
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde hiçbir şey yapmak istemediğimiz zamanlardan düşünce şeklimizi nasıl değiştirebileceğimize Bilinç Akışı'nda kalıyoruz. 🫂Yeni bölüm her çarşamba&pazar tüm platformlarda!
Kaynakça:
Nihan Kaya-Erteleme
Brianna Wiest-Düşünme Şeklinizi Değiştirecek 101 Deneme
https://youtu.be/ZtYziTcOM-c?si=C1VkcY6CfjLr5cTf
https://youtu.be/ZtYziTcOM-c?si=C1VkcY6CfjLr5cTf
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Hoş geldiniz.
Buyurun şöyle bir sandalye çekeyim mutfak masanızla.
Bugün davlumbaz ışığını yakıyoruz ve...
Böyle çok dipte hissettiğimiz zamanları bu masaya yatırıyoruz.
Hani bir gün uyanmışızdır ve bayağıdır ötelediğimiz, üstünü kapattığımız o derin meselelere artık içinizde hiç yer kalmamıştır.
Elimiz kolumuz kalkmaz, yataktan çıkamayız.
O konuyu kafada büyüte büyüte iyice deşeriz.
Ve çok kötü hissetmeye başlarız.
Bazıları buna direkt depresyon der.
Ben şimdi burada depresyon falan diyemem.
Büyük kelimeler bunlar.
Ama ne diyebilirim? Uzun süreli bir kötü hissetme hali diyebilirim.
Ya da kaybolmuşluk hissi diyebilirim.
İkinci bölümde de kaybolmuşluk hissi olarak tanımlamıştım bu hissi.
Belki tek bir olaydan, belki de anlamlandıramadığımız, henüz keşfedemediğimiz bir sebepten.
Bazen sadece regle öncesi duygusallıktan sürüklendiğimiz, hayat enerjimizin tamamen tükendiği zamanlar.
Bence bu his hayatta ilk kez yaşandığında içinden çıkılmaz bir hal oluyor.
Birden her şey böyle hep kalacak, bu ruh hali hiç değişmeyecek sanıyoruz.
O kaybolmuşluk hissinin bugüne ait değil de tüm hayatımıza ait olduğunu, artık hiçbir şeyin düzelmeyeceğini düşünüyoruz.
Bu bizim iyice paniklememize ve iyice kötü hissetmemize sebep oluyor.
Ama biz bugün daha çok bu hissin tanıdık olduğu ve böyle ara ara vurduğu dönemlerden konuşacağız.
Teoman bu dönemleri potansiyel ziyanı olarak tanımlıyordu bir röportajında ve ben buna bayıldım.
Depresif hissettiğimiz anlarda potansiyelimizi kullanamadığımız için potansiyelimizin ziyan olduğunu söylüyordu.
Ve bence Türkçe'ye kazandırdığı muhteşem bir deyiş olarak TDK'ya falan kaydedilmeli.
Gerçekten de böyle zamanlarda potansiyelimizi sonuna kadar ziyan ediyoruz.
Kendimize o kadar haksızlık ediyoruz ki yapabildiklerimizi, başarabildiklerimizi, geçtiğimiz yolları, her şeyi birden unutuyoruz.
Ve aslında günlük hayatta çok kolay bir şekilde yapabildiğimiz şeyleri de birden belki yapmamaya başlıyoruz.
Hiçbir şey üretmemeye başlıyoruz.
Aslında Teoman'ın orada potansiyel ziyandan kastı da bu.
İçimizdeki o potansiyeli tamamen ziyan ettiğimiz dönemler.
Birden her şey imkansız ve her yaptığımız şey yetersiz geliyor.
Kendimizi yargılamaya başlıyoruz.
Kendimizi eleştirmeye başlıyoruz.
Ve bunu çok sert bir şekilde yapıyoruz.
Ben de 30 yaşıma yaklaşırken bu hissi birden çok kez yaşadım.
Ve yaşamaya da devam ediyorum.
Geçen sefer en son yaşadıktan sonra zaten böyle kafamla biraz toparladım ve bu bölüm o şekilde oluştu.
Çünkü şunu fark ettim.
Artık bu eleştirme, yargılama, yıkma durumlarını olabildiğince yapmamaya çalışıyorum.
