
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Özsevkatle olacağım derken tembelleştiğinizi fark ettiniz mi?
Genciz, çıtırız, yeniden başlarız.
30'una yaklaşan bir erkeksem, bayan manifest bakanı.
Sevmediğim mesleğimi, astrolojiden istifa ediyorum.
Erkekler iyice şımardı.
Bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye kapanır.
Çıkma taksimi o kadar özledim ki.
2000'li erkek magneti haline geldim ya.
Bu hayat sadece sizin.
Ben Zeynep. Hepinizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Günaydın, iyi günler, iyi geceler.
Günün hangi saatinde ve hangi yılda karşılaştıysak Bilinç Akışı Podcast'ın 89.
bölümüne iyi ki geldiniz, iyi ki sizler geldiniz.
Umarım herkesin keyfi tıkırındadır.
Tabii mümkünse. Ya var ya kış geldiği an benim dünyam da kararıyor.
Aralık ayı... Yılın en kötü ayıydı.
Hiçbir şey yapasım gelmiyor.
Felaket bir trafik oluyor.
Ofise hiç gitmiyorum.
Evde duruyorum. Ama evde de yaşamsal faaliyetlerimi sürdürecek kadar bir şeyler yapıyorum.
Öyle temizlik bilmem ne hani.
Evde durdum da en azından onları hallettim gibi bir şey olmuyor.
YouTube videosu editliyordum mesela normalde.
Haftada 10 saat. Onu da yapmıyorum.
Reels falan zaten çekemedim.
Ya korkunçtu var ya.
Yani korkunç bir...
Üretimsizlik mevcuttu bünyede.
Hala da öyle bu arada.
Bakın bence bu hale gelmemin en büyük sebeplerinden biri.
Geçenlerde size tutku partim yapılmıyor bölümünde dedim ya.
İşte podcast geliştirmek için olabildiğince içerik tüketeceğim.
Ve bakacağım insanlar ne yapıyor bu konuda diye.
Ya ben normalde Instagram'a hiç girmiyordum tamam mı?
Sadece üretip çıkıyordum öyle söyleyeyim.
Şimdi işte 2-3 haftadır çok bakmaya başladım bu muhabbetten dolayı.
Abi delilik.
Bakın gerçekten delilik.
Normal olan psikolojimi bozdu milleti izlemek.
Bakıyorum herkes aşırı üretken, aşırı düzenli.
İşte ayda 27 kitap okumuş, 18 film izlemiş, 4 işte çalışıyor.
Ulan diyorum ne oluyor yani algım kaydı.
Bir yandan tabii ki biliyorum hepsi birer içerik sonuçta.
Ama içerik üretici gözüyle izlediğimde o videodan çok...
O videonun çekilmesi, editlenmesi, yüklenmesi, reklamının yapılması.
Benim hiçbir şey üretemediğim bir ayda o kadar yetersiz hissettirdi ki.
Instagram'ı kapatıp böyle pılımı pırtımı toplayıp oradan gidesim kaçasım geldi.
Ben hiç içerik tüketmezken sadece kendimle yarıştığım için çok daha verimli çalışıyordum.
Tabii bunun zamanlamayla da ilgisi var.
Yani normalde hiç böyle insanlarla ilgilenen bir tip değilim.
Ama şu zamanda bu ara nedense hayatımda ilk kez insanlar bana battı.
Kendime küfrettim biraz.
Öyle bir işe geçtim ki yani büyümesinin ve daha çok insana ulaşmasının tek yolu...
İnstagram'da aktif olmak.
Başka yolu yok bu podcastı geliştirmenin.
İşin kötüsü en çok dinlenen podcast olsan da bu böyle.
Ama ben ne yapmak istiyorum şu an?
Instagram dükkanımı kapatıp kaçmak istiyorum dediğim gibi.
Benle aynı iş yapan insanlara bu kadar maruz kalmak istemiyorum.
Herhalde başka hiçbir sektörde aynı işi yaptığın insanların nasıl çalıştığını, neler ürettiğini bu kadar göremezsin.
İnsana korkunç hissettiriyor.
Ben içerik üretici olarak bakıyorum şu an.
Siz de Instagram kullanıcısı olarak bakıyorsunuz.
Bence ikisinin verdiği his de berbat.
Bir de şöyle bir durum var.
Esas konuya gelirsek.
Gelmeden önce Spotify ve Apple'dan takip edip zili açmayı unutmayın lütfen.
Sandığınızdan çok daha fazla işe yarıyor bu basit eylem.
