkıntılar onların bir yandan hep bir kurtarıcı aramasına...
sebep oluyor. Yani hem bu ailede büyürken yaşanan sıkıntılar, evin içindeki sıkıntılar hem de bize küçüklüğümüzden beri anlatılan masallar, izlediğimiz diziler, çizgi filmler, filmler hepsinden dolayı
biz bir gün kurtarıcı bir prensin, bir erkeğin bizi gelip oradan alacağına ve çok güzel bir hayat yaşatacağına inanıyoruz.
Bunu bekleyerek büyüyoruz.
Adelaide'de hatta biten çocuk görüyor dışarıda.
Bir tane etkinlikte. Çocuk o kadar yakışıklı ki.
Çocuğa gidip şey diyor. Disney prensine benziyorsun.
Çocuğu böyle bir şey yapıyor.
İlahlaştırıyor falan. Demek ki evrensel bir şey.
Her kızda olan bir şey.
Tabii ki filmlerin dizilerinde etkisi çok fazla.
Bu romantik filmleri izleyerek büyüdüğümüz için.
Ama ben evde değer verilmeyen şekilde büyüyen kız çocuklarının hep o ilgiyi, o değer ihtiyacını, o sevgiyi büyüyüp evlenip bulacağına inandığını düşünüyorum.
Bu çok tehlikeli yani ve bu çok üzücü gerçekten.
Şimdi size bir kitaptan daha bahsedeceğim.
Bunu daha önceki bölümlerde önermiştim.
Hayatı yeniden keşfedin.
Ya bu kitabı bakın psikoloğa gidemiyorsanız bu kitabı lütfen okuyun.
Adı çok balon bir kişisel gelişim kitabı gibi biliyorum ama kesinlikle öyle değil.
Benim okuduğum en iyi psikolojik kitap sanırım.
Bu kitap şemalardan bahsediyor.
Psikolojide şemalar, şema terapi belki duymuşsunuzdur.
Bakın diyor ki şema terapi yaklaşımı sizde şemalarınıza göre ne tip ilişkiler kurmanızın sağlıklı olduğu, hangilerinden kaçınmanız gerektiğini gösterir.
Her zaman çocukken içinde yaşadığımız ailemizden bir dramayı canlandırıyoruzdur.
Acı verse bile rahat ve tanıdıktır bazı hisler.
Bizim büyürken edindiğimiz şemaları fark etmemizi sağlayan bir kitap.
İçinde okurken hem örnekler var hem puanlama yaparak sizde hangi şemaların olduğuna dair bir kanı oluşturabiliyorsunuz.
Tabii ki kesin bir şey değil.
Sonuçta terapi değil bu ama.
İki tane terapistin yazdığı bir kitap.
Mesela şemalara örnek vermem gerekirse şöyle.
Sürekli size soğuk davranan kişilerle mi ilişkiler yaşıyorsunuz?
Veya başka bir şema, aslında bir şekilde kusurlu olduğunuzu ve sizi gerçekten tanıyan birinin sizi sevip kabullenmesinin olasılıklı olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Başka bir şema, başkalarının ihtiyaçlarını kendinizdinkilerden önde mi tutuyorsunuz?
Bir diğeri, başınıza korkunç bir şey geleceğinden, basit bir boğaz ağrısının bile ciddi bir hastalığın belirtisi olabileceğinden mi korkuyorsunuz?
Bunların hepsi şemaların belirtileri gibi düşünün.
İçinde daha detaylı anlatımlar var.
İşte terk edilme şeması var.
Kuşkuculuk şeması var.
bağımlılık şeması var, başarısızlık şeması var.
Birkaç tane şema var böyle, 8 tane falan.
Onlarla ilgili kitapta.
Ya bu kitap en azından bir şeylerin farkına varmasını sağlıyor insanın.
Ya insanın kendisini tanıması, kendi inanç kalıplarını.
kurduğu ilişkilerde, kurduğu her türlü ilişkide o kadar önemli ki farkındalık ya bir şey yaparken veya karşı taraf bize bir şey yaptığında tamam bende şu var o yüzden ben bunu yaşıyorum deyip orada bir olaya
kapılmak yerine bir durup bir fark edip ben bunun için ne yapabilirim diye düşünmeyi sağlıyor.
