
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu serinin 2.bölümünde kendimizi, ailemizi, başımıza gelenleri kabullenmek ve kurtarıcı beklememek üzerine Bilinç Akışı’nda kalıyoruz.❤️🩹 Yeni bölüm her çarşamba&pazar tüm platformlarda!
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam.
Ben Zeynep.
7. bölümle karşınızdayım ve hala bir giriş bulamadım.
Ve şu an çok heyecanlıyım.
Bayağıdır ara verdiğim için, ilk kez bu kadar ara verdim.
Şu an böyle ses kaydını açınca birden kalbim pırpır etti.
Ve şunu düşündüm.
İnsanın gerçekten hayatta böyle heyecanlanacağı şeyler bulması çok kolay olmuyor.
O yüzden şu an böyle anlık çok mutlu oldum.
Ben bu heyecanı bir voleybol oynarken yaşıyorum.
Küçüklüğümden beri voleybol oynuyorum.
Hani ara ara oynayamadığım dönemler oldu sağlıktan dolayı ama geçenlerde mesela uzun zaman sonra tekrar başladım antrenmanlara ve...
Önceki akşam çantamı heyecanla hazırladım.
Her şeyi koydum. Böyle mutlu mutlu uyudum.
Ve sahaya gittiğim anda da aynı heyecanı yaşadım.
12 yaşındaki heyecanımı.
Şimdi podcast açınca da o heyecanı yaşadım.
Gerçekten çok güzel bir şey.
Böyle heyecanlı olduğumuz, tamamen karşılıksız bir şekilde sadece içimizdeki heyecanı yaşadığımız şeyleri görmek, fark etmek veya ne bileyim keşfetmek.
Bunun bize denk gelmesi.
Bence çok güzel, talihli bir olay.
İlk kez bu kadar ara verdim dedim.
Çünkü geçen bölüm kendi puzzle'ını tamamlamak diye bir seriye başladım.
Birinci bölümünü yayınladım.
Bu da ikinci bölüm olacak.
Bunu üç bölüm olarak düşünüyorum.
Bir uyanış, iki kabullenme, üç de affetme olarak düşünüyorum.
Ama geçen bölüm...
Ya bilmiyorum beni...
Çok sarstı, böyle etkiledi çünkü hem kendimi çok açtım gibi geldi ve öyle bence.
Hem de o bölümden sonra podcast bir ivme yakaladı diyebilirim hani kendime göre.
Daha yeni başladım ne bileyim öyle bir PR'ı falan da yok ama bir şekilde o bölüm biraz yayıldı ve mesaj atan insanlar çoğaldı.
Tanıdığım ama 20 yıldır, 15 yıldır konuşmadığım insanlar mesaj attı.
Tanımadıklarım yazdı falan.
Ben böyle birden şey oldum.
Hem duygusal bir şey anlattığım için içime kapanmak istedim.
Hem de birden ya çok mu açtım kendimi ya ben ne yapıyorum?
Hani ben bu kadar göründüğünü bilmiyordum bu işin falan oldum.
Hatta bu ikinci bölümü bir ay önce aslında kaydettim zaten.
Ama yayınlayamadım.
Şey olarak da yorucu benim için hani duygusal açıdan da tamam bir şeyler anlatıyorum ama o anlattığım şeylerin altında çok daha derin şeyler var ve ben bunları öncesinde düşünürken, not alırken, burada
anlatırken çok daha derin şeylere maruz kalıyorum aslında duygusal olarak.
O yüzden biraz ara vermiş bulundum.
Bu arada geçen bölümün başında babamın beni dolandırdığını anlatacağım diye başlamıştım konuya.
Sonuna gelince de bu bölüm çok uzun oldu.
O yüzden bu konuyu seri yapacağım deyip anlatmamıştım.
Ama böyle dediğim için ben de sizi dolandırmışım.
Öyle diyenler oldu. Aslında haklılardı.
Yani bir tık kayıp etmiş olabilirim.
Ama bölüm bir buçuk saat falan sürecekti.
Ve ben mecburen ikinci bölüme bırakmak zorunda kaldım.
Ayrıca bu podcast tamamen ama tamamen bilinç akışından oluşuyor.
O yüzden size giriş, gelişme, sonuç, olay örgüsü vaat edemiyorum.
Birazdan ne konuşacağım hakkında benim de fikrim olmuyor.
Genelde böyle duygular üzerinden gittiğim için o an bazen konu başka yerlere geçebiliyor.
Geçen bölüm kendi uyanış sürecimden bahsetmeye başlamıştım.
2020'de pandemide ailemle çok fazla vakit geçirdikçe yanan ışıklar ve benim depresyona girişim bunları konuşmuştuk.
Bu arada depresyon bilgisi kullanmamız gereken bir kelime.
O yüzden afaki bir şekilde ya ben depresyondaydım işte anlamında demiyorum bunu.
Gerçekten elle tutulur bir depresyondaydım.
Ama bunun o zaman ilk başta farkında değildim aslında.
Depresyon zaten insanın direkt anladığı bir süreç değil bence.
İlk başta... Hayat ve her şey o kadar anlamsız geliyor ki.
Hayatın oluru bu, normali bu sanıyor insan.
İçinde bulunduğu duygu durumu hep öyle gidecek ve oradan çıkamayacak gibi hissediyor.
Kronik depresyonsa tanınır belki.
Ama ilk kez depresyona giren birinin direkt tanıması baya zor gibi geliyor bana.
İşte ben de ilk başta tanıyamadım o depresyonda olma halini.
Kendi içimde hissettiğim huzursuzluğu, devamlı yatma isteğini, her şeyi sorgulama, cevapları inkar etme halini anlayamadım.
