
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde zor zamanlarda Avrupa Yakası izlemek yerine bakış açımızı değiştirecek ve bize iyi gelecek şeyler üzerine Bilinç Akışı’nda kalıyoruz. 🎧
---Ses kalitesi ilerleyen bölümlerde düzeliyor:)---
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam.
İkinci bölümle buradayım.
Son bölümün üzerinden sanırım 3 hafta geçti ve bu normalde ikinci değil dördüncü bölüm olacaktı.
Ama olmadı. Olamadı değil yani bildiğimiz olmadı.
Başaramadık abi. Neden olmadı?
Üzerine çalışmadım mı?
Uğraşmadım mı? Hayır uğraştım, çalıştım.
Notlar aldım, konu başlıklarını belirledim.
Hatta postlarını bile hazırladım birkaç bölümün.
Ama bir şekilde kendimi bir sabote ettim.
Bir ne yapacaksın sanki falan moduna girdim.
Şimdi de andık bir bölümle karşınızdayım.
Bu bölümün çıkış noktası da şuydu.
Ben kaç haftadır bölüm yapamıyorum ve bununla ilgili kendimi sabote etmek haricinde asıl sebep bir kaybolmuşluk hissine girdim.
Ne yapacağım, ne edeceğim, hayatımda ne yapacağım böyle resmen kaybolmuş hissettim.
Şimdi de az önce Avrupa Yakası açacaktım.
Çünkü böyle zamanlarda bilirsiniz ki Avrupa Yakası açılır.
Sonra Avrupa Yakası'nı tampon olarak kullanmaktan bir Bilinç Akışı'na girince dedim ani bir bölüm kaydedeyim.
Bu bölümün konusu o yüzden biraz kaybolmuşluk hissi ve hayatımızda ne yapacağımızı bilememek üzerine olacak.
İçindeki kaostan kaybolmuşluk hissinden kaçmak için Avrupa yakası izleyen kaç kişiyiz bilmiyorum.
En merak ettiğim şey de Gülse Bilsel bunun farkında mı acaba?
Bunu çok merak ediyorum.
Çünkü kötü hissettiğinde Avrupa Yakası izleyen çok fazla insan duyuyorum.
Bizim neslin yani 2000'lerde çocuk olan Y ve Z jenerasyonunun Avrupa Yakası'nı böyle uyuyana kadar kötü şeyler düşünmemek için izlediğini, terapi niyetine kullandığını biliyorum.
Ben de o insanlardan biriyim zaten.
Tabii ki bu bir terapi değil ama hepimize iyi gelen bir yanı var.
Ben Gözlerim Acıyana kadar Avrupa Yakası izlediğim çok zaman biliyorum mesela.
Bugün de biraz oraya kaymıştım.
Zaten o kadar garip bir dizi ki oturup tüm bölümleri sırayla izlesen de mutlaka hatırlamadığın veya hiç görmediğin bir sahne oluyor.
Böyle bir de 7 numara dizisi var.
O da biz küçükken yayınlanıyordu ama onu çok izleyen duymuyordum nedense.
Eğer tampon bir dizi daha istiyorsan 7 numarayı önerebilirim.
Ama sen tampon diziye başlamadan önce...
Bu bölümde biraz kaybolmuşluk hissiyle bilinç akışında kalalım istiyorum.
Dediğim gibi ilk bölümü çektikten sonra bu üçüncü hafta ve ben üç haftadır hiç bölüm çekemedim.
Buradaki kaybolmuşluk hissin ve benim hayatımda ne olup bittiği aslında seni hiç ilgilendirmiyor.
Çünkü beni tanımıyorsun. Ama bence bazı hisler ve kaygılarla ilgili yalnız olmadığımızı anlamak gözümüzde büyüttüğümüz çoğu hisle daha kolay mücadele etmemizi sağlıyor.
Burada yalnız olmamaktan kastım ya iyi onun hayatı da kötüymüş veya onun hayatı daha kötüymüş gibi bir şey değil de hepimiz insanız işte.
Bunu yaşayan benden başka insanlar da var gibi bir yerden.
Kaybolmuşluk hissine gelince bu his bana ilk kez 27 yaşımda vurdu veya ben o zaman fark ettim.
27 yaş diye vurguluyorum çünkü 27'ler kulübü diye bir şeyi daha önce de duymuştum.