Esas konuya gelirsek. Son yıllarda çıkan clean girl, öz şefkat, eat girl rutin falan var ya, sabah 6'da kalkıp, yogasını yapıp, 18 aşamalı cilt bakımından sonra meal
preplerinden kahvaltısını hazırlayıp işe gidiyorlar.
Abi bunu yapabilen var mı?
Bakın tekrar söylüyorum, bu sadece bir video.
Görüntülerin editlenmesiyle ortaya çıkan bir içerik.
Bizim buna devamlı maruz kalmamız algımızı değiştiriyor.
Mesela bugün uyandım.
Ay var ya... Bir uyuyorum bu ara.
Normalde 7 saat uykuda çok iyiyim.
Kış geldiğinden beri 10 saatte anca ayılıyorum.
Akşam 10'da uyku moduna geçmeye başladım.
Umarım herkes aynısı oluyordur.
Yani umarım kışın gelmesiyle alakalıdır bu.
Demir seviyemle falan alakalı değil onu biliyorum da.
İşte normalde 7 saat uyuyorum.
Sabah bir tık erken uyanıyorum.
Kitap okuyorum tamam mı?
Bu çok iyi geliyor bana. Bayağıdır sürdürdüğüm bir rutin.
Daha önce bahsettim size. Storide atıyorum.
O vesileyle sizden de başlayanlar var biliyorum.
Bayağı güzel bir alışkanlık değil mi?
Güne başlamadan kendine vakit ayırmak.
Ruhuna iyi gelecek şeyler yapmak falan.
Minvalinde bir olay.
Ama abi 9'da uyandığında bunu yapamazsın.
Bunu 7'de 8'de uyandığında yapabilirsin.
9'da uyanıp bunu yaptığında güne başlaman saat 10 oluyor.
Saat 10'da güne başladığın için kendine küfrediyorsun.
Bugün de uyandım işte, geç uyandım.
Kitap okuyacaktım direkt.
Şu iki seçenek arasında kaldım.
Kitap okuyup kendime vakit ayırmalı sonra mı güne başlamalıyım yoksa direkt güne mi başlamalıyım?
Geç uyandıysan yapman gereken tek şey işe koyulmak.
Ama bu öz şefkat muhabbeti o kadar beynimizin ve hayatımızın içinde ki...
Şimdi kendime vakit ayırmalıyım.
Her sabah ben böyle yaparım falan.
Hayır abi ayırmamalısın.
Zaten uyuyordun. Yani zaten kendine vakit ayırıyordun gece boyunca.
Anlatabiliyor muyum? Benim taktığım konu, buna bayağıdır takığım aslında.
Öz şefkat insanı bir noktada tembelleştiriyor.
Veya sadece öz şefkat olarak demeyeyim de bunu.
İşte insanın bu kendine oluşturduğu sabah rutinleri falan.
Mesela bu hafta hiçbir şey üretemedim dediğimde...
Tamam durmaya ihtiyacın varmış dedirtiyor öz şefkat.
Ama bir hafta boyunca hiçbir şey üretmemek bu yaşta olacak iş değil.
Bunu aklamanın bir anlamı yok.
İnsanın bazı durumlarda ya senin ben yapacağım işi falan deyip kendine yüklenmesi lazım.
Kendine bir sarması lazım.
Yoksa her duygu durumuna, her eyleme öz şefkatle yaklaşıp bu sefer kendimizi tembelliğe alıştırıyoruz.
Özellikle de... Zaten asıl konu bence burada.
Bir yerde çalışmıyorsanız, kendi işinizi yapıyorsanız sabah...
dış bir faktörle işe gitmiyorsanız yani zorla, kendi çalışma düzeninizi kendiniz ayarlıyorsanız çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum özsevkat muhabbetinin.
İnsanın kendini disipline etmesi zaten zor bir şey.
Yani çok zor bir şey. Motivasyondan bahsetmiyorum bile.
Bakın hani beni biliyorsunuz zaten.
Bir şeyde başarılı olmak istiyorsak arayacağımız şey motivasyon değil.
Ben bunu savunuyorum. Motivasyon anca işte itici bir güç olabilir, bir kıvılcım olabilir.
Herhangi bir şeyde başarılı olmanın tek yolu disiplin bence.
Kendi kendine disiplin olmak zaten çok zor.
İşin içine bir de ay bugün de durmaya ihtiyacım varmış.
Yok sabahları kendime ayırmak benim rutinim dediğinizde ipin ucu kaçabiliyor.
