
beni olduğum gibi sev, olmam gerektiği gibi değil ^
Zihinsel ve bedensel iyi oluş yolculuğunda, aklından geçenleri özgürce konuşmak istersen BİLİNÇ25 koduyla Terappin ’deki ilk seansın 2026 sonuna kadar %25 indirimli! 💜 #AnlaşılmakİyiGelecek
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Bu bölüm Terappin hakkında reklam içermektedir.
Transkript
Bizi olduğumuz gibi seven insanlarla rastlaşırız umarım.
Olmamız gerektiği gibi sevenlerle değil.
Genciz, çıtırız, yeniden başlarız.
30'una yaklaşan bir erkeksem...
Bayan Manifest Bakanı. Sevmediğim mesleğimi...
Astrolojiden istifa ediyorum.
Erkekler iyice şımardı.
Bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye kapanır.
Çıkma teklifini o kadar özledim ki...
2000'li erkek magneti haline geldim ya.
Bu hayat sadece sizin.
Ben Zeynep. Hepinizin Bilinç Akışı'na hoş geldiniz.
Günaydın, iyi günler, iyi geceler.
Günün hangi saatinde ve hangi yılda karşılaştıysak, terapinin sunduğu 98.
bölüme iyi ki geldiniz, iyi ki sizler geldiniz.
Hemen başlarken söyleyeyim, lütfen Apple'da, Spotify'da nerede dinliyorsanız takip edip yorum yapıp puanlamayı unutmayın.
Apple'da 5 saniyenizi ayırıp yaptığınız yorum benim inanılmaz işime yarıyor.
Hani 2010'lara dönüp bakınca bazı filmleri hatırlıyoruz ya, Inception mesela, La La Land, 12 Yıllık Esaret ya bunlar efsanevi filmler.
Bana hep 2010'ları hatırlatıyor böyle gördüğümde.
İşte 2026'ya dönüp baktığımızda da ileride hatırlayacağımız filmlerden birini konuşacağız bugün.
Daha doğrusu onun beni götürdüğü yerleri konuşacağız.
Filmimiz Hamlet. Eminim birçoğunuz izlemiştir.
İzlemeyen de kesin duymuştur.
Film bir anne babanın çocuklarını kaybetmelerinin ardından yaslarını farklı şekilde yaşamalarını konu alıyor.
Filmin odağında yasın farklı şekilleri var.
Evlat acısının birbirini çok seven iki insanı bile uzaklaştırabildiğini görüyoruz.
Shakespeare'in hamlet oyununun nasıl ortaya çıktığını ve Shakespeare'in acısını nasıl sanata dönüştürdüğünü görüyoruz.
Ben filmi gerçekten çok beğendim.
Ama sonra filmle ilgili düşündüğümde beni en çok etkileyen şey odağındaki yaz temasından çok şu sahneydi.
Filmdeki kadın karakter Agnes, erkek karakter William'la evleniyor.
Bu arada kitap uyarlamasıymış.
16. yüzyılın sonlarında İngiltere'nin bir köyündeler.
Kadın çok özgüvenli.
Kendi doğruları var, kendi inançları var, bunlara göre yaşıyor.
Bir karizması var kadının yani güçlü bir kadın, anaç bir kadın aynı zamanda.
Adam da duygusal ve kendi kafasında yaşayan, muhafazakar ailesine, yaşadığı köye kendisini çok ait hissetmeyen, aklı fikri sanatta üretmekte olan bir tip.
Olduğu yerle çok bağ kuramıyor.
Toplumdan biraz kopuk yaşıyor.
Bir noktada ben şeye benzettim.
Albert Camus'un yabancısı vardır ya, oradaki karakter, oradaki tipleme biraz ona benziyor kafasında yaşaması ve biraz kopuk olması sebebiyle.
Ama bu zaten birçok sanatçıda olan bir şey.
Filmin başında adamla ilgili şunu anlıyoruz.