Kendimi 27 yaşında böyle büyük bir eşlikten geçmeye ve aşırılıklı hissetmeye başlayınca 27 yaşla ilgili birkaç yazı okumuştum.
Bu konuyu biraz araştırmıştım yani merak ettim çünkü 27'ler kulübü neymiş diye.
Bu arada şu an 28 yaşındayım.
Bu dediğim geçen yıl oluyor.
Hatta son iki yıl içinde oluyor.
O yüzden aklımda kalan birkaç şeyi söyleyeceğim.
Daha sonra bu 27 yaş bunalımın üzerine kesin ama kesinlikle ayrı bir bölüm kaydedeceğim.
Çünkü 27 yaş benim için hayatımın ilk eşiğiydi.
Ve eminim biraz dikkatli bakınca, biraz düşününce...
Çoğu insan için de bu durum böyledir.
27 yaş aslında bizim yetişkinliğe geçerken ikinci ergenliği yaşadığımız dönemmiş.
Artık üniversite bitmiş, birkaç yıl geçmiş, iş hayatına adapte olmuşuz, gençliğin daha olgun bir dönemine geçmişiz.
Hayatta bazı şeylerin belirgin hale gelmesini bekliyoruz.
Ve hala belirsizlik içinde olmak insanın kendi yetersiz hissetmesine, dolayısıyla ileriye dönük umutsuzluğa kapılmasına yol açıyor.
Hayatımızın bu eşiği de 27 yaş civarına denk geliyor.
Yani en azından şu anki yüzyılda bu böyle.
27'ler kulübü de 27 yaşına intihar eden birçok sanatçı olduğu için bu sanatçıların hatırladığım kadarıyla ard arda yıllarda 27 yaşlarında intihar etmesiyle keşfedilen bir terim
haline geliyor. Dediğim gibi başka bir bölümde bunu araştırarak anlatacağım.
Şu an hatırladığım kadarıyla böyle.
Hatta bu 27'ler kulübünde sayılan insanlardan Amy Winehouse ve Kurt Cobain'i hatırlıyorum mesela.
Ben 27'ler kulübü gibi olumsuz bir tabir kullanmak istemiyorum ama kaybolma hissinin yaşadığımız dönem için böyle ortak bir paydanız olduğunu düşünüyorum.
Bu kaybolma hissi insanı en çok yetersizlikle vuruyor sanırım.
Yıllardır aynı yerde çalışıyorsak yıllardır aynı masaya gelip oturuyorum diye kendimize kızıyoruz.
Uzun süredir işsizsek hala bir iş bulamadım diye kızıyoruz.
Alım gücü zaten korkunç bir seviyede.
Ama buna rağmen alamadığımız, sahip olamadığımız şeyler için kendimizi kötü hissediyoruz.
Evlenmediysek evlenemedim diye, evlendiysek de hayatı kaçırıyorum diye endişeleniyoruz.
Geçen bölümde bahsettiğim iş değiştirme fikri varsa zaten dibe batmaya her an hazırız.
Bazı arkadaşlıklarımız bitiyor.
Bazıları başlıyor mu?
Yani yenileri genelde başlamıyor.
Çünkü yeni ortamlara eskisi kadar çok girmiyoruz.
Gibi gibi birçok açıdan yetersiz ve kaybolmuş hissedebiliyoruz.
Şimdi bu kaybolmuşluk hissiyle ilgili hem kendi düşüncelerimden hem de çok güzel bir kitap var.
Düşünme şeklinizi değiştirecek 101 deneme diye.
Onu da mutlaka öneriyorum.
Hem de o kitaptan böyle biraz değerleme yaptım.
8 maddede biraz motivasyon olacak küçük hatırlatmalar yapacağım.
Bir, şu an hayatta ne yaptığını, neden yaptığını bilmiyor olabilirsin.
Ama aslında kimse bilmiyor.
Bunu kendi başkalarıyla kıyaslayıp, aa onlar da bilmiyormuş ok o zaman anlamında rahatlaman için söylemiyorum.
Sadece kendine yüklenmemen için söylüyorum.
Bazı şeyleri sadece biz yaşıyoruz sanıyoruz.
Bazı kayıpları sadece biz yaşıyoruz.
Bazı acıları sadece biz yaşıyoruz.
Sadece biz işten ayrılıyoruz.