Sabahları telefona bakmayıp günlük yazın, meditasyon yapın falan deniyor ya mesela.
Bu devamlı olarak yapıldığında insanı bence biraz hayattan koparıyor.
Sabah uyandığında hayata başlaman gerekiyor.
gitmen veya işe koyulman gerekiyor ya hem dünya düzeni buna göre kurulu hem de çoğu insan yani birçok insan için o 24 saatlik sarkadyen ritim dediğimiz şeyde sabah kafamız daha iyi
çalışıyor. Sabah kronotipi deniliyor sanırım buna.
Yani sabahları daha iyi işler çıkarıyoruz.
Akşama doğru enerjimiz düşüyor.
genel olarak. Sabah en verimli saatleri, beynin çalışmak, üretmek istediği saatleri, sen oturup kendi içine dönmekle geçirdiğinde hayatın gerçeklerinden kopuyorsun.
Hatta bazen kendi içine dönmek iyi hissettirmediği için sabah o ruh haliyle güne başlamak bence insanı düşürüyor.
Çalışma hevesini kırıyor.
Hatta yani böyle bir konuya takılıp kalabiliyor.
Tabii kendi işini yapmayıp mecburen kalkıp gidiyorsan o ayrı.
Böyle mecburiyetlerin olması bayağı iyi bir şey.
Artık bunu fark ediyorum. Garip olan yıllarca kendi işimi yapmak için uğraştım, emek verdim.
Geldiğim noktada hayatta bazı zorunlulukların olmasını özlüyorum.
Çünkü o zorunluluklar insanı geliştiriyordu.
Bunu fark ettim. Şaka gibi sanki emeklerim boşa gitmiş gibi hissediyorum.
Tabii ki boşa gitmedi de şimdi şey diyecekmişsiniz gibi hissettim.
Hayır emeklerin asla boşa gitmedi.
Hayatta her şeyin bir anlamı vardır.
Gerçekten kafamız artık sadece böyle çalışıyor.
İşte bunu çok abartıyoruz bence.
Neyse sabah gitmen gereken bir yer varsa mesela istediğin kadar moralin bozuk olsun, canın sıkkın olsun.
O evden çıkıp zorla işe gidip çalışıyorsun.
Bunu zorla da olsa yapmak insanın hayata karışmasını sağlıyor.
Olumsuz ruh halinden koruyor.
Ama benim olduğum durumda...
Düşmeye çok meyilli bir ortam var.
Bu yüzden de sık sık düşer bir hale geldim.
Cidden canım sıkkın bu konuda.
Şu anki aklım olsaydı, 30 yaşına kadar bir ofiste çalışır, 30'da çıkar kendi işlerimi almaya başlardım.
Gerçi o senaryoda da muhtemelen sizle hiç tanışmamış olurduk.
Ya işe gitmek sadece para kazanmakla ilgili bir şey değil.
İşe gitmek insanın psikolojisini de koruyan bir şey.
Şimdi diyeceksiniz ki işte çok kötü işler var, çok zor işler var.
İnsan nefret ederek gidiyor.
Ya ben gerçekten iğrenç yerlerde çalıştım arkadaşlar.
İğrenç ofislerde. O zamanları da biliyorum.
İnanın o zaman o durumdan çıkmaya çalıştığım için çok daha verimli bir hayat yaşıyordum.
Orta sınıf ailelerin çocuklarının geldiği yerle gittiği yer çok farklı olmaz mesela bu yüzden.
Zaten bir standardı vardır ve onda devam eder.
Çok tırmalamaz genelde.
Ama altı sınıf ailelerin çocuklarının tırmalamaktan başka şansı olmadığı için uğraşır çabalar ve orta sınıftakileri...
Belki geçerek daha iyi yerlere gelir.
Ya geldiği aileyle kendine kurduğu hayat arasında daha büyük bir fark olur.
İşte bağlı çalışırken daha verimli olmak da böyle bir şey.
Veya zor şartlarda çalışırken.
En azından benim için öyleydi.
Ya daha fazla uğraşıyordum.
Hem ofise gidiyordum hem kendi dosyalarımı alıyordum hem CMK dosyası alıyordum.
Sabah çok erken kalkıp birkaç vesayet işe gidiyordum.
Sonra adliyeye gidip ofise geçiyordum falan yani içim daraldı.
Ona rağmen hobilerime de vakit ayırıyordum.
Şu an daha rahatım ama o kadar verimli çalışamıyorum.
Ne yapsam ya? Ben bir yere girip çalışsam mı?