Önce sadece duruyorum.
Gerçekten böyle dümdüz duruyorum.
Ağlayabiliyorsam ağlıyorum.
Çok iyi geliyor. O duygu yoğunluğunu bir seyretmeye çalışıyorum.
Sonra mümkünse o gün ve belki diğer günler işlerimi tamamen bırakıyorum.
Zaten yapacak halim de olmuyor.
Arkada sonsuz bir Avrupa Yapıkası döngüsü açıyorum.
bir şekilde beni daha iyi hissetmemi sağlıyor.
Buna da birkaç yıl önce yurt dışında olduğum ve böyle geceleri çok yalnız hissettiğim zamanlarda başlamıştım.
Ve iyileştirici gücü karşısında şok olmuştum.
İyileştirici derken hani daha iyi hissettiren, anlık olarak insanın daha dibe inmesini engelleyen bir gücü var.
Muhtemelen hafızada bir yerde çocukken mutlu olduğumuz o akşamları hatırlatıyor.
Beyin kendini güvende mi hissediyor artık nedir bilmiyorum.
Uzmanlar bu durumun bilimsel bir açıklamasını yapabilir mi acilen?
Çünkü geçen... Instagram'a bir tane reel sattım bununla ilgili.
Ve binlerce insanın aynı şeyi yaşadığını gördüm.
Şok oldum. Biri şey yazmış.
Keşke Sütçüoğlu apartmana girebilsek.
Sonra düşündüm.
Yapay zeka ile yapsalar bunu.
Kötü hissediyorsun mesela.
Tak gözlüğü. Gir Avrupa yakası evrenine.
Apartmanda dolaş.
Makbuleyle sarma sar.
Ne bileyim gafurla dans et ya kafaları yersin.
Yapay zekadan benim alabileceğim maksimum verim budur.
Bir de anneannemi Mekke'ye falan gönderebilirim anca.
Neyse. Avrupa yakasının iyi gelen haliyle ilgili açıklama bekliyoruz o zamanlar.
Diyerek diğer yaptığım şey olan ağlamak için gittiğim parktan bahsetmek isterim biraz.
Bizim sokakta iki tane park var.
Biri benim ağlamak için gittiğim park.
Diğeri podcast dinlemek için gittiğim park.
Neye göre seçtim bilmiyorum. Ama çoğu insanın kötü hissedince parktaki banka veya salıncağa oturmayı sevdiğini biliyorum.
Kulaklığımı alıp dışarı çıkacak gücü bulduğumda gece parka gidip saatlerce müzik dinleyip yere bakarak sallanıyorum veya yürüyorum.
Ya şey deseler mesela 3 ay sonra düğünün var şu gelinlik için şu kadar kilo vermen lazım deseler yürüyemeyeceğim kadar çok yürüyorum bazen.
Çünkü beynimin içinde o kadar kayboluyorum ki yürürken.
Fiziksel olarak ne yaptığımın farkında değilim.
Ne yorgunluk, ne açlık, ne susuzluk sırf beyin ve kalpteyim o sırada.
Böyle Beylikdüzü'nden Söğüt Çeşme'ye yürüme yolu olsa oradan yürüyeceğim yani o derece.
Eko, bir el atsam bu duruma.
Metrobüs yolunun yanına böyle aynı hizada dar bir yürüme parkuru.
Sadece gece kafası bozulanların gelip yürüyebileceği bir yol.
Of, dream gerçekten.
Gece kafası bozulanlar deyince şey de var.
Araba sürmeye çıkmak, arabaya binmek ve müzik açıp öyle sahilden 50 ile 60 ile sağ şeritten dümdüz gitmek.
O kadar iyi geliyor ki ve şunu fark ediyorum başka insanlar da oluyor sağ şeritte böyle çok yavaş giden.
Onların da kafası bozuk oluyor herhalde.
Kafayı toplama sürüşüne çıkmışız hepimiz.
Yakıt tüketimini böyle mükemmel bir seviyeye düşürerek eve döneceğiz birazdan.
Neyse bazen de bunların hiçbirini yapmıyorum.
Sadece ve sadece yatakta uzanıyorum ve kendimi uyutuyorum.
Böyle dönemlerde yatakta yatmayı istememiz hepimizle ortak bir şey ya.