O sıralar terapiye yeni başlamıştım.
Başka bir sebepten başlamıştım aslında.
Ve beni hayata bağlayan tek şey haftada bir gün terapistimle görüşeyim o bir saatti.
Onun haricinde gerçekten ölü gibiydim.
Şimdi düşünüyorum daha da kötüsü bundan kimsenin haberi yoktu.
Mesela ailemle yaşadığım için kendi odamda o dip duygu durumunda kalıyordum.
Ama odamdan çıkmam gerektiğinde sanki böyle bir maske takıyordum.
İçinde bulunduğum halde bizim evde kimse anlamadı.
Neyin var demedi kimse.
Zaten bizim evde pek öyle şeyler konuşulmaz.
Bu yüzden... Benim genel olarak ödüm kopuyor.
Ben salonda televizyon izlerken çocuğum içeride ağlayacak ve benim haberim olmayacak diye.
Biri yıllar önce Twitter'a böyle bir şey yazmıştı.
Bu korkuyu içimde taşıyorum yani.
Neyse bu depresyon süreci çoğu Türk ailesinin olduğu gibi odamda böyle 2 metrekare üzerinde aylar süren bir şekilde ve kimseye çaktırmamak suretiyle
tamamlandı. Bir gün uyandım ve gerçekten hayata yeniden başlamıştım.
Ya tabii ki öylece dümdüz ben durdum ve zaman geçti ve iyi hissettim anlamında söylemiyorum bunu.
Bir noktadan sonra biraz çabalamaya başlamıştım.
Ve o çaba bir süre sonra sonuç vermeye başladı.
Zaten en önemli şeylerden biri o süreçte neye yöneldiğiniz bence.
Başlarda okey git.
Yat, ağla, uyu, hiçbir şey yapma.
Ama insanın bir noktadan sonra durumu idrak etmesi gerekiyor.
Ya bu da çok saçma bir tavsiye oldu bu arada.
Depresyondaki insana böyle şeyler söylenmez.
Ne gibi oldu ya?
O dönem böyle baya kötü hissettiğim bir gün haldır huldur koşa koşa böyle saçma sapan bir yerdeki saçma sapan bir devlet hastanesine gitmiştim.
Bu arada Türkiye'deki sağlık sistemi aslında çok iyi kesinlikle ama...
Psikiyatr, psikolog işlerini sanırım çözemediler.
Ben de öyle saçma bir hastanelik psikiyatriye gittim.
İğrenç bir ortamdı ya.
Gerçekten odaya giriyorsun, odanın kapısı açık.
Ve tüm koridorda senin derdin yankı yapıyor.
Sıra bekleyen insanlar birazdan kendi dertlerini de yankı yapacağını, o gerginlikle koridorda oturuyorlar böyle arda arda.
Oradaki doktorun söylediği tek şey, işe gitmek de istemiyoruz.
Ama gitmek zorunda kalıyoruz.
Kendini biraz zorlaman lazım falan demişti.
Böyle abuk sabuk insan psikolojisinden son derece uzak bir tavsiyeydi.
Gerçekten ya hadi ya falan diyesim yani wow.
Doğru olarak depresyondaki insana kendini zorla tavsiyesi vermek neyin kafası yani?
Zatımdaki insanı diğer insanlardan ayıran şey halinin olmaması, hiçbir şeye gücünün olmaması, karamsarlık, o gücü kendinde bulamaması falan.
Bu eylemsizlik hali, depresyon yani.
Neyse ben kendi sürecimde bir süre sonra bir şeylere yönelmeye başladım.
Ve o yöneldiğim şeyler aslında benim yolumu belirledi.
Hatta bugün ne kadar uzanan yolumu belirledi bile diyebilirim yani vesile oldu bir yandan.
İlk zamanlar gerçekten hiç ama hiç halim olmuyordu.
Ama sonra bir şeyler okumak, kendi duygu durumuyla ilgili kısmını çalıştırmak bende çok işe yaradı.
Bir şeyler okuyarak ve bir şeyler dinleyerek yolumu bir şekilde aydınlatmaya başlamıştım.
Hala kötü hissediyordum bu arada ama işe yarar bir yerden tuttuğumu düşünmeye başlamıştım.
Şimdi dönüp bakınca bunun doğru olduğunu fark ediyorum zaten.
Çünkü her ne kadar maddi olarak elime hiçbir şey geçmese de çalışmasam ve sadece evde yatıyor olsam da okuduğum kitapların yaktığı ışıklarla o karanlıktan yani o kapkaranlık
yerden bir loşluğa geçebilmiştim.
Sonra yavaş yavaş işe güce başladım.
Bir şeylerle ilgilenmeye başladım.
Bu sefer de şey oldu ama aşırı duygusallıktan aşırı mantıksallığa geçtim.
Yüksek düzeyde para kaygısı yaşamaya başladım.
Birkaç aydır yani uzun süredir çalışmadığım için birden çok fazla işe güce abanmaya başladım.
Ama bunlar normal ya.
Bu süreçteki dengesizlikler bence çok okey, çok normal.
İnsan kendi kaybolmuş hissederken bulmaya çalıştığı yolda deneye yanıla ilerliyor.
Bazen fazla duygu, bazen fazla mantık gibi yürütebiliyor yani süreç.
Bir tarafı da günlük hayatta yapmamız gereken...
çalışmak, yaşamak, rol yapmak gibi şeylerden sonra bence depresyonun diğer bir aşaması yüzleşmek oluyor.
Depresyon böyle bir nevi fark etme ve idrak etme hali ya aslında hep mış gibi sandığımız şeylerin gerçek yüzüyle karşılaştıktan sonra ekolojimiz
bir tepki veriyor ve bu da depresyona yol açıyor.