Bir de evin uzak olması da beni asosyalleştirdi ya.
Her yere trafik oluyor. Hiçbir yere gidesim gelmiyor.
Neyse bu gereksiz bilgilerden sonra asıl yere gelirim.
Ne diyorduk? Öz şefkat, tembellik.
Ya bu konuda benim bir lafım var.
Her şeyin fazlası tersidir.
Umarım benim lafımdır yani.
Ben başka bir yerde duymadığımı zannediyorum.
Bu lafı unutmayın. Her türlü konuya uyarlayabilirsiniz.
Bu konuda da aynısını düşünerek fazla öz şefkatin bizi tembelleştirdiğine inanıyorum.
10 dakikadır anlattığım gibi.
Ya özellikle de bence genç ve orta yaşlarda, ne bileyim 50'ye kadar falan.
Hadi o kadar atmayayım da 40'a kadar.
22'de çalışmaya başlıyorsan 40'a kadar düşünün.
Öz şefkat falan dinlemeyeceksin ya.
Yapışacaksın hayatın yakasına.
Yeri geldiğinde kendine kızacaksın.
Ah canım kendine yüklenme.
Herkes hata yapar.
Ya herkes hata yapar da bu hataların işe yaraması için bizim hataların sorumluluğunu alıp, ders çıkarıp, bazen kendimize yüklenip, doğrusunu yaparak devam etmemiz lazım.
Herkes hata yapar deyip devamlı sırt sıvazlayınca insan yerinde sayıyor.
Bir şey muhabbeti var ya işte gezegenlerin kepsi var.
Kendi mallıklarınızı bizim üzerimize atmayı bırakın falan diye.
Hani böyle her şey astrolojiye bağlanıyor.
Yok Merkür retrosuna bağlanıyor falan ya.
Ya kesinlikle buna katılıyorum.
Oraya geliyor olay.
Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum.
Ama ben bazı zorlukların insanı dinç tuttuğuna inanıyorum.
Zamanla yarışmak mesela.
İnsanı acayip dinç tutan, kafasının daha iyi çalışmasını sağlayan bir şey.
Ya da bir sürü işinin olması, çok yoğun olmak.
Çok yoğunum diye dertlenmem mesela hiç.
Yani dertlenen insanları da anlamıyorum.
Tamam yorucu bir şey de dertlenmeye gerek yok.
O yoğunluk insanı dinç tutuyor.
Mesela şimdi ben size dedim ya geçen.
İşte bölümleri haftada ikiden bire düşürdük.
Ajansa da konuştum. Plan şuydu.
Bölümleri haftada ikiden bire düşürelim.
Onun yerine düzenli YouTube.
Yapayım. Yani şöyle, normalde haftada iki bölüm podcast artı bir bölüm YouTube yapıyordum.
YouTube düzenli gitsin diye çünkü çok vaktimi alıyor.
Orada henüz editle ilgili bir destek alabileceğim bir yer yok.
Gerçi olsa da şimdi düşünüyorum o YouTube editini hep kendim yapmak isterim tamam mı?
Ama o da çok vakit alıyor.
Haftada 10 saatimi falan alıyor videoyu editlemek.
İşte hani o enerjimi YouTube'a kullanayım.
Bir bölüm podcast enerjimi.
Podcastı haftada bire düşürelim diye düşündük.
Çünkü farklı kitlelere ulaşmak YouTube'dan...
Daha kolay oluyor. Spotify'da öyle kolay bir şey değil büyümek açıkçası.
Bu arada böyle detayları da veriyorum çünkü podcast'a başlayan çok fazla takipçim var.
Bana atıyorsunuz, hepsine bir göz atıp yorum yapmaya çalışıyorum.
İlgilisi olduğunu bildiğim için de arada bunları anlatıyorum.
Neyse, böyle düşünürken bu sefer ne oldu biliyor musunuz?
Hem YouTube çekmedim hem haftada iki bölüm çekmedim.
Hatta şu an dinlediğiniz bu bölümü de neredeyse çekmiyordum.
Ya inanabiliyor musunuz buna?
Pazar bölümünü çekmiyordum ya.
Edite cuma günü öğlen falan atmam lazım en geç.
Dün gece çekmedim şu an cuma öğlen çekiyorum bunu.
Son dakika dedim ki tamam sen hiçbir pazar bölümünü atlamadın yine atlamayacaksın.
Bu hafta çıkmadı, işte hayat bazen böyledir, moduna girmiyorsun, kalkıp çekiyorsun dedim, öyle çektim.
