
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde mükemmelliyetçiliği bırakmak ve "olduğu kadar güzeldir" diyerek harekete geçmek üzerine Bilinç Akışı'nda kalıyoruz.🫂 Yeni bölüm her çarşamba&pazar tüm platformlarda!
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Selam, selam, selam.
Bir türlü olduramadığımız o zamanlardayız ülkece.
Şahsi olarak zaten ben neye elimi atsam elimde kalıyormuş gibi hissediyorum bu ara.
Bir de ülke olarak da aynı durumu yaşadıkça artık yani kafaları yiyorum.
Bu ülkenin yüzü spor neden gülmüyor ya?
Evet son yıllarda tabii ki kadın voleybol takımımız inanılmaz iyi.
Ama yine de bir şeyler için uğraşıp uğraşıp ucuna geldiğimiz noktada her şey elimizden kayıp gidiyormuş gibi hissediyorum.
En sonunda şimdi yine olimpiyat finalinde İtalyanlara yenildik ve elendik.
Finalden elendik. Ondan önce futbolda Hollanda'ya yenildik.
Orada elendik tamamen.
Tam böyle evet şimdi olacak dediğimiz yerde bir şeyler bir türlü olmuyor.
Siyasette de böyle, sporda da böyle.
Bunlar beni sinir stres sahibi yaptılar.
Bir hobisi olmalıdır ya.
İşte kafa dağıtacağın sevdiğin bir alan falan.
Benimki mesela voleybol.
Ama kafa dağıttığım değil, genç yaşta sinir krizi geçirdiğim bir yere doğru gidiyor.
Astrolojiden ve erkeklerden istifa ettiğim gibi voleyboldan da istifa edeceğim sanırım.
Öbür yandan... Zaten Instagram'ın kapanması başlı başına bir mesele.
Tam burada podcast hesabım büyürken ve biz orada toplaşırken Instagram kapandı laps diye.
İçeride takipçilerim kaldı.
Lütfen açar mısınız efendim kapıyı?
Takipçilerim içeride kaldı.
İfade özgürlüğü, anayasal haklar.
Oralara hiç girmiyorum bile.
Gerçi biz girmiyoruz ama küçük çocuklar bile giriyor o mevzulara.
Roblox mu ne? Öyle bir oyun da kapanmış.
Çocuklar böyle delirmiş. Her yerde ağlayan çocuklar görüyorum Twitter'da.
Sonra bir de sokaklarına park yapılması için yürüyüş yapan çocuklar görüyorum.
Şey gibi oluyor. Saçma sapan rüyalar görürsün.
Rüyanda kedinin öğretmenin olmuştur falan yani.
Bu çocukların da geziye doğru evrilmesi o hissiyatı vermeye başladı.
Saçma sapan bir rüyan içindeyim sanki.
Yakında bu çocuklar oyun için, oyun parkları için de eve başlayacak gibiler.
Biz de bu eylemsizlik utancımızla kalırız artık.
Eylemsizlik... Ya eylemsizlik, üşengeçlik, umutsuzluk son yıllarda kabus gibi üzerimize çöktü sanırım.
Eylemsizlik üzerine bazen düşünüyorum.
Ve bence... Üç sebebi oluyor eğlensizliğin.
Benim gözlemlediğim en son aşamada bu oldu.
Birisi evet kesinlikle tembellik.
Bazı insan tembeldir yani dümdüz.
Bunun psikolojisi, travması ne bileyim ben sebebi falan yoktur.
Bizlerce öyledir adamın.
Hareket etmeyi sevmez, bir şey üretmeyi sevmez, bir yere gitmeyi sevmez.
Durur öyle. Hani ona ben saygı duyuyorum ve ona bir şey demiyorum.
En azından kendisini biliyor.
Ben tembelim diyor ve geçiyor.
Altını kazmamıza çok da gerek yok bence.
İkinci sebep bilgisizlik oluyor bazen.
Hani eyleme geçmen gereken konuyla ilgili neyi nasıl yapacağını bilmediğinde insana böyle bir kal geliyor.
Yanlış bir şey yapmayayım derken hiçbir şey yapası gelmiyor.
Konuyu öğrene kadar o işi erteliyor.
Öğrenmeyi de erteliyor.
Yeni bir şey öğrenmenin verdiği bir korku da var çünkü.
Ya yeterince iyi öğrenemezsem ya batırırsam korkusu.
Bu da eylemsizliğe sebep oluyor.
Üçüncü sebep de bugünün konusu mükemmelliyetçilik.
Mükemmelliyetçilik hep aslında şey gibi hani böyle çok iyi bir huymuş gibi söyleniyor toplumda.