Çünkü orada fark ettiğimiz şeyle Biz aslında gerçekliğimizi yitiriyoruz.
Ve o gerçekliği yitirmek de bizim için bir kayıp oluyor.
O kalbin yası tutulurken depresyona giriyor.
Ailemizin sandığımız gibi bize destek olmadığını anlamak, çok uyumlu olduğumuzu sandığımız sevgimizle uyumlu olmadığımız için ayrılmak, ne bileyim arkadaşlıkların
değişmesi, aldatılmak, kandırılmak gibi olaylar bunlara örnek olarak verilebilir.
Depresyon bu durumların inkar edilmesi için verilen tepkiler aslında.
Ama depresyondan sıyrılırken bir yandan da kabullenmeye başlıyoruz bu olayları, bu mış gibi sandığımız şeylerin gerçek yüzünü.
Yani tahterevalli gibi.
İnkar ne kadar azalırsa kabullenmek o kadar yukarı çıkıyor.
Şimdi ben de dönüp bakınca bence insana en zor gelen ama İnsanı en özgürleştiren yer de o kabullenme anı.
Hem kendi kabullenmek, hem aileni kabullenmek, esrafındakileri kabullenmek, her şeyi kabullenmek.
Benim hikayemdeki kabullenme aşaması ise, iki bölümde bahsettiğim babamın dolandırıcılığını anlamam vesilesiyle oldu.
O da şöyle, bu depresyon süreci sona erdikten sonra, Bir yıl geçti.
Ben işte işe falan gidiyorum.
Ofisi yeni açmışım böyle.
Pek iş de yok zaten.
Bir gün evden çıktım.
Küçükçekmece E5 kenarına yapılan yeni bir adliye var.
Oraya gidiyorum. Yani lanet olsun gerçekten o adliyeye.
Öyle bir yerde ki toplaşmadan indikten sonra E5'in kenarında 15 dakika yürümeniz gerekiyor.
Hiç unutmuyorum.
O gün de 4 Ağustos 2023.
Ben o lanet yolda, böyle yolda düzgün değil, şey topraklı gibi böyle hani toz olan yollar olur ya.
Lanet yolda, egzoz dumanları altında, araba sesleriyle yürürken bir yandan yürüdüğüm dakikaları güzelleştirmeye çalışıyordum.
İşte müzik dinliyorum falan.
Ama o kadar iğrenç bir an ki hem hava sıcak hem E5 kenarı zaten aşırı gürültülü, hava aşırı pis.
Gittiğim iş...
Böyle başkasının duruşmasına girme işi 350 lira mı ne öyle söyleyeyim.
Kendime saygımı kaybetmişim yani.
Arabam yok tıklım tıklım metrobüsten inmişim falan.
O anı güzelleştiremiyorum da çünkü mümkün değil.
Birden yürürken ben şunu fark ettim.
Babam beni dolandırıyor.
Nasıl dolandırıyor?
Bana yıllardır...
Sana araba alacağım deyip duruyor.
Üniversiteyi kazan.
Şu geçsin. Bekle pandemi var.
Bekle kriz var. Durulacak diye.
Adam beni tam 10 yıldır dolandırıyor.
Ben 18 yaşında ehliyet aldım.
28 yaşındayım şu an.
Dolandırmak şimdi böyle söylenince her ne kadar sadece parayla ilgili bir terimmiş gibi gelse de aslında kısaca vaatlerin yerine getirilmemesi diyebiliriz.
Dolandırmanın tanımına.
Türk ceza kanunu da hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp onun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişi dolandırıcı
olarak tanımlanıyor. Bir insanın size devamlı olarak vaatlerde bulunup bunu gerçekleştirmemesi de dolandırıcılık yani düpedüz.
Ben bunu o iğrenç yolda toz duman altında yürürken aldım.
Sizde şu an düşünce hayatınızda devamlı bir şeyi bir daha yapmayacağını veya yapacağını söyleyip bunu yerine getirmeyen, işte ne bileyim bir şey alacağını vereceğini söyleyip
uymayan, sözünde durmayan insanlar olduğunu fark etmişsinizdir.
Süre gelen bu hareketler, bu eylemler de aslında dolandırıcılık yani bize karşı yapılan.
Babam da bana yıllarca bunu yaptı.
Ben ehliyet aldığımdan beri bana araba alacağını söyleyip devamlı vazgeçerek alıyormuş gibi yapıp cayarak beni yıllarca oyaladı.
Bu arada ben bu bölümü çekene kadar ilk bölümden sonra düşünmüştüm zaten.
Hani ikinci bölümde kafamdaydı, üçüncü bölümde kafamda.
İkinci bölümde bu dolandırıcılık hikayesini anlatacağım zaten belliydi.
Babam bu sırada yine bana araba alacağını söyledi ve ben...
Hani ilk başta oralı olmadım artık inanmadım, ilgilenmedim.
Sonra gerçekten alacağım işte şöyle böyle falan diye beni o yola soktu.
Sonra yine almadı.
Ve daha kötüsü ne biliyor musunuz?
Bana araba almadı ve kendi arabasını yükseltti.
Yani bir şey demiyorum.
Çünkü aştım artık bu konuları.
Devamında anlayacağınız üzere.
Bu şekilde böyle davrana davrana ben daha bu bölümü çekene kadar iki bölüm arasında bile Böyle süre gelen bir davranışı var yani babamın.
Bu arada bu belki birilerine göre çok derde bak ya falan gibi gelebilir ama insanların yaptığı en büyük hatalardan biri de dert küçümsemek.