İki bölümden bir bölüme indirince daha verimli kullanmadım yani o süreyi, bunu söylemek istiyorum.
Bazen insanın sıkışması lazım, bazen daha fazla çalışması lazım verimli olmak için.
En azından benim için öyle belki de, belki de sizin için öyle değil bilmiyorum ama yoğun olacaksın ya, bilmiyorum.
Ben cidden buna inanıyorum.
Bir kez daha tecrübe etmiş oldum.
Kendi rahatlığa alıştırmayacaksın.
Sosyal medyada devamlı pompalanan çoğu şey...
İnsanı orayı izleyip rahatlığa alışmaya, üretkenliği düşürmeye teşvik ediyor.
Ne bileyim bazen mesela bir kitap okuyacağım.
Kitap yorumunu izliyorum TikTok'tan.
Sonra birden diğer kitap yorumlarını da izlemeye başlıyorum.
Sanki kitabı okumuş gibi hissediyorum.
Anlatabiliyor muyum? Emin mi siz de yaşıyorsunuzdur, anlıyorsunuzdur benim.
Bu şey gibi. Mesela hayallerinizi, planlarınızı kimseye anlatmayın derler.
Ben nazara falan inanmam.
Böyle şeylerde şaşıracaksınız ama inanmadığım tek şey olabilir.
Yine de artık anlatmıyorum.
Çünkü tek sebebi bunun nazar değilmiş.
Şimdi yapmak istediğin şeyleri dile getirdiğinde beynin ödül sistemi var ya işte hep konuşulan o dopamin.
O yavaştan bir aktive olmaya başlıyormuş.
O yapmak istediğin şeyleri sen anlatırken.
Beyin orada bir ilerleme olduğunu seziyormuş.
E o zamanda hafif bir tatmin.
hissine geçiyormuş. Mesela bunu yaşarsınız ya bir planı anlatınca yapma isteğiniz düşer bazen.
Sebebi bu işte. Beyin diyor ki tamam bu konuyu hallettik enerjiyi boşalttık.
Oradaki dopamini önden harcamış oluyor.
Yapmak istediğimiz şeyleri sosyal medyada izlemek de bence aynı etkiyi veriyor.
Bilimsel bir açıklama değil ama tahminimce böyle.
İnsan kendisi yapmış gibi bir yanılgıya düşüyor.
Öyle işte arkadaşlar nasıl bağlayacağımı unuttum şu an.
Kafam dağıldı. Ofise geçeceğim.
Aklım orada. Benim Instagram'daki tarzımı biliyorsunuz.
Hiçbir zaman kusursuz bir tablo çizmiyorum.
Hatta çoğu zaman böyle kusurlu storyler, kusurlu postlar falan atıyorum.
Doğal halimizi, kırılganlıklarımızı falan paylaşıyorum.
Burada da aynı şekilde. Ona rağmen insan bazen kendini ayağa kaldıramıyor.
Son zamanlarda kendi alışkanlıklarım ve hayata bakışımda fark ettiğim...
Bir yanlışı bugün sizle paylaşmak istedim.
Sabahları uyanıp bir şeyler yazma işini de yapıyorum bazen.
Ama oraya çok dalınca oradan çıkamıyorum.
Ya en iyisi biz eski usul akşamları günlük tutmaktan devam.
Siz de öyle miydiniz? Ya ben 9 yaşından beri akşamları günlük yazıyordum.
Ya tabii ki büyüdükçe bu her akşam değil de ara sıra yazmaya döndü.
Sevgili günlük, bugün uyandım.
Yatağımı topladım. Dişlerimi fırçaladım.
Ya da işte sabah kitap okumak.
Ya bakın cidden müthiş bir olay.
Ama onu uyanmam gereken saatten yarım saat erken uyanırsam yapmam lazım.
Henüz tam ayıkmadığım için zihnim de açılmamış oluyor.
İşlere henüz konsantre olacak bir seviyede olmuyorum.
Tamam o zaman kitap oku, kendine vakit ayır.
Ama o gün çoktan aymış.
Sen geç uyanmışsın.
Oturup da hala kendime vakit ayıracağım.
Öz şefkat, zart surut falan diye kitap okursan kendini tembelleştirmiş oluyorsun.
Bence. Evet bugün kendime teşekkür ediyorum.
Ya da etmiyorum ya. Etmiyorum.
Yapmam gereken şey zaten buydu.
Yine de cidden çok depresif bir ay geçirdim.
Depresyona giriyorum sandım.