Bu kitabı o yüzden kesinlikle öneriyorum.
Mesela Adelaide'de de kitaptaki karakterde de kusurluk şeması var.
Devamlı kendisini Sevilmeme sebebini, yani çocukla ilişkisinde çocuğun ona eksik ilgi gösterme sebebini hep kendisinde buluyor.
Ben şöyle olsaydım beni severdi.
Beni daha çok severdi. Ben şunun gibi olsaydım bana değer verirdi.
Benle daha fazla ilgilenirdi.
Devamlı kendisinde sorun buluyor.
Kendisinde bir kusur buluyor.
Bu da onun aileden gelen bir kusurluk şeması olduğunu düşündürtüyor bana.
Kitap boyunca kıza şunu söylemek istedim.
Lütfen terapiye git.
Lütfen terapiye git ve bir şeyleri fark et.
Belki şunu duymuşsunuzdur.
Profilontal korteks diye bir şey var.
Bizim beynimizin aslında yönetici merkezi gibi düşünün bunu.
Bildiğim kadarıyla aktarıyorum.
Bu bizim karar vermemizi ve planlamamızı, dürtüsel hareket etmemizi, sosyal davranışlarımızı, problem çözme becerimizi yöneten merkez diyebiliyorum ben.
Ve burası ortalama 25 yaşında olgunlaşıyormuş.
25 yaşına kadar aslında...
Bizim hayatımızla ilgili riskleri tartmamız, uzun vadeli sonuçları öngörebilmemiz, dürtüleri konsol edebilmemiz biraz daha zor oluyor bu yüzden.
Ama bu profronter korteks tamamlandıktan sonra ki genelde 25'ten sonra bunlar konusunda daha iyi bir şekilde ilerliyoruz.
Bu ilişkilerde yaşadığımız sıkıntılar, iş hayatında yaşadığımız sıkıntılar da bence bu yüzden.
25'ten sonra sanırım biraz daha yoluna girmeye başlıyor.
Bana sorarsanız bu 27 oldu benim için ama tabii ki herkesin yolu farklı.
Bunu da düşündüğümde şu anki aklımla baktığımda diyorum ki 25 yaşına kadar genel olarak insanlar sanırım ciddi bir ilişki yapmamalı.
Önce kendini geliştirmeli, terapiye gitmeli, kendini tanımalı, nasıl sevildiğini bilmeli, nasıl döngüleri olduğunu fark etmeli.
Bunları önce iyileştirmeli, öyle yoluna devam etmeli gibi geliyor bana.
Ya tabii ki şimdi bunu izlerken işte ya ne abartıyorsun, hayat öyle bir şey değil.
Normal biz 22 yaşında tanıştık, 20 yaşında tanıştık, çok güzel bir işimiz var diyenler de olacaktır.
Bunu diyorsanız şanslısınız abi.
Yani bunu diyorsanız siz şu an anlattıklarımı anlamıyorsanız zaten tamam güzel bir şekilde, normal bir şekilde, ortalama bir şekilde büyüyüp gitmişsinizdir.
Ve hayatta böyle dertleriniz, böyle sıkıntılarınız olmamıştır.
Ama lütfen...
Anlamadığınız konuda çok abartıyorsun falan gibi yorumlar yapmayın.
Buna geçen bölümde bahsettiğim gibi sınanmamışlığın kibri diyoruz.
Kendi yaşamadığınız bir şeyi siz yaşamadınız diye başka insanların önemsemesini garip bulmayın.
Hayatın kime ne göstereceği belli olmaz.
Siz yaşamamış olabilirsiniz ama belki sizin çocuğunuz yaşar.
Bir şey olur. Hani anladınız mı?
Anlamıyorsanız şanslısınızdır.
Geçin yani. Ama anlayanlar için söylüyorum zaten bunu.
Önce kendi şemalarınızın farkına varın.
Ya önce... Kendinizi tanıyın.
Bağlanma stilinizi bilin mesela.