Sadece biz ayrılık yaşıyoruz gibi.
Bazı şeyleri insan duyguların içinde o kadar kayboluyor ki sadece kendisinin yaşadığını sanıyor.
Bu madde de bu hisleri sadece senin yaşamadığın için bir hatırlatma.
Bazen kendimizi çok kötü ve yetersiz hissettiğimizde, etrafımıza baktığımızda herkes her yaptığını bilip çok bilinçli hareket ediyormuş gibi gözükebiliyor gözümüze.
Ama bunların çoğu yanılsama aslında.
İnsanlar ya konfor alanından çıkamadığı ya da başka bir hayatın mümkün olduğunu düşünmediği için.
istikrarlı hayatlar sürdürüyorlar.
Bunu en çok kendimden biliyorum.
Mesela ben avukat olduktan sonra uzun süre bir ofiste çalışmıştım.
Dışarıdan bakınca düzenli bir işim vardı.
Gittikçe daha fazla sorumluluk alıyordum.
Ofisteki konforum ve maaşım artıyordu.
Böyle bir tablo çiziyordum.
Ama aslında her gün nereye gidip ne yapacağım bilmenin konforundan çıkamıyordum.
Baga girmiştim. Kendi içimde her gün o ofiste gidip o masaya oturdukça Kendi kendime küfrettiğimi hatırlıyorum.
Hala başkasının cebine girecek para için burada kendini yırtıyorsun falan diye kendime yükleniyordum.
Ama dışarıdan bakan birisi için istikrarlı ve iyi şartlarda bir işe sahipmişim gibi gözüküyordum muhtemelen.
İşin aslıysa ben kendi hayatımla ilgili ne yapacağımı o kadar bilemiyordum ki.
Sadece cesaretsizliğimden dolayı her gün gidip aynı masaya oturup aynı işleri yapıyordum.
O yüzden herkesin aynı yerden geçtiğini ve aslında siz görmeseniz de Kimsenin ne yapacağını bilmediğini unutmayın.
2. Bundan 5 sene sonra neler olacağını öngörmeniz ve planlamanız mümkün değil.
Gerçekten her şeyi unutun ama bunu asla unutmayın.
İsteklerimiz, beklentilerimiz, hayat, teknoloji, dünya, hayat akışı o kadar hızlı değişiyor ki artık bir şeyler böyle 1970'lerdeki gibi 5 sene sonrayı öngörebileceğimiz şekilde
ilerlemiyor. Burada çok klasik bir örnek olacak ama mesela pandemi.
Pandemiyi hiçbirimiz öngöremedik.
Neden eve kapandık?
Veya şu anda dünyada olup bitenler.
Artık biz hiçbir şey öngöremiyoruz ve dünyanın hızına yetişmemiz de mümkün değil.
Mesela ben hayatımdan normal devam ederken 10 saniye sonra YouTube'da karşıma çıkan random bir şey benim kafamda bambaşka bir ışık yakabiliyor.
O yüzden de 5 yıl sonra kendimizi gördüğümüz yerin artık bir önemi yok aslında.
Hatta bence 5 yıl sonra kendi gördüğün yer doğru çıkarsa şu anki halin üzerine pek de bir şey koyamamışsın demektir.
Bu kadar hızlı değişen bir dünyada 5 yıl boyunca stabil kalabiliyorsan bu kalabilmek gibi güzel ve eylem değil de biraz sıkıcılığa ve cesaresizliğe giriyor
gibi geliyor bana. Çünkü hayatı kendi bakış açımız kadarıyla görüyoruz ve planlıyoruz.
5 yıl sonra hayata şu anki derinliğimizden çok daha derin bakabilmeliyiz.
Daha cesaretli olabilmeliyiz, daha kendimizi tanımış olabilmeliyiz, daha bilinçli olabilmeliyiz.
Bu durumda şu an 5 yıl sonranın planını sadece yüzdeysel ve sığ bir şekilde yapmış oluruz.
Kısacası 5 yıl sonra için daha büyük hayaller kurmalı ve bazı şeyleri öngörememeliyiz.
Yaşamanın güzelliği de burada aslında.
3. Daha genç halinize bir borcunuz yok.
Eskiden olacağınızı sandığınız o insan olmak zorunda değilsiniz.