Adamın içinde bir üretme isteği var ama ailesi koyu Hristiyan.
Aile işlerinde çalışmasını ve kiliseye gitmesini istiyorlar.
Onun bu sanatla ilgili fikirlerini boş beleş işi olarak görüyorlar.
Ki şu an bile böyle görülüyor çoğu ailede.
16. yüzyılda düşünün 16.
yüzyılın sonlarında. Adam işte arada yazıp çiziyor.
Bazı günler kendisiyle bir savaşı oluyor.
Bunu anlamak da zor değil.
İnsan içindeki yaratıcı dürtüyü çalıştırmadığında bir sinir basar ya.
Günlük hayatından tatmin olmazsın.
İçindeki o duyguların, o üretimin bir çıkması gerekir.
İşte adam tam böyle bir tip.
Bunların çocukları oluyor vesaire böyle güzel bir aile kuruyorlar.
Beni en çok etkileyen sahne, tabii ki en çok değil ama beni çok etkileyen sahne tam burası oldu.
Şimdi kadının kendi abisiyle arası çok iyi.
Bir gün bunlar konuşurken kadın abisine diyor ki, William'ın Londra'ya gitmesi lazım, burası ona dar geliyor diyor.
Ya gerçekleştirmek istediği hayalleri var, onları gerçekleştirmesi lazım diyor.
Bakın kadın 16.
yüzyılda ulaşım yok, haberleşme yok, İngiltere'nin bir köyünde yaşıyor, çocuğu var, aile kurmuş.
Buna rağmen eşini o kadar çok seviyor ve onu o kadar iyi tanıyor ki onun içindeki isteği, kafasındakileri, potansiyelini görüyor.
Bu potansiyeli gerçekleştirmesi için ona sadece sözlü destek de olmuyor.
Kendi abisinden yardım istiyor.
Sonra kocası gidiyor Londra'ya.
Baya git gel yapıyor tabii.
O zamanlar şartlar da çok zor.
Londra'da ucundan kıyısından tutuyor bir şeylerin.
Kafasındaki o sanatsal işlerin.
Tiyatroya başlıyor. Sonunda da Shakespeare oluyor.
Ya bu bence müthiş bir detaydı.
Düşünsenize kendinizi o kadar iyi bir noktaya geçirmişsiniz ki duygusal zekanızı, kendinizle ilişkinizi.
Ne aile kurduk biz işte eşim bizim başımızda durmak zorunda diyorsunuz.
Ne artık o işlerle uğraşmasın gerçek hayata dönsün diyorsunuz.
Ne de Londra'ya giderse bana olan sevgisi, ailemize olan sevgisi zarar görür mü diye endişeleniyorsunuz.
Eşinize olan güveniniz ve inancınız, onun bu hayatta yapmak istediklerine duyduğunuz saygı her şeyin üstüne çıkıyor.
Ya bu asıl sevgi zaten.
Bir insanı gerçekten sevmek tam olarak böyle bir şeydir herhalde.
Bir insanı sadece yanındayken, sadece biz istediğimiz gibi severken sevmek zaten çok kolay.
Mesele o insanın kendini gerçekleştirme potansiyelini görüp, o insana inanıp onun önünü açmak.
Bu kulağa basit bir şey gibi geliyordur belki.
Filmde de zaten 5-10 saniyelik bir sahneydi.
Ama hayatın içinde çok karşılaştığımız, hepimizin başına gelebilecek bir şey.
Belki de başımıza gelmiş bir şey.
Ki böyle şeyleri çok duyarız ya.
Mesela birinin bir hayali vardır atıyorum.
Dil okuluna gitmek istiyordur.
Ama o sırada nişanlanır, evlenir ve bu hayaline 3-5 ay gidecek halbuki.
Rafa kaldırır yani bu kadar basit bir şey bile yapmaz.