Ama mükemmelliyetçinin altındaki o toleranssızlık, derin psikolojik sebepleri fark edince mükemmelliyetçiyim.
Demeye utanıyor aslında insan.
Çünkü bu böyle şey gibi hani kendinizde en sevmediğiniz özelliğiniz ne?
Sorusuna verilen ya ben çok safım, herkesi kendim gibi sanıyorum cevabının bu tarz kendisindeki kötü özellik sorulduğunda bile iyi özelliğini aslında ortaya
çıkaran, soruya iyi özelliğini yediren insanın bu minvalde vereceği ikinci bir cevap da Allah kahretsin ya çok mükemmeliyetçiliğim falan olur genelde.
Halbuki mükemmeliyetçilik yargılanarak büyüyen tüm çocuklarda olan, kurtulamadığı bir lanet gibi üzerine yapışan ve tüm işlerini sekteye uğratan özellik veya pozitif bir özellik belki
de. Şöyle düşünün.
Benim önümde bir iş var.
Atıyorum podcast yayınlama işi.
Mesela yani atıyorum. Alakasız da.
Ben her hafta pazar günü 11'de podcast yayınlayacağım demişim.
kendime bu hedefi koymuşum.
Ve kaçmamak için de bunu duyurmuşum.
Her hafta benim bölüm konusunda çalışmam, bölümü hazırlamam, editlemem ve pazar günü saat 11'de bunu yayınlamam gerekiyor.
Ama ben ne yapıyorum? Bu bölüm içmesin deyip bazen yeni bölüm yayınlamıyorum.
Bazen bölümün hazırlığını dahi tamamlayamıyorum.
Peki... Burada benim bölümün içime sinmeme sebebi ne?
Yani benim burada eylemsiz kalmamın sebebi ne?
Tembellik değil zaten kesinlikle.
Tembel olan insanın girişi bir şey değil podcast olayı.
Bilgisizlik de değil. Sonuçta bir uğraş da var.
Hani bilgiyi toplayabiliyorsun.
Ve başka birçok sebebi de olabilir belki.
Ama genelde mesela işte bölüm içeriğinin dolu olmaması.
Yeterince dolu olmaması bana göre belki.
İçerikle ilgili yeterince alıntılı yapmamak.
işte sonuç kısmında belki dinleyicinin işine yarar bir katkı sağlayamadığını düşünmek.
Bu hafta olduğu gibi geçen haftaki bölümün tanıtımının henüz yapılmamış olması olabiliyor mesela.
Ben elimde olan ve yapmam gereken işi böyle sebeplerle yapmadığımda nasıl sebebi?
Mükemmeliyetçilik oluyor.
Bölüm mükemmel bir içerikte dopdolu olsun.
Dinleyiciye maksimum verim sağlasın diye yeni bölüm yayınlamamak.
Yani evet bu mükemmelliyetçilik ve aynı zamanda saçmalık aslında.
Ama asıl bunun altında yatan sebep eleştirilme korkusu.
Ben bu bölümü yayınlarsam, bölüm yeterli değilse insanlar beğenmeyecek, eleştirecek, yargılayacak.
Ya tam yapmalıyım bunu ya hiç yapmamalıyım.
Yani var ya gerçekten of sus artık.
İçindeki sesi de sustur.
Çünkü hiçbir zaman herkese hitap eden, herkesin sevdiği bir bölümü yapamayacaksın.
Yaparsan orada sorun vardır.
Zaten omurgasız ve politik bir insansındır muhtemelen.
Neyse asıl demek istediğim şey mükemmel bölümü çekmek yerine benim amacım kendime koyduğum haftalık hedefi gerçekleştirmek olmalı.
Yani istikrarlı olmak olmalı.
Çünkü muhtemelen her hafta istediğim kadar mükemmel bir bölümü çekmem mümkün değil.
Ben de insanım ve her hafta gündemim değişiyor.
Beynimin çalışma verimi bile değişiyor.
Nasıl bir sporcu her hafta aynı performansı gösteremiyorsa benim de her bölüme aynı performansı göstermem mümkün değil.
Hayatım boyunca benim de hepimizin de arayışı en iyisi olacak evet.
Ama bunu yakalamak zaten mümkün olmayacak.
Çoğu şeyi istediğimiz kadar mükemmel bir şekilde tamamlayamayacağız.
Kilo vermek için istediğimiz kadar mükemmel bir düzende beslenemeyeceğiz.
Hayatımız boyunca haftada 5 gün tam verimli antrenman yapamayacağız.
Ne bileyim her gece uyumadan önce 20 sayfa kitap okuyamayacağız mesela.