Ben bunu bu yıl fark ettim ve o kadar rahatladım ki.
15 yaşındaki halimi 25 yaş planlarını gerçekleştirmediğim için suçlu değilim.
26 yaşında çocuk doğurmadığım, 27 yaşında zengin olmadığım için sorumlu değilim.
15-20 yaşlarındaki aklımla, toplum baskısıyla ve üst düzey bir bilinçsizlikle kendime yüklediğim hiçbir şeyle şu an ilgilenmiyorum.
O hayaller o zamanki benim hayalleriydi.
Ve o zamanki hayallerimi çok isteseydim bir şekilde gerçekleştirirdim veya gerçekleştirmek için uğraşırdım diye düşünüyorum.
Mesela şimdi sorsanız 30'dan önce çocuğum olsun istemiyorum.
29'dan önce evlenmek istemiyorum.
Ama dünyayı gezmeyi...
8 yaşlarından beri çok istiyordum ve şu anda elimden gelen maksimum çaba ile seyahat ediyorum.
Çünkü bu çocukluk hayalimi hala çok istiyorum.
Çocukken böyle bilim çocuk bir tip değildim ama ansiklopedilerden...
Sadece ülkelere baktığımı, dünyaya baktığımı falan hatırlıyorum veya elime geçen bulabildiğim şeyleri izlediğimi hatırlıyorum.
Bunu gerçekten istiyormuşum ve şu anda tüm elimden gelenle buraya yatırım yapıyorum diyebilirim.
Ama onun haricinde kalan her şey bana aslında o yaşlarda dayatılan toplumsal normlarmış.
Bunu fark ediyorum. Hatta bu sadece benimle ilgili değil hepimizde vardı bence.
Çünkü ben hatırlıyorum hep şöyle bir muhabbet oluyordu kızlar arasında.
25-26 yaşında evlenirim, 27 yaşında bir çocuğum olur, işte 30 yaşında ikinci çocuğum olur falan gibi konuşuyorduk.
Bu aslında toplum tarafından hepimize normal gösterilen ve hiç kendimiz ne istiyoruz diye sorgulamadan normal ve olması gerekenin bu olduğunu düşündüğümüz isteklermiş.
O yüzden bu alelade ve ezbere istekleri...
Şu an gerçekleştiremedik diye daha genç halimize karşı sorumlu hissedip kendimizi başarısız hissetmenin hiçbir anlamı ve mantığı yok.
Siz değiştiniz, hayat değişti, dünya değişti ve eski isteklerinizi gerçekleştirmediniz diye bugün eksik hissetmek şu anki size çok büyük bir ihanet.
Sadece burada bir parantez açmak istiyorum.
Daha genç halimize borcumuz yok ama çocuk halimize bir borcumuz var bence.
Çocukken isteyip yapamadığınız şeyleri, giyemediğiniz kıyafetleri, gidemediğiniz kursları düşünün.
Bunları düşündüğünüzde içinizde bazı kıpırdamalar ve böyle ışıklar yanacak.
Çünkü çocukken yapmayı istediğimiz ve sevdiğimiz şeyler aslında bizim dışarıdan hiçbir yargı duymadan önce içimizden gelen ve potansiyelimizin olduğu şeylerdi.
Sonra o istekler bir şekilde yargılandı, beceriler baltalandı, fırsatlar engellendi.
Önyargılarımız oluştu.
Ama birazcık çocukluk halimizi düşünürsek ve o zaman yapmayı sevdiğimiz şeylere fark edersek içimizdeki asıl hevesleri ve istediğimiz şeyleri fark edebiliriz.
Parantezi kapıyorum ve tekrar hatırlatıyorum.
Daha genç halinizde hiçbir borcunuz yok.
Ve dördüncü maddeye geçiyorum.
Bir zamanlar istediklerinizi artık istemediğinizi anlamakla kendinize şimdi istediğiniz şeyi isteme izni vermek arasında kalmış olabilirsiniz.
Biraz uzun bir cümle oldu ama şöyle açıklayayım.
Artık bazı şeyleri yapmayı istemiyor olabilirsiniz, değişmiş olabilirsiniz, aynı tadı almıyor olabilirsiniz, beklentileriniz değişmiş olabilir.
Bunun sonucunda yeni şeyler yapmak istiyorsunuzdur muhtemelen ama o yeni şeyleri yapmak için kendinize izin vermiyor olabilirsiniz.