Yani birine göre bu saçma sapan bir derttir ama birine göre de çok büyük bir derttir.
Ki benim için öyle.
Çünkü bence her şeyi içinde bulunduğumuz koşullara göre değerlendirmemiz gerekiyor.
Ben de hani bunu yapabildiğimi düşünüyorum.
Ben gidip babamdan Jaguar falan istemiyorum sonuçta.
Maserati istemiyorum diye bir Clio falan almamız gerekiyor şu an.
O zaten yeterli benim için.
Benim ailem zaten işte tek memur maaşıyla geçinen, ellerinden geleni yapan ve durumu olmayan bir aile olsa tabii ki ben ağzımı açmazdım.
Burada şey derken bu imkanı çocuklarını kullanmayıp başka başka şeylere kullanan.
Hep başka seçimlere baskın gelen, İstanbul gibi bir yerde çocuklarını, iki kızını yani top taşımayı mecbura bırakan bir aileden bahsediyorum.
Benim derdim burayla. Ben yılların aymasını o gün o yürüdüğüm yolda fark ettim.
Babamın bana araba almayacağını, beni oyaladığını ama öte taraftan annemle kendi hayatı ve başkaları için.
O paraların çok daha fazlasını harcadığını ben o yolda kabullendim.
O yüzden de bu son bir ay içinde olan ikinci bir araba krizi ve kendi arabasını yükseltmesine de aslında şaşırmadım.
Ve niye böyle kabullenme indi gibi bir şey olmadı.
Bunu şöyle düşünün.
Matematikte böyle çözemediğimiz bir problem çeşidi vardır ya.
Deneriz deneriz bir türlü anlayamayız.
Sonra bir gün çat diye böyle çözmeye başlarız.
Beynin çalışma şekliyle alakalı bu aslında.
Beyin pratik yaptığı kas ne kadar çok çalıştırılırsa o kadar onunla ilgili sonuç veriyor.
Benim olayım da bu şekilde çözüldü.
Ben bu kabullenmeyle ilgili mevzuyu da yani bunu genel psikolojik mevzular olarak düşünürsek uzun süredir üzerine düşündüğüm, fark ettiğim birçok şey birikip bir anda çözüldü
diyebilirim. Bana sorarsanız işin en ama...
En önemli kısmı buraydı.
Ve burayı hala tam olarak açtığımı söyleyemeyeceğim.
Çünkü biraz daha derin mevzular.
İnsan hep ailesi kendisini düşünüyor, kendisini çok seviyor veya kendisi için her şeyi yapar sanıyor.
Tabii ki çoğu aile çocuğunu çok seviyor ama sevmekle emek vermek veya elinden geleni yapmak o kadar farklı şeyler ki.
Herkesin sevgi dili...
O kadar farklı ki ben burada bana araba alınmadığı için beni sevmiyorlar demiyorum.
Ama durup bir düşünüp evet benim için bu kadarını yapıyorlar.
İşlerinden daha fazlası gelmiyor diyebiliyorum.
Bunu demek ve kabullenmek de bu sürecin en ama en zor kısmı.
Yani şu an beni hala yutkunduruyor mesela.
O yüzden çoğu insan ebeveynlerini mükemmelleştirme, Terapide bile onları aklama eğiliminde oluyor.
Terapiye gidiyorsanız kendinizi böyle ailenizi aklarken yakalayabilirsiniz.
Böyle böyle yaptı ama işte şu yüzden yaptı falan derken bulabilirsiniz.
Aslında orada ebeveynin hareketi karşısında önemli olan o sebep sonuç ilişkisi değil.
Ebeveynin hareketinin insanda bıraktığı iz ve tahribat özellikle de bunu çocuk halimiz için söylüyor psikologlar.
Orada yani çocuk olarak biz bir mantık kurmak, bir illiyet kurmak zorunda değiliz.
O an çocuğun hissi neyse yaşanan odur.
Belki gerçekten çocuk kafasını büyütmüştür, belki kafasını kurmuştur.
Ama çocukta bırakılan duygusal iz neyse terapideki karşılığı, hayattaki karşılığı da bu oluyor aslında.
Kabullenmeyi biraz daha kurcalarsak...
En önemli noktasının önce kendi olduğu gibi kabullenmekle başladığını anlayabiliyoruz bence.
Hayattaki her şeyin içten dışa doğru seyretmesi gibi kabullenmek de önce kendimizle başlıyor.
Kendi varlığını, bedenini, iyi ve kötü yanlarını, potansiyelin olan ve olmayan şeyleri, kendi defolarını, her şeyi önce keşfetmek, fark etmek.
Sonra da kabullenmek ve yola devam etmek gerekiyor.
Kendi üzerine düşünmeyen, kendi keşfetmeyen, çalışmayan, yani böyle kendi üzerine çalışmayan bir insanın kendi kabullenmesi, dolayısıyla da başkalarını olduğu gibi kabul etmesi
mümkün değil. Ay aklıma bir şey geldi ya.
Bazen insanlara şok oluyorum da aslında şok olmamak lazım.
Her türlü insan var. Geçen bir çocukla tanıştım.
Nerelisin muhabbeti oldu.
İşte çocuk ilk şey dedi balık esirliyim dedi.
Sonra ama ailem Kayserili gibi bir şey dedi böyle.
Ben de şey sandım.
Hani balık esirliyim deyince herhalde dedesi falan balık esire gelmiş diye düşündüm.
Yo yani bu 3 yaşındayken bende gayet babasıyla annesi gelmiş balık esire Kayseri'den ve çocuk balık esirliyim diyor.
O zaman ben de şeyliyim İstanbul'dayım hatta.