Bunun psikolojik bir...
Şeyi varmış. Açıklaması varmış.
Yatakla yastığın şefkat ve sarıp sarmalanmayı temsil etmesiymiş.
Bunun sebebi psikolojik olarak.
Nihan Kaya Erteleme diye bir kitabı var.
Çok güzel bir kitap bu arada. Nihan Kaya'nın Erteleme kitabında böyle açıklıyor bu durumu.
Mesela C'nin pozisyonda geçmemiz de bedenimizin, kalbimizi, hayati organlarımızı koruma içgüdüsüymüş.
kendimize o duygusal şiddetten sakınmak için bir ön koruma olarak Jen'in pozisyonunu alıyormuşuz.
Yani istemsizce. Neyse sebebi her neyse.
Kendini uyutmak ve yataktan çıkmamak da bazen çok iyi geliyor.
Ya ben şey istiyorum ama ya bazen.
Pause tuşuna basıp böyle bir iki gün kendimi dondurabilmek istiyorum ya.
Hayatımız boyunca bunu en azından birkaç kez kullanabileceğimiz bir hakkımız olmalıydı bence.
Ama iyi yanından bakarsak zamanınız saatlere bölünmüş olması müthiş bir şey.
Yani saatlere ve günlere bizim günün sonunda uyuyor olmamız 24 saatin bir güne olması ve bizim günün sonunda uyuyor olmamız sonra diğer güne geçiyor olmamız müthiş bir sistem.
Düşünsene ayda, ay sonunda uyuyorsun.
O zaman aşırı korkunç olurdu.
En azından her gün yeniden uyanmak insanı günden güne daha iyi bir ruh halini taşıyabiliyor.
Bir de son olarak yataktan çıkabildiğimde yaptığım şeylerden biri de içimde bazı hisler uyandıracak bir şeyler okumak, izlemek.
Yani böyle aslında sanatsal şeyler.
Çünkü bunlar sanki içimdeki hisleri harekete geçirdiğinde böyle kendi kendime yapamadığım bir şeyi dışarıdan bir müdahaleyle yaptırıyor gibiyim.
Sanki o derin yere dokundurtuyor gibiyim.
Duygusal bir haz veriyor.
Sanat her zaman böyledir zaten de.
Artık çağımızda bir tweet okumak bile olabiliyor.
Bazen şey yapıyorum ya.
Kumru Telaş'ı okuyorum sadece.
Kumru Telaş'ın eski tweetleri.
Of. Okuyorum kanırtıyorum böyle.
Çok içli şiirler okuyup da içimdeki o hissi damıtıyormuşum gibi.
İnanılmaz bir rahatlama veriyor.
Mesela şey vardı.
Mahvedilmiş güzelliğin ve kalan gücünle oradasın.
Aga be. Ya müthiş bir tweet.
Peki biz neden böyle hissediyoruz?
Bu sorunun cevabı aslında her seferinde değişebilir ki değişiyor da.
Mesela bazen azıcık bir kapı aralığı olsa oradan içeri girerdim.
Ama izin verilmedi hissi geliyor insana.
Bu hisse ben çok kırılıyorum ya.
Ya ben elimden geleni yapardım ama elimden geleni yapmama bile izin verilmedi hissi.
Bambaşka bir kırılganlık boyutu gerçekten.
Eminim çok daha doğru yerlere yönlendiriyordur bizi bu izin verilme iş aslında.
Ama insana kendisi sorgulatıyor.
Hani o kapı aralık bile bırakılmaz mı ya?
Bu kadar sert mi kapanır insanın yüzüne?
Diye falan düşündürtüyor işte.
Genelde yetersiz hissettiriyor.
Bazen de devamlı bir arayışta olmak insanı çok yoruyor.
Ya kaç yıl olmuş işe başlayalım mesela.
Hala ne yapmak istediğimi tam olarak bilmiyorum.
Geçen sefer benim bu sürece girmemek sebep buydu.
Ya da kaç yaşına gelmişim, belki hala sağlıklı, duygusal, kalıcı bir ilişki kuramamışım.
Denemişim ama olmamış.
Bazı şeyleri deneyememişim bile.
Bu his o kadar yorucu ki.