Ya da yurt dışında yüksek sans istiyordur ama ayrı kalmamak için gitmez gibi şeyler.
Böyle şeylerden gerçekten hiç hoşlanmıyorum.
Herkes birbirini desteklesin istiyorum.
Ben bilmiyorum insanların hayallerini desteklemeyi hep severim.
Bunu fazlasıyla da yaptığımı düşünüyorum böyle bir şey gördüğümde.
Ama ailem olan bir durumda o yüzyılda yapar mıydım bilmiyorum.
Evde su bile olmayan bir devirde başındaki erkeği hayallerine göndermek ki gerçekleşip gerçekleşmeyecek mi onu da bilmiyoruz.
Herkesin yapabileceği bir şey değil.
Bu konuda benim çok güzel bir anım var.
Ne zaman aklına gelse çok iyi hissediyorum.
18-20 yaşlarındayken de ya hep böyleydim zaten hayal kurma ve potansiyel olayına çok inanıyordum.
O zamanlar aşık olduğum biri vardı işte üniversitede olur ya gençlik aşkınız daha önce de bahsetmiştim.
Onunla çok konuşurduk ileride yapmak istediklerimizi.
O çocuk da biraz kafasında yaşayan bir tipti aslında.
İnsanlar benim ondan ne bulduğumu bazen sorguluyordu.
Hani garip karşılıyorlardı.
bizim o muhabbetimizi.
Ama ben onun o hayal dünyasını, dünyaya bakış açısını, daha derin düşünmesini, ne bileyim yaptığı analizleri falan çok seviyordum.
Birbirimizin düşünce yapısına çok şey kattığımızı fark ediyorum şimdi dönüp bakınca da.
Hep inanıyordum ona. Ya istediği şeyleri yapacağına çok emindim.
Ben bunları yapacağını biliyorum.
Sende o potansiyel var diyordum.
Hiç unutmuyorum. Bir gün Otağtepe diye bir yer var İstanbul'da bilenler bilir.
Ya şu an gidip de oraya erkek arkadaşımla oturmam ama işte o zamanlar üniversitedeyiz.
Bir de İstanbul'da Geziyoruz falan. Oraya gitmiştik.
Orada oturuyoruz böyle. Manzara da çok güzel.
Bakıyoruz falan. Zeynep dedi ben işte şu işi yapacağım.
Bu arada biz hukuk okuyoruz ama çok bambaşka bir iş söylüyor.
Şunu yapacağım, bunu yapacağım.
İşte sana şunu alacağım, bunu yapacağım falan diyor.
Beni de katıyor işin içine. Hani bunları başardığımda sana da şunları şunları yapmak istiyorum gibisinden.
Böyle bayağı uzun uzun konuşmuştuk.
Ben de diyorum ya yaparsın eminim.
Hani sen düşünüyorsan yaparsın.
Ama gerçekten inanıyorum. Onu sevdiğim için değil.
Çocuk çok potansiyeli olan bir insandı.
Neyse yıllar geçti. Biz son kez bir görüştük.
Dedi ki... Sen dedi bana hep inandın ya hiçbir şeyim yokken elimde hiçbir kanıt yokken en düştüğüm zamanda bile inandın.
Bu hep aklıma geliyor ya beni çok cesaretlendirdin dedi.
Her şeyi yapabileceğime inandırdın beni ben de yaptım dedi.
Ay tüylerim diken diken oldu.
Gerçekten 25'ine kadar bahsettiği birçok şeyi yapmıştım.
Biz işte o son görüştüğümüzde ben ilk bölümlerimi falan yayınlamıştım sanırım.
Ya daha podcast'e ilk kez başlamıştım bayağı oldu.
O da podcast'ı dinlemiş.
Aşırı amatördü bu arada. Çok kötüydü bölümlerim.
İlk bölümler. Bana uzun uzun öyle bir feedback vermişti ki.
Yani bir kız görünce ağlayabilir.