Oturduğumuz hemşireyim.
Hatta şeyliğim dur. İstanbul Bağdat Caddesi'ndenim.
Ya Allah'ım yarabbim ya bunu böyle seçebiliyor muyuz yani?
Ailen neredeyse, baban nereden geldiyse sen de oralısındır zaten.
Adam daha Kayserili olduğunu kabullenemiyor.
Yani Kayserili'yi reddetmek için ta 3 yaşındayken taşındığı yerliyim diyor bana.
Ya bu basit bir şeymiş gibi gözükse de bence turnusol şeylerden biri.
Zaten sonradan başka konularda da anladım da.
Veya işte başka biriyle konuşuyorsun.
Özellikle kadınlarda. Kaç yaşısın diyorsun.
90'lıyım diyor. Aman sana 89.
89 aralık falan okey.
Ama abi 89 ile 90 arasında bir yıl var ya.
Yani 34 yaşına mısın 35 yaşına mısın?
Dünyada 35 yıldır olduğunu reddedip 34 yaşındayım demek sana ne kazandırabilir ki?
Daha yerini, yurdunu, yaşını, ailesini, kendi varlığını, köklerini kabullenmeden bir insanın yolunu bulabileceğine hiç inanmıyorum.
Zaten gözlemlediğimde böyle varoluşun en temel yerlerini bile inkar eden insanların hep ama hep problematik bir yanı oluyor.
Her neyse dediğim gibi o gün ben dolandırıldığımı ve babamın her ne sebeple olursa olsun elinde imkan varken bana kolaylık sağlamayı...
Kabullendim. Onda kendi düşünceleri var, kendi inançları, kendi doğruları var.
Hiçbirini doğru bulmuyorum, hak da vermiyorum.
Ama aklamıyorum da artık.
Ben bunları bu babamın inançlarına, düşüncelerine karşı gelerek yani bunların değişmesini bekleyerek yıllar kaybediyorum.
Ailemi olduğu gibi kabul etmeyerek bir gün onların fikrinin, davranışının değişeceği umudu içinde olarak kaybeden ben oluyorum aslında.
Bunu fark ettim.
Hayır değişmeyecekler.
Yani ellerinden gelmesine rağmen öncelikleri...
Bu değil. Bu kadar basit bir mevzu.
Sonuçta istemeyen bir insana zorla bir şey yaptıramam.
Bu zamana kadar da yaptıramamışım.
Bu ayma benim için ilk başta gerçekten üzücü oldu.
Ama onların sadece ebeveyn olarak var olmadığını, ebeveyn kimliklerinden başka insan, arkadaş, eş, sosyal hayat etiketleri gibi birçok kimliğe sahip olduklarını fark ettikten
sonra her türlü şeyi kabullenmek daha kolay oluyor bence.
Hayatlarını, çocukları odaklı yaşayan aileler vardır.
Bir de hayatlarını çocuklara odaklı yaşamayıp kendileri odaklı yaşamak isteyen insanlar vardır.
Yani benimkiler de bundanmış demek ki.
Bu tip insanlarmış, bu tip ebeveynlermiş.
Ben ne diyebilirim yani daha fazla?
Artık ben bir şeyleri saldım ve kabul ettim.
Yani kendi yoluma bakıyorum.
Şimdi kendi çalışıyorsun, kendine de almıyorsun falan diye...
Demez herhalde kimse. Çünkü 2019'dan sonra kendi maaşını biriktirerek araba falan alamadı kimse.
En azından benim jenerasyonumda.
Krediler düşürmese tabii ki alınırdı.
Ama şu an cebinde 500-600 bin lira nakit para yokken, peşin para yokken araba alamıyorsun.
Bu arada ben 2017'de de istiyordum.
2017'de çalışmaya başladım.
O zaman bir krediyi ödebiliyordum maaşımla.
İşte o zaman da babamın inisiyatifine bıraktım.
Öyle bir şeye cesaret edemedim.
22 yaşındaydım.
Kredi çekmeyi falan bilmiyordum öyle şeyleri.
Ama bu da bir hataydı.
İnsan boşuna 18 yaşında reşit olmuyor.
Bir şeylerde gözümüzün açılması gerekiyor aslında.
Eline böyle bir şans geçen olursa ailenizden izin falan almayın.
Boşverin. Gidin alın.
Çekin. Borca girin. Derim.
En kötü ne olabilir?
Zaten mal alıyorsunuz. Satarsın.
Ben orada... Böyle büyük bir toyluk yaptım ve bana bedel de yıllara mal oldu zaten.
İşte bunları fark ettikten sonra bana böyle bir çalışma az mı geldi?
Belki ne kadar çalışsam da şu an biriktirerek ulaşabileceğim bir miktar değil.
Sonuçta hayat devam ediyor.
Belli bir standartta yaşıyorum.
Onu düşürmek istemiyorum.
Hani o kadar da delirmedim yani.
Ama ne bileyim ya böyle tek başıma olduğunu fark ettim ya.
Gerçekten bu hayatta...
Tek başımayım. Evet küçük şeylerde destek olan insanlar var çevremde.
Ama böyle büyük istekler, amaçlar veya her türlü şeyde aslında tek başımayım.
Hepimiz tek başımızdayız.
Zamanla bu tek başınalık hissi özgürlük hissi yarattı.
Aslında özgürlük veriyor insana.
O zamandan beri de çok çalışmaya...
Başladım böyle. İstersem kendi kararımda her şeyi yapabileceğimi, ne bileyim istediğim işi yapabileceğimi, istediğim şeye yatırım yapabileceğimi falan fark ettim.