Bu hisin temeli de bence özellikle de ne yapacağının, neyden tatmin olduğunu bulamamanın temelinde yatan şey, Bazı insanlar bir şeyleri deneyimleyerek öğrenmek zorunda
kalıyor. Bazısı bunu seçiyor, evet.
Deneyimleyerek öğrenmeyi seçiyor ama bazısı, bazılarımız deneyerek bulmak zorunda kalıyor.
Çünkü önünde yol gösteren olmuyor, akıl veren olmuyor.
Bizden önce o yoldan geçmiş ve bak buraya girme, buraya girersen şunlar olabilir diye uyaran birisi olmuyor.
O zaman da kendine göre olan yolu bulmak için belki onlarca yol deneyimlemen gerekiyor.
Bu konuda yine Teoman'ın bir röportajı vardı.
Babasının o iki yaşındayken vefat etmesi ve annesinin de kendi halinde yani kadının çok kendiyle ilgilenmesi sebebiyle Teoman kendi kendine var ettiğini, tüm dünyayı kendi kendine algılamaya
çalıştığını ve yol gösteren bir insan olmadığı için karmaşık hissettiğini söylüyordu.
Belki de... Bilmiyorum ama hepimizin bize yol gösteren, tavsiye veren, bir hayat planı çizmemize yardımcı olan birilerine ihtiyacımız vardır.
Kaç yaşına gelmiş Teoman bile hala bu yüzden karmaşık hissediyorsa biz ne yapalım?
Zaten şu da bir mesele.
Hayat aklımızdaki her şeyi deneyimlememize yetecek kadar uzun mu bilmiyorum.
Bizde uygun olanı bulana kadar bazen yıllar geçiyor.
Ve her seferinde yanlış yola sapmak insana bazen çok ağır gelebiliyor.
Bir gün oluyor ve diyorsun ki of yeter ne zaman düzelecek bu.
Neyse bazen de çevremizdeki insanlardan ayrıştığımızı fark ediyoruz.
Sanki nasıl diyeyim böyle hayat zamanlamalarımız değişiyor.
Evlenen, çocuğu olan, yurt dışına taşınan, şehir değiştiren, hayatla ilgili kırılma noktalarını bizden önce yaşayan veya Bizim onlardan önce yaşadığımız insanlarla aramız
aslında bir mesafe giriyor.
Biz hala eskisi gibi yakınız sanıyoruz.
Belki hala aynı ortamdayız ve devamlı görüşüyoruz çünkü.
Halbuki hayatımızın zamanlaması bir...
...denk değil artık.
Bu da insanı yalnızlaştırıyor.
Özellikle de hala aynı ortamdaysan ama yalnızlaştığını hissediyorsan bilmiyorum bu da bence insana bazen kötü hissettiriyor.
Ama benim burada gözlemlediğim şey...
Biz etrafımızdaki insanlar arasında önce depresyona giren, önce büyük duygusal yıkımlar yaşayan kişi sizseniz eğer şey
sanıyorsunuz. O sırada herkesin hayatı yolunda gidiyor ama sizde sorun var.
Böyle bir yanılgıya düşüyorsunuz.
Ama zaman geçip o depresyonun dönüştürücü etkisi yüzeye çıkınca Etrafınızdaki insanların henüz o aşamaya dahi gelmediğini anlıyorsunuz.
Psikolojik olarak doğru mu bu bilmiyorum.
Bilimsel bir şey demeyeceğim ama kendi çıkarım olarak ya deneyimsel olarak anladığım şey önce bunalım yaşayan ve önce depresyona giren insanlar duygusal kırılmalarını daha önce
yaşadıkları için kendi içindeki dönüşüme de daha önce başlamış oluyor.
Burada kötü olan kesinlikle şu oluyor.
Birincisi Depresyondayken arkadaşlarınız henüz o yoldan geçmediği için sizi anlamıyorlar.
Hatta bazen yargılıyorlar.
Anlamlandıramıyorlar, saçma buluyorlar hareketlerinizi.
Kendileri hiç oraya gelmeyecek, hiç bunları yaşamayacak.
Hayatı, insanları, yaşananları sorgulamayacaklar sanıyorlar.
Belki kendi hallerine şükrediyorlar size bakıp bazen bunu da hissedebiliyorsunuz.