Elimizdeki her işi mükemmel bir şekilde halledemeyeceğiz.
Kusursuz pişiremeyeceğiz.
Böyle bir sürü örnek var.
Bunları yapabilseydik robot olurduk zaten.
Ki robotlar bile error verip bozulup düşüp kırılıyorlar falan.
Ürettiğimiz şeydeki kusuru görüp...
O kusurla kendimizi kabullenebilmek zorundayız aslında.
Hayat her zaman istediğimiz gibi ilerlemeyecek çünkü.
Biz hayata karşı toleransımızı artırmak zorundayız.
Aynı şekilde çevremizdeki insanların yaptığı işlerde de kusura odaklanmak yerine olan işin olduğu kısımda odaklanmak zorundayız.
Zaten bir işte önce kusurlu yanlarını görüyorsak bizim hep kusurlu yanlarımız görüldüğü içindir.
Mesela Türkçeden 98 aldığımız ailemize söylediğimizde neden 100 değil dedikleri içindir.
Ama biz artık neden 100 değil cevabı alan çocuk yaşta değiliz, o çocuk değiliz.
Artık kendi irademizle, kendi psikolojimizi ve çevreye davranışlarımızı kontrol edebildiğimiz yaştayız.
İnsanlar bize bir şey sunduğunda...
Kendi içimizdeki onay ve sevgi ihtiyacı yeterince doldurulmadığı için karşı tarafı da eleştirmek, olmayanı görmek.
Bunlar kimseyi bir yere, daha iyi bir yere taşınmayacak.
Ancak bizi böyle ilkel içgüdülerle davranan, kendisine yapılanı başkasına da yapan, belki içindeki kıskançlığı ve öfkeyi kontrol edemeyen refleksif
insanlar yapacak. Bizim öncelikle yapmamız gereken şey aslında sadece, gerçekten sadece başlamak.
Düzenli meditasyon mu istiyorsun?
Ya başla. Bugün başlayamam işte çünkü misafir gelecek ve misafir üç gün kalacak.
Ben beş gün sonra başlayayım.
Ya ne alaka?
Yapacağın şey on dakikanı alacak bir şey zaten ki meditasyonu üç dakika bile uzun bir süre mesela.
Düşünün anda buna başla.
Ya belki her gün yapamayacaksın.
Belki unutacaksın. Belki canını istemeyecek.
Belki bir gün sadece bir dakika yapacaksın.
Ama... Her gün yerine haftada iki gün bile yaptığında belli bir istikrar ve belli bir düzen sağlayacaksın.
Veya geçen Twitter'da bir float gördüm namaza başlamakla ilgili.
Bir kız yazmış işte namaza nasıl başladın falan diye soruyorlar diye böyle bir float hazırlamış.
Orada da aynı şey geçerli.
Düzenli namaz kılmak istiyorsun belki.
Düzenli ibadet etmek istiyorsun.
Ama kılamıyorsun. Neden?
Çünkü her gün beş vakti de kılmak veya hiç kılmamak var senin için.
Ortası yok. Halbuki sadece içinde olduğun vakitten sorumlusun o an.
Hızlan okunduysa ama sabahı kılmadıysan kıl abi öğleyi.
Sadece öğleyi kıl.
İkindiği kılabilecek miyim diye düşünme.
Sanki dört yanlış bir doğruyu götürüyor da beşte beş yapmayı bekliyorsun.
Diyet yapmak da aynı şekilde.
Hatta en tipik örneği bence bu olayı.
Diyettesin ve bir oyunda makarna yedin.
Mesela öğlen makarna yedin.
Of bitti artık yandın.
Hem oyun hem diğer oyunlar hatta diğer günler bile çöp oldu.
Neden? Çünkü bir kere bozdun.
Yani o mükemmellik artık bozuldu.
Halbuki... Kilo vermek veya kilo almak sadece ama sadece matematik hesabı değil mi?
O makarnayı yedin, kalorisine bak.
Günlük alman gereken kaloriden düş, yoluna devam et.
Sabah makarna yedin, öğle makarna yedin diye akşam da pizza yeme.
Diğer bir örnek de spora gitmek mesela.
Spor zaten öyle lanet bir şey ki bir kere bırakılınca, salona gitmeyi bir kere bırakınca bir daha adım atılmıyor.
Sporda mükemmelliği için bırakmanın faydasını ben birkaç aydır çok iyi durumda görüyorum.
Çok iyi bir derecede görüyorum.
Her gittiğimde en az bir saat spor yapacağım.
İşte hem yüzeceğim hem basketle oynayacağım diye düşünüyordum.
Ve hepsini yapmayacaksam o gün gitmemin anlamı yok.