Çünkü o ana kadar artık avukatlığı bırakamam, başka mesleğe nasıl geçeyim, 27 yaşındayım falan diye düşünüyorum.
Ailem izin vermez, ailem laf yapar falan.
Yok. Onlar benim için bir şey yapmıyorlarsa benim hayatıma da aslında müdahale edemezler.
O tek başına aslında çok güzel bir özgürlük ve yarın bir gün ben bir şey yaptığımda bir yere geldiğimde ilerleme kaydettiğimde geçip ağızlarını açıp Zeynep bizim sayemizde şunu yaptı
diyemezler. Çünkü beni tek başıma bıraktılar ve ben her şeyi ilmek ilmek şu anda kendim işliyorum.
Bu hissi de açıkçası bayağı sevdim yani bunu çok geç fark ettim belki ben geç keşfettim ama şu an çok seviyorum.
Daha çok asılıyorum böyle her şeye.
Ve daha özgür hissediyorum.
Aslında konu burada araba gibi gözükse de ben hala ailemden ayrışma sağlayamamışım.
Bunu fark ettim.
Sonuçta bu kadar ezen bir şeyi, benim için bu kadar ezen bir şeyi ayrı bir birey gibi değil de hala onların çocukları gibi konumlandırarak ailemden bekliyorsam o olgunlaşma kısmı da demek
ki bende tam oturmamıştı.
Buradan sıyrıldıktan sonra hiçbir şeye hesap vermem özgürlüğü de geldi dediğim gibi.
Zaten avukatlığım bana yetmediğini ben hep biliyordum.
Bunu ben fakülteye başladığımdan beri biliyorum.
Yaz stajı yaptığımdan beri.
Yaz stajına giderken yazdığım bir tane kağıt var.
Ben bu işi yapmak istemiyorum ömür boyu falan diye.
Hep vardı içimde böyle yaratıcı bir şeyler yapma isteği.
Ama o ayrışmaya başladıktan sonra yani onlara hesap vermeyeceğimi...
Düşünmeye başladıktan sonra böyle daha farklı şeyler denemeye de cesaret edebilmeye başladım.
Mesela bu podcast'a başladım.
Ve podcast'a başlamam da bu arada Bigge Gürsoy.
Instagram'dan bakın. Bigge'yle tanıştım.
Instagram'dan denk gelmiştim bir gün böyle.
Hani gemileri yaktığınız bir zaman olur ya öf deneyeyim ne olacak falan dersiniz.
Öyle kendisinden bir seans almıştım denemek için.
Sonra 3 seans daha aldım.
4 seans aldım. Ve bana inanılmaz iyi geldi.
Gen anahtarları haritanıza bakıyor.
Human Design, Asyoloji onları da içeriyor sanırım.
Hani tam teknik kısmı ben de bilmiyorum ama.
Big'e muhteşem bir danışmanlık sağlıyor yani.
Onu ayrıca konuşuruz.
Biraz daha bu podcast ve marka işte iş değiştirme mevzularıyla ilgili bir bölüm daha çekmek istiyorum.
Marka da şöyle. Yeni yılda böyle dedim ki bir marka kurmak istiyorum ben.
Bir şeyler denemek istiyorum.
Yani böyle aslında podcast bana nasıl oyun alanı oldu.
Gerçekten çok sevdim o yaratıcı yanımı çalıştığımı.
Bir şeyler daha yapmak istiyorum.
Zaten bir şeye başlayınca orayı sevdiyseniz daha devamı geliyor ya.
Sonra böyle bir denemek istedim.
Önce pelüş şapkalar tasarladım.
Onu ürettirdim, sattım.
Ve beklediğimden de iyi gitti.
Güzel gitti. Başlangıç için bana çok güzel bir motivasyon oldu.
Sonra bir makyaj çantası ürettirdim.
Ama şimdi onun PR'ını çok yapamadım.
Çünkü bir yandan benim avukatlık işlerim devam ediyor.
Ve o çok yoğunlaştı o ara.
Bir de ben böyle biraz daha durmak istedim.
Çünkü şu an böyle tasarlamak istediğim başka bir şey var.
Bundan sonrasında artık profesyonel devam etmek istiyorum.
Yani sosyal medya ayrı, dijital pazarlaması ayrı.
Gerçekten bu marka kurma işine bir girişmek istiyorum yani profesyonel bir şekilde.
Şu an böyle daha durdum ve baktım, düşündüğüm bir aşamadayım.
Avukatlık devam ediyor bir yandan dediğim gibi.
Bunların hiçbiri için sonuçta ben artık kimseye hesap vermiyorum.
Aslında babam bana araba almaması beni konfor alanımdan tamamen çıkardı.
Birden böyle sanki konfor alanından şutlandım.
Podcast'a başladım.
Bunun maddi bir kaygısı yoktu ama kariyerime bir şey ekleme yolunda ilerliyorum.
Yani kariyer de değil aslında. Benim ruhuma iyi geliyor.
En başta o heyecanımda bahsettiğim gibi.
Sonra bir marka kurdum.
Şimdiden sonra onu büyütmeyi planlıyorum.
Sonuç olarak bu hayatta tek başımızdayız.
Bir an önce aslında herkesin bunu fark etmesi, sonra da kabul etmesi gerekiyor.
Çünkü bunu kabul ettiğinizde gerçekten başka kapılar açılıyor ya.
Böyle yani anlattığım gibi başka yerler açılıyor bir şeyler, bir şeylere vesile oluyor.
Bir yola girince zaten o enerjik şeyleri hayatınızda bir şekilde çekiyorsunuz gibi gibi şeyler.
Bunlar çok derin şeyler.