Öyle olunca siz iyice böyle sorunsuz da sanıyorsunuz.
Özellikle de bir arkadaş grubuna dahilseniz ya bunca insan böyle bir duygusal bunalım yaşamıyor, ben niye yaşıyorum, sorun bende demek ki falan gibi bir yanılgıya düşüyorsunuz.
Bunun bir yanılgı olduğunu o an anlamanız imkansız tabii ki.
Çünkü üzerinden böyle bayağı zaman geçip de o bunalım sizin lehinize döndüğünde ve o gruptaki diğer insanlar daha yeni yeni o bunalım yoluna girdiğinde ha diyorsunuz
demek onların zamanı.
Henüz gelmemişti ama ben sorun bende sanmışım.
Zamanlamasının farklı olduğunu idrak edebilir.
Bazı insanlar da bunu hiç fark etmeyecek bu arada.
Hani şey dedim ya zamanlama farklı bazısı daha sonra sizden daha sonra bunalıma giriyor diye.
Bazısı hiç fark etmeyecek.
Gelişine yaşayacak sadece.
Bazı şeyleri görmek istemeyecek.
Bazı şeyler üzerine düşünmeyecek.
İlişkisindeki, evliliğindeki her sorunu göz ardı edecek.
Kendisinin asıl ne yapmak istediğini, nasıl bir hayat sürmek istediğini önemsemeyecek.
Belki de bazı insanlara bunları düşünme şansı dahi verilmeyecek.
O ayrı bir konu. Sonra 40-50 yaşlarına gelecekler.
Ben hep böyle hayal ediyorum.
Hani çok farkındalıksız yaşayan insanları.
40-50 yaşlarına gelecekler.
Mutfak masasında böyle bir sigara yakıp...
Her şeyden bıkkın bir halde.
Bu ne biçim hayat ya diye söylenecekler.
Eşine içten içe yıllardır biriktirdiği tüm öfkeyi çocuklarından yani konsol edebildiği insanlardan çıkaracaklar.
Anne babalarımız da bunu görmüşüzdür zaten hepimiz.
Bir yıllar önce bir tweet atmıştı.
Tam olarak hatırlamıyorum ama.
Annem mutsuz olduğunda hep yemek yapardı.
Yıllarca zehir yedik biz gibi bir şey diyordu.
Bu tweetten o kadar etkilenmiştim ki.
Hepimizin annesi yaşadı demek ki aynı şeyleri.
Şey de çok garip mesela kimse aynı evde değil ama her evdeki tepkiler ve anne baba davranışları, kalıpları nasıl hep aynı oluyor?
Buna çok şaşırıyorum. Her neyse annelerimizin gerçekleşmeyen hayaller defterini açmayalım şimdi.
Biz kendimize bakalım.
Başta şey dedim ya bugün bu duygusal bunalınır birden çok yaşamak üzerine konuşacağız diye.
Birden çok kez yaşamak üzerine konuşacağız diye.
Bunu konuşacağız çünkü defalarca yaşamanın bazı avantajları var aslında.
Mesela artık bunun geçici bir durum olduğunu o an yaşarken de biliyoruz.
Ya evet yine kalıcıymış gibi bir yanılgı yaşıyoruz hani ilk an böyle çok duygusallıkla.
Ama biraz kendimizi toparlayınca hayır bu geçici bir durum.
Ve şu an benim buraya yönlendirilmemin, beni derinden uğraştıran bu şeyin aslında benim nereye doğru gitmem gerektiğine dair bir işaret olduğunu kavrayabiliyoruz.
Evet şu an zorlanıyorum ama bu konuda bu kadar çok his yaşıyorsam bu konuda bir şeyler değiştirmem gerekiyor demek ki diye düşünebiliyoruz.
Biraz daha farkındalıklı bir şekilde o süreçten geçebiliyoruz.
Biraz da tevekkül hali aslında, evrene güvenme, hayatın bir yola yönlendirdiğine ve seni daha iyisine hazırladığına inanma hali.
Tabii bilmiyorum inanma hali mi yoksa kendi kandırma hali mi bazen de ama her türlü böyle düşünmek insana iyi geliyor.