O arada kaldığınız için de şu anda biraz kendinizi kaybolmuş ve hayatla ilgili ne yapacağını bilmez durumda hissediyor olabilirsiniz.
İsteklerinizin değişmesi bir şeyleri fark ettiğiniz anlamına geliyor.
Önce bunu anlamamız lazım.
İsteklerinizin, düşüncelerinizin değişmesi hiçbir zaman kötü bir şey değil bence.
Aksine kendinizin daha çok farkına vardığınızı gösteren gelişmeler.
Bu kötü yönde de olabilir bu arada.
Belki artık daha kötü bir insansınızdır veya belki artık daha tembel bir insansınızdır.
Ama özünüz budur yani bunu fark etmişsinizdir.
İstemediğiniz şeylerden yavaş yavaş kurtulurken asıl istediğiniz şeyi isteme izni kendinize verin.
Şu an olduğunuz kişiye işte bunu borçlusunuz.
Bugün olduğunuz kişi haline gelirken elediğiniz düşünceler, hayatınızdan çıkardığınız insanlar, kurtulduğunuz davranış kalıpları oldu.
Buraya gelmek de kolay değildi ve bir şekilde geldiniz.
Artık istediğiniz şeyi yapma izni kendinize vermenin zamanı geldi.
Beşinci maddemiz, hayatınızda bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız, kaybolmuşluk hissi üzerine daha fazla düşünmeyi bırakıp sizi olumluya çekecek ufacık bir eylem bulmaya çalışın.
Çünkü düşünerek hiçbir yere varamazsınız.
Burada alakasız duran bir örnek vereceğim ama bence çok güzel bir örnek olacak.
Geçen anneanneme telefon kullanmayı öğretiyordum.
Devamlı bana soru soruyor.
Şuna mı basacaktım, buna mı basacaktım?
Buraya basarsam ne olur falan deyip duruyor.
Ama asla basmıyor.
Ve devamlı benden komut bekliyor.
Ben de anneanne bas işte yanlış çıksa ne olacak dedim.
Sonuçta oraya basınca işe yaramadığını görmüş olursun.
Böyle ezberleyerek öğrenemezsin telefonu falan dedim.
Sonra şunu fark ettim.
Aslında biz de günlük hayatta çok fazla şeyi sadece düşünerek anlamaya çalışıyoruz.
Eyleme geçmiyoruz. Sadece kafamızı düşünüp büyütüp ihtimaller kurup sonra belki o eyleme geçmekten kaçıyoruz.
Ama o şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu sadece eyleme geçerek fark edebiliriz aslında.
Siz de bir şey yapmadan önce sadece düşünüyorsanız ve kafanızda bu ihtimalleri kuruyorsanız anneannemin tuş metaforunu hatırlayın.
O tuşa basmadan ne sonuç elde edeceğinizi asla bilemezsiniz.
Eyleme geçin, kayboldum mu, bulundum mu diye düşünmek yerine deneyeceğiniz başarısız eylemler bile sizi bir sonuca götürür.
En azından o tuşla görüntülü arama yapılmadığını öğrenirsiniz.
Diğer bir maddemiz de 6.
madde. Kayda değer bir insan olmak için hiçbir şey yapmak zorunda değilsiniz.
Ya bu çok kırıcı bir madde bu arada.
Burayı kitaptan direkt alıntılıyorum.
İlk okuduğumda böyle bir duraksadım ve kalbim kırıldı.
Ama doğru. Kitapta şöyle diyor.
Çok az insan sıra dışı olmak için doğmuştur.
Bu sizin memnuniyet, sevgi, sevinç ve hayatın gerçek harikalarını tatmayacağınız anlamına gelmez.
Doğru. Maalesef doğru.
Yani sonuçta hepimiz büyük büyük laflar edip büyük hedefler koymak zorunda değiliz.
Büyük aşklar, büyük ayrılıklar yaşamak için gelmedik hepimiz dünyaya.
Muhtemelen çok azımız çok büyük şeyler yaşayacağız ve kalanımızda çok sıradan bir şekilde hayatımıza devam edeceğiz.
O yüzden bugünü kaçırmadan illa kayda değer bir insan olmak için delice çabalamadan sadece dümdüz yaşamamız gerekiyor sanırım.