Burada şimdi sona doğru yaklaşacağım yavaş yavaş ama sona doğru yaklaşırken...
Kendi pazımızda kurtarıcı aramak üzerine de biraz konuşalım istiyorum.
Anlattığım gibi o sıcakta, ebeş kenarında, tozlu topraklı yolda, adliyete yürürken ailem bana araba konusunda ve hiçbir konuda destek olmak istemediğine aydım
ve kabullendim. Bunu kabullendim, okey.
Sonra daha çok çalışmaya başladım, o da okey.
Ama aradaki en kritik yerlerden biri de kendime kızmaktı.
Kendime kızdım çünkü yıllardır neden hep bir kurtarıcı bekledim diye kızdım.
Aslında kurtarıcı beklemek değil tam olarak.
Sonuçta ben de 7 yıla yakındır çalışıyorum, bir şeyler yapıyorum ama çok istediğim herhangi bir şeyi başkasının inisiyatifine bıraktıysam demek ki elimden geleni yapmıyordum.
Bir şeyi çok isterken bu şey başkasının inisiyatifine kalıyorsa o şeyi ya istemeyeceksin ya da...
kendi inisiyatifine çekeceksin.
Bu gücü başkasının eline verince insan gerçekten kitleniyor.
Ya da aslında henüz kendi hayatının sorumluluğunu alamadığı için insan bu gücü başkasının eline veriyor.
Ben o dönem yani bundan daha 7 ay önce falan hala kendi hayatımın sorumluluğunu kendim alamamışım ki istediğim şeyi ailemin onayına muhtaç hale getirmişim.
Aslında bu anlattığım süreçte farkındaysanız Önce bir kızma hali var.
Ben bunu fark etmeden önce hep kızgındım.
Hep söyleniyordum. Hep suçlayıcıydım.
Herkesin ailesi elinden geleni yapıyor.
Araba alıyor. Siz kolayca alabilecekken almıyorsunuz falan.
Yani devamlı böyleydim.
Sonra kabullenme aşamasına geçtim.
Okey onların hayatı ve bu kadarını istiyorlar mantığı yani.
Sonra da en önemlisi kendim odaklı düşünmeye başladım.
Ben neden istediğim şeyde başkasına söz hakkı bıraktım?
Burada görmem gereken şey ne diye düşündüm.
Kurtarıcı bekledim aslında yıllarca.
O yüzden de bunu fark ettikten sonra göstermek istenen şeyi görmeye çalıştım.
Bununla ilgili çok güzel Tanrılar Okulu'nda bir şey var.
Her şey bizi iyileştirmek için gelir der Tanrılar Okulu.
Gerçekten de her şerde bir hayır vardır sözünün.
Kişisel gelişim hali bu söz.
Başımıza gelen şeylere ilk başta duygusal tepki vermemiz çok doğal.
Ama o duygusal tepkinin içinde uzun süre durmak, oraya saplanmak çok tehlikeli.
Onun yerine hafif uzaklaşıp ben buradan ne öğrenmeliyim, kendimle ilgili görmem gereken, fark etmem veya iyileştirmem gereken ne var diye düşünmek lazım.
Benim zaten bu son 2-3 yıldır hayatıma sindirdiğim ve dikkat ettiğim en güzel şeylerden biri olaylara kendime odaklı bakmam oldu.
Ya başıma bir şey gelince veya ne bileyim karşı taraf bir şey yapınca bir şey deyince beni değiştiremeyeceğim şeylere odaklanmayı azalttım.
Mesela biri bir şey dedi.
Canım sıkıldıysa neden bunu dedi, nasıl bunu der, bana bunu nasıl yapar falan bunu dememeye çalışıyorum.
Çünkü bu onunla ilgili. Tamamen onun davranışı, onun karakteri, onun duruşuyla ilgili.
Burada benim aklımı oyalaması gereken şey ben şu an ne hissettim?
Neden bu kadar sinirlendim?
Bu bende nereye dokundu?
Neyi triggerladı yani tetikledi?
O öyle deyince ben neden böyle tepki verdim?
Ne yapmalıydım? Gibi gibi hep böyle içten dışa bir katman gibi düşünüp olayı kendimden başlayarak çözümlemeye başladım.
Zaten terapide de terapiste bir olay anlatırsınız.
O size sizle ilgili sorular sorar ya, peki o an ne hissettin, ne düşündün falan diye.
İşte zamanla terapistin yaptığı bu rehberlik insanın günlük hayatına adapte oluyor.
Günlük bakış açısını değiştiriyor.
Hayvelle terapi için alanda uzman psikologlarla ücretsiz ön görüşme yapabilir.
Manifest 10 koduyla indirimden yararlanabilirsiniz.
Manifest reklamında atlamadan devam ediyorum.
Neyse ben mesela bu anlattığım konuda yani kurtarıcı beklememeyi ve kendim odaklı bakmayı, içten dışa doğru ilerlemeyi, çözümlemeyi yapmayı geciktirdim
biraz. Herkesin zamanlaması farklı tabii ki ama bence ben kendi zamanlamama göre de geciktirdim.
Hep sorumluluğu başkalarının üzerine attım.
Benim hiçbir etkim yok sandım.
Olabilir. İnsan ailesiyle ilgili konuları dışarıya göre, dışarıdaki konulara göre daha geç fark edebiliyor.
Bir reddetme hali oluyor orada.
Farkınlılığını neresinden yakalasan kardır.
Ama o kurtarıcı bekleme meselesi gerçekten bence çok önemli.
Tek başımızdayız ve kurtarıcı beklemek tamamen senin zararında olan ve kendi zaman kaybında olan, kendi sorumluluklarından kaçtığın bir mevzu aslında.