Bir de böyle durumlarda kendimizde veya bakış açımızda neyi değiştirmemiz gerektiği üzerine düşünmek maddesel değil de aslında kalıcı bir değişiklik sağlamaya çalışmak iyi
gelebiliyor insana. Mesela geçen bölümlerde anlattım benim bu araba isteme olayım.
Ben araba istiyordum ama araba istiyorum yani.
Hani arabamın madde ve ben onu istiyorum.
Bir türlü olmuyor falan böyle uzun süre sinirliyim, gerginim bu konuda.
Sonra araba istemek üzerine değil de araba isteğimle ilgili eylemlerim üzerine düşünmeye başladım.
Bu isteği yönlendiren, bu isteğin bağlı olduğu benim eylemlerim üzerine düşünmeye başladım.
Kendimiz üzerine çalışmak aslında bu can sıkıcı olaylara karşı kalıcı bir çözüm üretiyor.
Yani demek istediğim şey şu.
Olaylar her zaman değişecek.
Bugün araba almaktır, yarın ev almaktır, diğer gün sevginden ayrılmaktır, boşanmaktır.
Bunların hepsi değişecek ve bizim bunlara canımız sıkılacak ve biz bunlardan dolayı böyle çok kötü hissedeceğiz, yataktan çıkamayacağız.
Ama günün sonuna baktığımızda bunların hepsi maddesel olgular olarak nitelendirebileceğimiz olaylar.
Burada sabit olan şey ne?
Biziz ve bizim tepkilerimiz, bizim bakış açımız, bizim eylemlerimiz.
Biz bunlarda kalıcı değişiklikler yaptığımızda yani kendimizle ilgili şeylerde kalıcı değişiklikler yaptığımızda başımıza can sıkıcı bir olay geldiğinde olay bazında hayırlanmak ve sadece üzülmek yerine ben burada
bakış açımı nasıl değiştirebilirim?
Bakış açımı nereye yönlendirebilirim?
Neyi kaçırıyorum? Veya bu olayda aslında bana ne gösterilmek isteniyor dediğimizde kalıcı olarak kendimize bir bakış açısı sağlamış oluyoruz.
Tabii önce bu cevapları bulmamız gerekiyor.
Bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor.
Olaylar değiştiğinde de sorun eskisi kadar büyük olmuyor.
Çünkü artık hayata dair bizim bir bakış açımız var ve o bakış açısı bizi kurtarabiliyor.
Düşünme şeklinizi değiştirecek 101 deneme diye bir kitap var.
Çok güzel. Orada da aynen şöyle diyordu.
Benlik algınızı maddi olmayan ve sığ olmayan şeylerle yeniden şekillendirmeye çalışın.
Mesela çekici ve başarılı biri olmayı istemek yerine dayanıklı, yeni tecrübeleri aç, başkalarının sevme becerisine sahip bir insan olmayı isteyin diyor.
Aslında tam olarak benim demek istediğim şey de bu.
Benlik algımızda kalıcı şekillendirmeler yapmak, yani kalıcı değişiklikler yapmak, biz nereye gidersek gidelim, dünyanın neresinde, kimle olursak olalım, kendi bakış açımıza yatırım yaptığımız için
Sorunlara karşı yaklaşımımızı da zaman içinde değiştirecek.
Bunu söylemek böyle kolay gibi biliyorum.
Ama sanırım böyle büyümek ve olgunlaşmak böyle bir şey.
Muhtemelen yaş aldıkça böyle 50 yaşlara geldikçe bu olayı bayağı iyi bir şekilde yapmaya başlamış olacağız.
Şu an biraz debeleniyoruz.
Zaten bu bunalım dönemleri o yüzden başımıza geliyor.
Aslında her seferinde oradan bizim içimizde kırmamız gereken bir bakış açısı, yönlenmemiz gereken yeni bir bakış açısı oluyor.
Tabii biz onu görebilirsek.
Bazen görmek çok uzun sürüyor.
Eğer siz böyle bir zamandan geçiyorsanız veya böyle bir zamandan geçen bir tanıdığınız varsa Nihan Kaya'nın Erteleme kitabında kristalizasyon olarak adlandırdığı bir teknikten
de bahsetmek istiyorum.