O kadar acımasız bir eleştiri ki aslında.
Bunu daha iyi olmamı istediği için.
Beni çok iyi tanıdığı ve neler yapabileceğimi bildiği için yapmıştı.
Ben bunu biliyorum. O yüzden hiç üzülmedim.
Aksine mutlu olmuştum.
O yapıcı eleştirileri bana çok iyi gelmişti.
Şey demişti bu da. Senin yerin tam burası.
Sen bunu çok iyi yaparsın.
Bu iş tam senlik demişti.
Son görüşmemizdi işte. Ben de ona inandım ve yaptım.
Bunu hatırlamak çok hoşuma gidiyor.
Hem onun adına mutlu oluyorum.
Hem kendi adıma mutlu oluyorum.
Gerçekten değerli feedbackler vermişti.
Hem de ben ona inandığım için güzel şeyler söylüyordum, içimden geliyordu.
Ama onun nezdinde söylediklerimin bu kadar önemli ve benim ona inancımın bu kadar belirleyici olduğunu fark etmemiştim o zamanlar.
Bazen bir insana söylediğimiz alalade bir lafın onu ne kadar etkileyebileceğini fark etmiyoruz.
Ya bu iyi bir lafsa sıkıntı yok da genelde kötü oluyor.
Genelde umut kırıcı oluyor.
Ki insanlar ortada hiçbir done yok diye heves kırmaya bayılıyorlar.
Ya sıfır noktasındaki insana pek...
İlla 3-5 bir şey olacak ki seni destekleyecek, sana inanacak.
Bu bence biraz da şununla ilgili.
Bir insan kendini ne kadar iyi tanıyorsa, kendiyle ne kadar iyi bağ kurduysa diğer insanların potansiyelini de o kadar fark edebiliyor.
Mesela ben hayatta başarabileceğim şeyleri küçümseyen biriysem, kendime güvenim düşükse, başkası bana bir hayalini anlattığında onun da o hayali gerçekleştireceğine olan inancım düşük olur.
Ya ben ona orada olumsuz bir yorum yaparım veya olumsuz bir duygu geçiririm.
O insanı etkiler eve gider belki kendisine olan güvene düşer.
Halbuki oradaki asıl sebep benim kendime olan güvenimin düşük olmasıdır.
İçimize nasıl bakıyorsak etrafa da o gözle bakıyoruz ya ben daha kendime inanmıyorum ki millete nasıl inanayım?
Peki kendime inanmam için ne gerekiyor?
Kendimi iyi tanımam gerekiyor.
Kendimle bağlantıda olmam gerekiyor.
Benim yeteneklerim neler?
Beceremeyeceğim işler neler?
Başkalarına zor gelip bana kolay gelen işler neler?
Ailemden taşıdığım inanç kalıpları neler?
Ve ben bunları nasıl çözebilirim?
Tüm bu çözümlemeleri yapıp kendim olabileceğim alanları keşfetmem gerekiyor.
Kendim olma cesaretini göstereceğim tamam da ben kendim neyim?
Önce bunu anlamam gerekiyor.
Bugün bizim Telegram grubunda bir muhabbet oldu.
Podcast'ın Telegram grubu var evet.
Yani bir Vine açmadığım kaldı.
Her yerde, her şekilde bağlantıdayız.
Neyse bunu seviyorum. İşte Telegram'da bir muhabbet oldu.
Günlük hayatta karşılaştığımız sorunların hepsinin temelinde çok garip bir şekilde ve çok bilinen bir şekilde ama aynı zamanda garip de yani aile ilişkilerimiz, ailemizle bağımız ve büyüme sürecinde yaşadıklarımız yatıyor.
Onları genel hatlarıyla bir çözümleyince Hayatta aklınıza gelebilecek birçok sorun çorap söküğü gibi geliyor.
Çünkü bazı bağlantıları kurabiliyorsunuz.