Bizi iyileştirmek için gelen şeyleri çözümlememiz gerekiyor.
O an sinir olduğumuz olaylar da olsa onda mutlaka bizi iyileştirecek bir yan oluyor ve onu keşfetmek gerekiyor.
Bu bölümün sonuna gelirken, şimdi çok çalışıp araba alıp babamın karşısına Yaşar Usta'nın mutuğu attım falan gibi devam etmeyeceğim.
Maalesef henüz alamadım.
Ama en azından artık tamamen elimden geleni yapıyorum ve bu durum bana...
Başka kapılar böyle bambaşka alanlar açtı.
Oraların tadını çıkarıyorum.
Bir kere artık bu konuyu obsesyon haline getirmekten kurtuldum.
Yaşadığım güne bakıyorum ve kendimi arabayla tamamlanacakmış gibi hissetmiyorum.
Getir araç falan kullanıyorum.
Ya okey şu an yok ama bir noktada olacak.
O zamana kadar ben bugün ne yapabilirim diye düşünüyorum.
İstanbul'da top taşıma gerçekten zor.
Ama şu an kabullenmem gereken durum da bu.
Artık saldım. En azından ben şu ana kadar kazandığım paraları güzel harcadım.
15 ülke gezmişim.
30'a yakın şehir gezmişim.
Bir de güzel gezdim. Öyle uyduruktan da gezmedim.
Uzun süre terapi aldım.
Kendime yatırım yaptım.
Piyano çalmayı başlamayı çok istiyordum.
Piyanoya başladım. Piyano aldım.
Müziğe hiç yeteneğim yok aslında bence.
Ama öylesine...
Yani merak ettiğimiz, keşfetmek istediğimiz şeylere bence şans vermemiz gerekiyor.
4 ay başka bir ülkede yaşadım.
Bunların hepsi müthiş güzellikler ve artık şükredeceğim şeylere odaklanıyorum.
Zaten bunları hesaplayınca yani araba parası çoktan çıkmış oluyor.
Ama demek ki benim yolum buymuş ve benim önceliklerim bunlarmış.
Bu yaşa kadar bu yolu seçmişim.
kendime yatırmak istediğim şeyler varmış.
Ki aslında hala var.
Araba bir şekilde gelecek zaten.
Ama 22-28 yaş arasında yaptığım bu kendi puzzle'ını tamamlama yatırımı belki ömür boyu bana daha da tatmin edici bir hayat yaşamamı sağlayacak.
Belki de sağlamayacak bu arada.
Bilmiyorum. Ama şu an ben olanı kabul ediyorum.
Ne olursa olsun istediğim bir şeyi başkasının inisiyatifine bırakmıyorum.
Ve olayları kendi içimden dış dünyaya bir yaklaşımla çözümlemeye çalışıyorum.
Son olarak da bana attığınız mesajlar için çok teşekkür ediyorum.
Beni inanılmaz mutlu ediyor.
Podcast'a ilk başladığımda arkadaşlarıma böyle tek tek dinledin mi falan diye soruyordum.
Çünkü analize bakarken tanımadığım kaç kişinin beni dinlediğini anlamaya çalışıyordum.
İlk bir kişiyi keşfettim.
Çok iyi hatırlıyorum. Ve şok oldum.
Ya inanmıyorum dinlemiş falan oldum.
Bir kişi de olsa yapacağım falan tribüne girdim böyle.
Bildiğiniz gibi bu hiçbir getirisi olmayan, maddi getirisi olmayan tamamen manevi bir iş.
Ama burada olmak, düşünmek, aktarmak, işte bazen kitaplardan alıntılar topluyorum, onları tekrar okuyorum altı çizdili yerleri.
Bunun için bir emek sarf etmek.
Zaman ayırmak beni inanılmaz besliyor.
Aşırı seviyorum. Sizle bilinç akışında kalmayı çok seviyorum.
İyi ki almamışsın o arabayı baba diyorum.
Çünkü o zamandan sonra başladı benim bu sürecim.
Gelen mesajlara çok duygulanıyorum ya.
Bazen çok güzel şeyler yazıyor insanlar.
Duygulanmamın diğer bir sebebi de aslında şu.
Bir şeyi üretmek gerçekten inanılmaz emek isteyen bir şey.
Her türlü şey. Çok kötü bir şey çıksa da her üretim çok emek istiyor.
Ama o üretilen şeye destek olmak da inanılmaz değerli.
Çünkü hiç tanımadığım bir insanı Instagram'dan bulup bir yerden bulup ona zaman ayırmak, ona mesaj atmak ve onu takdir etmek, ona teşekkür etmek ya bu inanılmaz bir içsel gelişim
gerektiriyor. Bana yazan her insan için kendi içinde ne kadar yol almış ki açıp beni bulup mesaj atıyor diye düşünüyorum.
Baba çok tatlı oluyor.
Aşırı sevdim baba.
Ve ben de bazen böyle tanımadığım insanlara mesaj atıyordum.
Yaptığı bir işi beğendiğim bir insansa buluyordum ve mesaj atıyordum.
Şu an onun bana olması ya bilmiyorum karma mı nedir ama çok tatlı bir şey.
Evet bu bölüm böyle.
Bölüm sonu şarkısı tek başına olduğunu fark edenler için arabada dinleyip ağlamalık bir şarkı.
Bundan sonra haftalık düzenli bölüm yayınlamaya başlıyorum.
Bahar geldi güneş enerjisiyle çalışıyorum.
Ve bir dahaki bölüme kadar olayları içten dışa doğru çözümlediğiniz bir hafta diliyorum.
Hoşçakalın. Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