Bu kaçıngan bağlanma, kaygılı bağlanma, güvenli bağlanma o kadar önemli ki.
Mesela kitapta Adelaide ne yapıyor?
Kendisi kaygılı bağlandığı için.
Ya beni terk ederse diye korktuğu için çocuğun yakasına yapışmaya çalışıyor.
Ona kendisini sevdirmeye çalışıyor.
Azıcık geç mesaj gelsin.
Gözü devamlı böyle telefonda hiçbir işini yapamaz bir hale geliyor.
Sürekli ilgi istiyor, onay istiyor, böyle ihtiyaçları var.
Kendisini devamlı karşı tarafa göre ayarlıyor.
Buna kaygılı bağlanma deniliyor.
Bunun sebebi de küçükken bakım veren kişinin bir ilgili bir ilgisiz olması, bir yaklaşıp bir uzaklaşması, stabil bir şekilde sevgisini vermesi değil de ben şu an buradayım ama...
hemen gidebilirim gibi bir yerden sevgisini vermesi kaygılı bağlanmanın temel unsuru diye geçiyor.
Çocuk Rory'de kaçıngan bağlanıyor.
İlişkideki yakınlık artınca onun hemen geri çekilesi, hemen bir kaçası geliyor.
Sorunları konuşmuyor, kaçıyor, susuyor.
Yok sayıyor. İlişkide böyle biraz boğuluyormuş gibi hissediyor.
Bu kaçıngan bağlanmanın sebebi de çocuğun ağlama, abartma, kendi kendine hallet şeklinde büyütülmesi, duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması, küçümsenmesi gibi şeyler aslında temelde.
Bu ikisi de tabii ki birbirlerini buluyorlar.
Sanırım kaygılı bağlanan bir insanın başına gelebilecek en kötü şey kaçıngan bağlanan bir insan.
Yani kaygılı bağlanan insan bunun farkında değilse, kaçıngan bağlanana öyle bir tutuluyor ve ona öyle bir yapışıyor.
Onu kazanmayı o kadar istiyor ki kaçıngan bağlanan da zaten daha da fazla kaçmaya eğilimli bir hale geliyor.
İlişki gittikçe toksikleşiyor.
Gittikçe saçma sapan bir hal alıyor.
Kitapta da bunu okuyoruz. O yüzden Adelaide'a çok kızıyoruz.
Onun yaptıklarına. Bunu yaptın, bunu niye kabul ettin diye tepkiler veriyoruz.
Dediğim gibi ben Rory'e kızmıyorum.
Rory zaten böyle bir insan.
Rory zaten en baştan beri...
Hiçbir zaman Eda Laydı kandırmadı.
Yani mesela yıllar önce böyle bir duruma şahit olmuştum.
Bir arkadaşımın hayatında aslında aynı böyle bir ilişkidi biliyor musunuz?
Kaygılı bağlanan bir arkadaşımla kaçıngan bağlanan bir çocuk.
Bunların arasında da böyle devamlı gel gitli bir ilişki vardı.
Kız devamlı çocuğu suçluyordu.
İşte böyle yaptı, şöyle yaptı.
Gelmedi, gitmedi, yanımda değildi falan diyordu.
Ben de bir gün artık dayanamadığımı söyledim.
Ya dedim. Ben ona kızmıyorum.
Onun hiçbir suçu yok. Çünkü o sana hiçbir zaman bu vaatte bulunmadı.
O sana hiçbir zaman bak ben hep yanındayım işte bizim bir ilişkimiz var, bizim çok güzel bir ilişkimiz var diye vaatlerde bulunmadı.
O sana her zaman zaten bir ilişki istemediğini, bunun içine var olmak istemediğini söyledi.
Sadece gelmek istediğinde sana yazdı.
Gitmek istediğinde bunu da belirtti.
Sen kafanda büyüttün.
Sen bir şeyleri...
olduğundan farklı görmek istedin.
Sen ona kendini sevdirmek istedin.
Yani bunu dedim artık sonunda.
Gerçekten de öyleydi maalesef.
Orada da yani çocuğun suçu yoktu.