Boşuna efor sarf etmeyeyim diye düşünüp saçmalıyordum böyle.
Sonra sadece şunu demeye başladım.
Tamam Zeynep, olduğu kadar.
Bugün 15 dakika mı yüzdün?
Tamam, bugün bu çıktı.
Bugün bir saat spor yapacak enerjin mi yok?
Tamam, yarım saat bisiklete biner dönerim.
Bugün bir saat verimli antrenman yapamayacaksam hiç gitmeyeyim kafasından.
Acilen çıkmam gerekiyordu ve gerçekten bu kafadan çıkınca o kadar güzel ve kolay...
akmaya başladı ki. Aslında benim hayatım boyunca spor hep vardı ama fitness tarzı spordan nefret ediyordum.
O salona git işte bir yere üye ol.
Oraya düzenli git falan.
İşte bu düşüncelerden dolayı.
Ama artık nefret etmiyorum ve uzun süredir olduğu kadarını yaparım diye böyle sallana sallana gidiyorum salona.
Ve o zaman gerçekten daha iyi oluyor.
Mesela son 3 aydır istikrarlı bir şekilde haftada 3-4 gün Gitmemi sağladı bu düşünce.
Hani bu düşünceyi pratik etmek daha doğrusu.
Zorla beynime soktum.
Ya gitmeyeceğim. İstemiyorum.
Canım istemiyor. Hayır diyorum.
Tamam olduğu kadar yaparsın.
Böyle yavaş yavaş gidiyorum.
Ve ayrıca efor sarf etmeden bayağı da kilo verdim.
Ve çok düzenli bir şekilde devam etmeye başladım.
Kendime daha yumuşak yaklaşmaya başladım.
İçimdeki of bugün de koşmadın.
Sadece mal mal yürüdün.
Sesi içimden böyle defolup gitti.
Onun yerine tamam Zeynüş.
Ya olur böyle. Bugün adliyede koşturursun zaten.
Bisiklete bin biraz yeter.
İç sesi geldi.
Öyle bir iç ses yüklendi.
Ve bu sese bayıldım.
Gerçekten aşırı güzel.
Tabi burada şöyle bir şey de var.
Bu iç sesi, bu esnekliği kendine şefkati abartmamak lazım.
Yoksa insanı tembelliğe sürüklüyor.
Her konuda böyle. Ama yani ne bileyim bir yandan da hayat zaten böyle bir gayle içinde geçerken çoğumuz büyük şehirde tüm gün farkında olmadan inanılmaz yorucu şeylere maruz kalırken bir
de yaptığımız şeylerde kusursuzu aramak ve kendimize yüklenmek kendimize çok büyük haksızlık bence.
Bir arkadaşımız bize yaptığı işte kendi yetersiz hissettiğini söyleyip kendi yargılasaydı ona nasıl yaklaşırdık mesela bunu düşünüp.
Kendimize de öyle yaklaşmamız lazım.
Kendi kendimizin şefkatli ebeveyni olmamız lazım.
Tabii aslında mümkünse bu şefkatli ebeveyn terapistimiz olmalı.
Hayvel, alanda uzman binlerce terapistle sadece bir tık uzağınızda.
Reklam değil, manifest.
Ben high value sponsorumu yapana kadar biz düşük bütçeli farkındalığın peşindeyiz.
Yani dediğim gibi bizim kendi kendimizin şefkatli ebeveyni olmamız lazım.
Belki ben bugün önceki bölümler kadar uzun ve dolu bir bölüm yapamadım.
Mesela şu an sesim de biraz çataldı çünkü işte o olimpiyatlardaki final maçında böyle bağırıp delirmekten sesim gitti.
Ama bunlar bir bahane değil de bunları böyle...
mükemmelliyetçilik kılıfına uydurarak bu hafta bölümü yayınlamaktan da vazgeçmedim.
Mükemmelliyetçiliğin psikolojik sebeplerine girip ebeveynlere giydiremedim belki bu bölümde ama kendimi yargılamak yerine kısıtlı bir zamanda yani gecenin üçünde bu masaya oturup bu bölümü hazırladım.
Ya hep ya hiç demek yerine haftalık yeni bölüm istikrarımı sağlamak için elimden geleni yaptım.
Sonuç olarak bu bölümde böylece aklamış bulunuyorum.
yetersiz kalmaktan korktuğunuz bir şeye sadece başlayın bu hafta.
Sadece başlayın ve başladığınız için omzunuza şöyle bir aferin pıt pıtlayın.
Bazen oldurabiliğin sadece bu kadardır çünkü.
Bazen sadece olduğu kadar güzeldir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