Neyi neden yaptığınızı veya neye neden o tepkiyi verdiğinizi anlayabiliyorsunuz bu bağlantıları kurduğunuzda.
Sanki tüm meseleler birbirine bağlı da o düğümün başını bir yakalamak lazımmış gibi.
Hani orayı yakaladıktan sonra gerisini yavaş yavaş çözeceğiz çözeceğiz.
Sonra da birden her şey böyle kolayca akıp gidecekmiş gibi oluyor.
Bu ara fark ettiğim şey de 30'a gelmenin en güzel yanı bu.
Gerçekten 20'lerde o düğümleri çözünce daha doğrusu çözmeye başlayınca 30'a geldiğinizde çoğu şeyin sebebini anlıyorsunuz.
Bir insan beyni bir şeyleri anlamlandırabildiğinde daha kolay üstesinden geliyor.
Bu çözüm... Altyazı M.K.
Hatta dilerseniz gizlilik seçenekleri sayesinde anonim kalabiliyorsunuz.
Size özel bilinç 25 koduyla terapindeki ilk seansınız 2026 sonuna kadar %25 indirimli.
Detayları açıklamaya bırakıyorum.
Bu kendin olma sürecinden bahsettik işte.
Hani insan devamlı bir endişe duyuyor ya büyük şeyler başarmak istiyorsa özellikle bir yola girecek de o yolda ya rezil olacak tırnak içinde ya da ona helal olsun denecek.
Burada hayat arkadaşının önemini düşünmeye başladım.
Yani son zamanlarda gerçekten önceden bu kadar düşünmüyordum.
Hep bireysel düşünüyordum.
Belki de kendim daha oraya gelemediğim için.
E şimdi kendim geldiğimi düşünüyorum.
Kendimi ortaya koyma cesaretini gösterdiğimi düşünüyorum artık.
Ve merak ediyorum. Ya karşıma çıkacak insan bakalım gelebilmiş mi o noktaya?
Biz birbirimize nasıl destek olacağız?
Bunu düşünmeye başladım.
Böyle şeyler düşününce de karşınıza böyle içerikler denk gelir ya.
Bu bölüm karşınıza çıktıysa sizin de belki aklınızda böyle sorular vardır bu ara.
Mesela geçen Giray Altınoklu eşinin bir röportajını gördüm.
Kadın diyor ki biz tanıştığımızda Giray hiçbir şey değildi ama ben onun başaracağını o kadar iyi biliyordum ki geldiğimiz noktaya hiç şaşırmıyorum diyor.
Bu çok hoşuma gitti, çok tatlıydı.
Ben de o dediğim işte erkek arkadaşımla ilgili onu yıllar sonraki halini gördüğümde gerçekten hiç şaşırmadım.
Çünkü çok emindim onun kafasındaki şeyleri yapacağına.
Ya bilmiyorum insanın kendi olabilme cesaretini göstermesi genelde bir 30 yılını alıyor sanırım.
Tam bunu yakalamışken veya bu yolda ilerlerken hayatındaki insanın sana omuz atmaması, hatta sırf kendi kişisel gelişimini iyi bir yere getiremediği için yoluna taş koyması çok kötü bir ihtimal.
Bu şekilde harcanan o kadar fazla hayat, o kadar fazla potansiyel ziyanı var ki umarım hepimiz kendimizi ortaya koyma cesaretine erişmeye çalışırken hayatımızdaki kişi de bu içgörüye
ulaşmış olur ve hayallerimiz için birbirimizi yükseltiriz.
Böyle birini bulursam Hamnet filminin sonunda sette bir dans etmişler ya.
Hamnet dans videosu yazarsanız çıkar.
Rihanna'nın We Found Love şarkısında.
Muhteşem bir video.
Böyle birini bulup öyle dans etmek istiyorum.
Hayat bizi hep o dans videosundaki gibi hissettirsin istiyorum.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