Arkadaşımdaydı suç. O bir türlü bunu görmek istemiyordu.
Bence burada şu çok tehlikeli oluyor.
Bazı insanların kafalarında idealize ettikleri bir şey oluyor.
Onu o kişiye yapıştırmaya çalışıyorlar.
Diyorlar ki hayır işte o beni şöyle sevecek, böyle sevecek, şunu yaptı bak.
İşte küçücük şeylere tutunuyorlar.
Ya siz çok daha fazlasını hak ediyorsunuz.
Siz ilgi kırıntısıyla beklemeyi hak etmiyorsunuz.
Böyle yaparak dışarıda belki de daha iyi bir şekilde seveceğiniz, çok daha güzel bir ilişki yaşayacağınız insanı kaçırıyorsunuz.
Ve kendinize haksızlık ediyorsunuz.
Hayatınızda tekrarlanan böyle döngüler varsa lütfen dürtüsel hareket etmek yerine oturup bunu psikolojik açıdan ele almaya çalışın.
Ya ben... Neden böyle şeyler yaşıyorum?
Muhtemelen hayatınızda bu bir döngüdür.
Muhtemelen hayatınızda daha önce de aynı ilişki kalıplarında bir ilişki yaşamışsınızdır.
Daha önce de birisine kendinizi sevdirmeye çalışmışsınızdır.
Daha önce de birisinden günlerce mesaj beklemişsinizdir, arama beklemişsinizdir.
O gelen bir aramayla havalara uçup ondan sonra beş gün gelmeyen mesajla da yerle bir olmuşsunuzdur.
Lütfen bunları fark edin.
Kendinize odaklanın.
Yani karşı taraftan çok kendinize odaklanın.
Mesela... Bu kitapta Adelaide önce kendisine odaklansa aslında şunu görecek.
Rorya onun aradığı erkek değil.
Mesela ben aylık acısını atlatmada da bu düşüncenin çok doğru bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum.
Ya bir bak karşındakine bak tamam bak istersen 10 yıldır birlikte ol tamam mı?
Çok güzel şeyler yaşamış olabilirsin, güzel şeyler paylaşmışsındır, sevmişsindir, sevilmişsindir.
Ama günün sonunda o insanın özelliklerine bir bak.
Yani bu insanın özellikleri benim hayatta istediğim...
Partnerin özellikleri mi?
Bu insan bana istediğim hayatı yaşamakta katkı sunabilir mi?
Ben bu insanla bir ömür geçirir miyim?
Her şartta geçirir miyim?
Ve bunu sadece onu sevdiğim için değil, onun sahip olduğu niteliklerden dolayı yapar mıyım?
Veya onun bana sunduğu güzel hislerden dolayı yapar mıyım?
Çünkü genelde çok aşık olmak...
Travmatik bir eşleşme ya, birden çok aşık olan insanlar, birden birbirlerine çok yükselen, çok düşen insanların aslında travmatik olarak birbirlerine çektiklerini söylerler.
O insanlar birbirlerinde bazı travmaları tetikliyordur ve o yüzden birbirlerinin karşısına çıkmışlardır.
Ders alınana kadar devam eder diye bir söz var ya, hayat aslında karşısına...
O insanın o travmalarını çözmesi için tekrar aynı tetikleyici unsurları çıkartıyor ki hani bu sefer çöz, bu sefer bu konuyu burada paketle ve kendi içinde iyileşmeye başla.
Ama ne oluyor? Genelde bu kadar çok aşık olan insanlar toksik bir bağlanma yaşıyor.
Birbirlerini daha da dibe çökertiyor.
Bunların hepsi de farkında olmamaktan kaynaklanıyor.
Ya bu yüzden farkındalık...
Bu yüzden kendini tanımak, kendi psikolojisini iyileştirmek o kadar önemli ki.
Bir insanın kendi psikolojisini iyileştirmeden sağlıklı bir ilişki kurma ihtimali çok düşük.
Tabii şöyle bir şey de var. Bence o insanlar çok şanslı.
Birbirleriyle iyileşen insanlar var.