Ödüm koptu. İşlevsel donma mı ne öyle bir şeymiş.
Bakın tam olarak şöyleymiş.
Rutinlere devam ediyorsun. İşe okula gidiyorsun, sorumluluklarını yerine getiriyorsun ama iç dünyada keyif alamıyorsun, heyecansızsın, geçmişe özlemin var, bir şeyin eksikliğini hissediyorsun.
Tam ben, ya işte gerçekten iki aydır ben, bunun adı işlevsel donmaymış, sebebini bilmiyorum, neden olduğunu bilmiyorum.
Artık her şeyin sebebini bilmek zorunda değiliz ya, valla yoruldum, bazı şeyleri yaşayıp geçmek lazım, böyle her şeyin bir anlamı olmamalı.
Nedenine nasılına hiç takılmaya gerek yok.
Yok işlevsel donmaymış, bilmem neymiş.
Ya bana sorarsanız hepsi boşluktan ve şımarıklıktan.
Video izleyip kendimize teşhis koyma işini acilen azaltmamız lazım.
Şimdi diyeceksiniz ki sen de her bölümde farklı davranışlardan, farklı şeylerden bahsediyorsun.
Bazen kendinde çelişiyorsun.
Ya öyle arkadaşlar üzgünüm.
Ben de sizinle birlikte keşfediyorum neyin iyi gelip neyin iyi gelmediğini.
Tecrübelerimi de size aktarıyorum.
Nacizane. Bu arada şunu söylemeden geçemeyeceğim.
Geçen bölüm Balkonda Pişi bölümü en çok mesaj aldığım iki bölümden biri oldu.
Diğeri kendimle savaşın bölümüydü.
Balkonda pişi başlığını koyarken düşündüm tamam mı?
Aşırı algoritma düşmanı bir başlık ya.
Bir kere bölüm yayına girdiği gün tıklanma ne kadar artarsa algoritma seni o kadar öne çıkarıyor.
E bu başlık ne merak uyandırıyor ne bir aramada bir insanın karşısına çıkabilecek bir başlık.
Yani kimse gidip de Spotify'a pişi yazmıyor sonuçta.
Mesela bölümün başlığını yalnızlıkla ilgili bir şeye koysam arama kısmına bir insan...
Yalnız yazdığı an karşısına çıkardı ve algoritma bölümü desteklerdi.
Bunu bile bile bölümün adını içimden geldiği gibi yaptım.
Ve bölüm bir günde en çok dinlenen, en çok mesaj aldığım bölüm oldu.
Sabah 5'te yayına girdi.
6'da mesajlar gelmeye başladı bakın.
Pazar sabahı. Bu arada bölüm çat diye bitiyor.
İşte hata mı oldu, eksik mi, yarım mı kaldı falan diye soran çok kişi oldu.
Buna şaşırdım aslında biliyor musunuz?
Çünkü bence artık beni biraz tanıyorsunuz ve bu bölümü hani yayına almadan kaç kez kontrol ettiğimi bilirsiniz diye düşünmüştüm.
Zaten bunu editör...
Dinliyor, editliyor kaç kere dinleyerek.
Ben üzerine kontrol ediyorum.
Hatta ben bir kere de değil genelde iki kere kontrol ediyorum bölümü.
Yani sizin önünüze gelmeden önce bu bölüm bir muhtemelen 3-4 kere dinleniyordur.
O yüzden hata olasılığı düşük.
Bilerek öyle bitti. Bazıları da şey yazmış hani bölüm öyle çat diye ansızın bittiyken duvara baktım uzun uzun falan yazmış.
Ben de duvara bakıyordum o sırada o yüzden muhtemelen.
Neyse yapay zeka sorsam bana algoritma dostu...
başlıklar önerirdi.
Ama bazı şeyler işte bakın gerçekten matematikten öte.
Ben bir yıldır şunu gördüm.
Ne zaman kalbimi açsam bir şeyleri pür bir şekilde sizinle paylaşsam aynı şeyleri yaşayan veya benle empati kuran insanlar tarafından o bölüm Bir şekilde bulunuyor tamam mı?
Bir şekilde onların karşısına çıkıyor.
Değer görüyor. Bu çok insani bir deneyim.
Ya bu sizle benim aramdaki bir deneyim.
Bunu yapay zeka yakalayamaz.
Veya aramızdaki görünmez bağları hesaba katarak bana başlık öneremez.
Hepinize çok teşekkür ediyorum.
İyi ki varsınız. İyi ki sizler varsınız.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