Kötü zamanlarda yataktan çıkmak istemediğimiz, hiçbir şey halimizin kalmadığı zamanlarda kendimize yükleniriz ya.
Bugün de işe gitmedin, bugün de geç uyandın.
Herkes dışarıda çalışıyor, sen evde yatıyorsun falan deriz.
Bunları demek ve kendimize yüklenmek yerine, aslında kendimizle başkalarını kıyaslamak yerine dışarıdan bir şeyi hazla eşleştirmeyi öneriyor Nihankaya.
Mesela dışarıda herkes çalışıyor, ben burada yatıyorum demek yerine, şimdi yerinden kalkacağım.
Dışarıda güzel bir şehir var.
Dışarıda İstanbul var demek gibi.
Veya işte kalksam da taze çilekleri yıkasam ne güzel olur şimdi demek gibi.
Aslında mesele kendi kendine şefkatli iç sesi olmak.
İç sesimizi acıdan kaçmak için değil de hazda koşmak için yönlendirmek diyor.
Ya bu arada bu kitap çok güzel.
Ben aslında sadece erteleme için almıştım ama ertelemenin bir sürü psikolojik sebebi olduğunu hatta bu depresyona kadar gittiğini Ailedeki ihmale kadar gittiğini yani her şeyi kitap sayesinde öğrendim.
Onunla ilgili de bölüm çekmek istiyorum ama baya derin bir konu.
Ve yani aslında o dönemde kendimizi başkalarıyla kıyaslamanın ne kadar yanlış olduğunu da çok güzel bir şekilde anlatıyor.
Çünkü başarı herkese göre farklıdır diyor.
Bazen başarı bizim tüm günü yatakta uzanmak yerine mesela.
Koltukta oturarak geçirebilmemiz olabilir.
Veya bir de uyanmak bir başarı olabilir eğer her gün üçte uyanıyorsak.
Bir de böyle zamanlarda ne olursa olsun şunu düşünmeye çalışmamız gerekiyor bence.
Zaman ilerledikçe her şey daha da güzel olacak.
Ama bunun sebebi zamanın iyileştirici ve mucizevi gücü değil.
Bunun sebebi bugün yaşadığımız her bir kötü olayın bizi büyütmesi.
İlk iş yerinizden ayrıldığınızdaki üzüntüyle...
üçüncü iş yerinizden ayrıldığınızdaki üzüntünüz aynı değil.
Olamaz da. Çünkü bu ilk değil ve artık akıllandınız.
Şu anda yalnız veya kötü hissediyorsanız bunun sebebi yalnız kalmaya mahkum, kimse tarafından sevilemeyen, bazı şeyleri başaramamış bir insan olmanız değil.
Bunun sebebi keşfetmeniz gereken derin şeyleri.
Ancak yalnız kaldığınızda keşfedebilecek olmanız belki de.
Bu en kötü anlar aslında hep bir dönüm noktaları.
Belki bunu daha önce tecrübe ettiniz.
Belki de şu an içinde bulunduğunuz durumla tecrübe edeceksiniz.
Ve yıllar sonra şu anki durumunuzu bir dönüşüm hikayesi olarak anlatacaksınız.
Bilemiyorum. Ama kötü bir duygunun kötü bir hayat olmadığını biliyorum.
Bu duyguların geçici olduğunu, bazen geçici derken 6 ay da geçici bir süreç olabilir.
6 ay belki yataktan çıkamıyorsun.
Bu senin tüm hayatının kötü olduğu anlamına gelmiyor.
O yüzden hayatımla ne yapıyorum ben diye kendimize yüklenmek yerine bugünümle ne yapıyorum veya bugünümle ne yapabilirim diye sormak belki bir şeylere...
daha iyi yönden bakmamızı sağlayabilir.
Bazı reddedilmeler de yeniden yönlendirilmedir.
Ve bazı bitişler sayesinde başka olasılıklara kendimizi açma cesareti göstermiş oluruz.
Bu cesareti gösterdiğiniz için bence bir sırtınızı sıvazlayabilirsiniz ya.
Bir gün bir bakarsınız Avrupa yakasını artık mutluyken izliyorsunuz.
Bir akşam mahalledeki o parka yolunuz düşer.
O da ne? Ağlamak için gittiğiniz parkı Luna Park'a çevirmişler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