Birbirleriyle farkında bile olmadan kendilerini daha iyi bir versiyonuna getiren, kendi yaralarını birlikte kurduğu ilişki sayesinde iyileştiren insanlar var.
Onlar benim açıkçası en özendiğim insan tipi.
En özendiğim ilişki tipi.
Bilmiyorum bu yaştan sonra olur mu?
Muhtemelen bu insanlar bence 20-30 yaş arasında falan tanışıyor.
Ve birbirlerine çok kötü gelmek yerine gerçekten bilinçsiz bir şekilde birbirlerini iyileştirerek güzel bir ilişki kurabiliyorlar.
Onlar şanslı. Şey diyecektim.
Mesela Adalight burada hiç şuna bakmıyor.
Rory bana ne verebilir?
Rory bana istediğim aileyi kurmakta...
Yardımcı olabilir mi veya müşterek bir şekilde biz beraber bu aileyi kurabilir miyiz?
Bizim zevklerimiz aynı mı?
Bizim düşüncelerimiz aynı mı?
Hayata bakışımız aynı mı?
Bunların hiçbirini göz önünde bulundurmuyor.
Sadece Rory'i seviyor ve buna odaklı bir şekilde yaşıyor.
Yani seviyor ve bir gün Rory'nin de onu sevme ihtimaline tutunuyor.
Bu hayaller, bu umutlar içinde günlerini, aylarını, yıllarını geçiriyor.
Sonunda ne oluyor böyle şeyler biliyor musunuz?
Zamanında siz bir şey bırakmadığınızda...
Hayat size çok daha acı bir şekilde o şeyi bırakmanız için bir sebep veriyor.
Siz kendi iradenizle bir şeyleri yapamadığınızda, oradan gidemediğinizde hayat size diyor ki tamam ben sana bu kadar şans verdim.
Sen madem bunu kendi iradenle, kendi gücünle yapamıyorsun ben sana böyle bir sebep sunuyorum.
Ve o sebep her zaman çok daha acıtıcı bir sebep oluyor.
O sebebi geçemezseniz başka bir sebep geliyor.
O daha da acıtıcı bir sebep oluyor.
Bunu illa hayatınızda tecrübe etmişsinizdir.
Tek ilişkilerde değil tabii ki ya her şeyde böyle.
Arkadaşlık ilişkisinde de böyle, iş ilişkisinde de böyle bir yerden taşınmak bile olabilir bu.
Yani bazen görmek istemediğimiz şeyler oluyor.
Israrla direndiğimiz, oldurmaya çalıştığımız şeyler oluyor.
Ve hayat her seferinde bizim gitmemiz gereken yerden gitmemiz için bize zorlayıcı bir tecrübe sunuyor.
Ya ben buna inanıyorum, bunu görüyorum, bunu gözlemliyorum.
Ve söylenen bir şey zaten.
İşte Adelaide'de de bu yüzden çok kızdım.
O kadar imkanın içinde, o kadar bilinçli bireylerin içinde bir türlü terapiye falan başlayamadı.
Kendisini geliştirmeye başlayamadı.
Sadece sevdiği şeye tutundu.
Bakın sevmek gerçekten çok önemli bir şey.
Bir insanı sevebilmek bile önemli bir şey.
Mesela ben bazen düşünüyorum birinden hoşlanmak bile artık zor geliyor.
Hani hoşlanıp o insanın...
Benden hoşlanmamasına bile okey oluyorum bazen.
Çünkü insan kendisinin insan olduğu duyguları tekrar hissetmeyi özlüyor.
Buna çok katılıyorum.
Ama sevmek her şey değil arkadaşlar.
Sevmekten daha önemli olan şey karşılıklı birbirine emek vermek.
Bir insana kıymet vermek.
Onun davranışlarına bakmak, yorumlamak, hafızaya atmak.
Yeri geldiğinde ona bazı incelikler yapmak.
Ona nazik olmak.
Birbirinin hayatını kolaylaştırmak, ortak değerlere sahip olmak, ortak bir şekilde bir hayat inşa etmeye çalışmak.
Bunlar zaten sevgiyi de bence beraberinde büyütüyor.
Uzun yıllar süren evliliklerin sırrı muhtemelen böyle bir şey.
Yani insanlar yıllar geçtikçe birbirlerine birlikte inşa ettikleri şeylerden dolayı daha çok bağlanıyorlar.
Sağlıklı olan bu gibi gözüküyor.
Yani sağlıklı olan en baştan bir insana delice aşık olmak ve onun için her şeyi yapacak.
Duruma gelmek değil. Dediğim gibi bunun çoğu zaman bir travmatik bağlanma olduğu söyleniyor.
Bunları anlayabilmek için de tabii ki önce insanın kendini anlaması gerekiyor.
Yani kendi içindeki olan biteni bir anlamlandırması gerekiyor ki böyle şeylere düşmesin.
Bu kitabı okumanızı öneriyorum.
Şöyle öneriyorum ama yani bu böyle edebi olarak müthiş yazılmış bir metin değil.
Aksine çok düz ve çok basit yazılmış bir metin.
Sadece dediğim gibi o içindeki...
Duyguları görmek, Adelaide'ın hareketlerini, kalkıştığı işleri görmek beni düşündürdü.
Kendi geçmişime dair de böyle baya düşüncelere daldım.
Çünkü hepimizin yaptığı hataları yapıyor Adelaide aslında.
Ve ben biraz kitabı okurken Adelaide'den ziyade kendime kızdım.
Kendi eskiden bilinçsiz olan halime kızdım.
Bir yandan da tabii ki Adelaide'e sarılmak istediğim gibi kendi o halime de sarılmak istedim.
Açıkçası şu an o yollardan geçtiğim, o yollardan güzel bir şekilde geçtiğim için, farkındalık dolu bir şekilde geçtiğim için mutluyum.
Bir şeyleri çözebildiğimi hissediyorum.
Sanırım bu da artık büyümenin de değil, olgunlaşmanın bir adımı.
Size de bugün bunu anlatmak istedim ki eğer bu hareketleri gördüğünüzde, bu kitabı okuduğunuzda Çocuğa kızıyorsanız, Rory'e kızıyorsanız, işte bunları yapan tarafa kızıyorsanız aslında
kızmanız gereken kişi o değil.
Eğer bir insan size büyük vaatlerde bulunup, büyük sözler verip yok oluyorsa tabii ki ona kızın.
Tabii ki ona sinirlenin.
Ama bir insan aslında en baştan beri niyetini açık bir şekilde gösteriyorsa...
Aslında zaten hiçbir zaman tam olarak orada değilse ama siz onu orada görmek istediğiniz için sürekli oraya bakıyorsanız orada kızmanız gereken kişi maalesef karşı taraf değil.
Orada fark etmeniz gereken bir şeyler var ve hayat size bunun için o insanı gönderdi.
Sanki ne konuşsam eksik konuşmuşum gibi hissediyorum ya sanki kafamdaki düşünceleri yeterince toparlayamamışım, yeterince içimi dökememişim gibi hissediyorum.
Bu konu çok derin bir konu bence.
Umarım haddimi aşan bir yorum yapmamışımdır ki yapmamaya dikkat ettim.
Tekrar söylüyorum bunlar sadece benim bir arkadaş gözüyle düşünün, bir insan gözüyle yorumladığım şeyler.
Sizin yorumlarınızı da aynı şekilde merak ediyorum.
Psikologlar varsa lütfen onlar özellikle yorum yapsınlar.
Gerçekten bu konuların psikolojik olarak...
açılımını da merak ediyorum.
Bilmiyorum ben genel olarak böyle şeylere meraklı bir insanım.
İnsan ilişkilerine, iç dünyamıza, yaşadıklarımızı anlamlandırmaya.
Bu yüzden de bunları sık sık düşünüyorum.
Böyle bir kitap görmüşken de okumuşken de sizle de paylaşmak istedim.
Umarım bölümü sevmişsinizdir.
Sevdiyseniz ve YouTube'dan izlediyseniz abone olup beğenip yorum yazmayı unutmayın.
Spotify, Apple, PowerApp, Karma nereden dinliyorsanız da lütfen takip etmeyi unutmayın.
Sizi seviyorum. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