Ama bu maddeyi hızlıca geçiyorum çünkü gerçekten üzücü.
7. Hayatınız ancak sizin onunla ilgili algınız kadar iyidir.
Bu o kadar güzel bir madde ki, tekrar söylüyorum, hayatınız ancak sizin onunla ilgili algınız kadar iyidir.
Hep diyoruz ya kendi algımız nasılsa dünyayı da öyle görüyoruz diye.
Tanrılar okulu kitabında dünya senin yansımandır diyor.
Gerçekten de insanlarda gördüğümüz güzel şeyler bizim içimizdeki güzelliklerden, kötü şeyler de yine bizim içimizdeki kötülüklerden ibaret aslında.
Böyle bakınca hayatımızda aynı şekilde bizim algıladığımız kadar iyi.
Kaybolmuşluk hissinden kurtulmanın tek yolu düşünce yapımızı geliştirmek ve kendimize hizmet edecek şekilde düşünmeye başlamak.
Bu arada podcast yaparken şeyi fark ettim.
Kendi ses tonumu hiç sevmiyorum gerçekten.
Böyle çok içine kaçmış ve çok tek düze ilerliyor.
Normal muhabbet esnasında bu kadar değilim sanırım ama podcast sırasında çok tek düze ilerliyor.
Bu konuda da beni en yakın arkadaşlarımdan birisi de cesaretlendirdi.
Dedik ya boşver Deniz Dülgeroğlu'nun sesi de bir yerinden çıkıyor gibi bir şey söyledi.
Ama doğru Deniz Dülgeroğlu benim en sevdiğim podcast'ı mesela.
Özellikle ilk kayıtlarını falan dinledim.
Sesi daha da böyle derinlerden geliyor.
Olsun yapacak bir şey yok.
Böyle şeylere takılıp istediğim şeyi bırakmayacağım.
Arkadaşım sayesinde.
Devam ediyorum. Tanrılar Okulu dedik.
Bu arada Tanrılar Okulu çok güzel bir kitap.
Biraz yavaş ilerliyor. Muhtemelen ben onu böyle birkaç yılda okuyacağım.
Başucunda durup ara ara açıp okumalık bir kitap çünkü.
Birden okuyup bitirecek bir şey değil.
Bu podcastlerde de çok fazla alıntı yapacağıma eminim oradan.
Çünkü her konuyu oyan bir şey mutlaka var.
Dünyanın bizim yansımamız olduğundan bahsediyor dedik.
Yine Tanrılar Okulu'nda çok güzel bir bölüm var.
Her şey senden kaynaklanır.
Gördüğün ve dokunduğun her şey...
Senin oluşunun, noksanlığının ve içindeki boşluğun dışa yansıyan görüntüsüdür, diyor o bölümde.
Yaşamda boşluklar yoktur.
Eğer kendini yeni bir biçimde düşünmeye ve davranmaya zorlayarak bu boşlukları bilinçli şekilde sen doldurmazsan, bunu senin adına tüm zalimliğiyle dünya yapacaktır, diye devam ediyor.
Hazır fırsatımız ve irademiz varken bu boşlukları gerçekten de evren değil, kendi irademizle doldurmaya çalışmalıyız sanırım.
diyerek son maddeye geçiyorum.
Kendinize hayatımla ne yapacağım diye değil, bugünümle ne yapacağım diye sorun.
Bu madde cidden işe yarayan bir madde.
Bölümün başında bahsettiğim o kaybolmuşluk hissi içindeyken, tam Avrupa yakası açacakken kendime bu soruyu sordum.
Genel olarak hayatımla ilgili değil de, bugünümle ne yapacağım diye sordum.
Böylece oturup spontane bir şekilde bu bölümü çektim ve hemen yayınlayacağım.
Çok düşünmeden podcast'ler mi olacağım sanki diye bunu hayat ve mat meselesi yapmadan sadece bugün ne yapabilirim deyip işe koyuldum aslında.
Zaten hayatımla ilgili ne yapacağım diye sorduğumuzda çok büyük bir resme bakmamız gerekiyor.
Ve o resim çok fazla boşluklarla dolu.
Bizim her bir boşluğu hesaplayıp ona göre kararlar almamız ve hareket etmemiz mümkün değil.
En kolay yerden başlamamız lazım.
Yani bugünden. Genel hayat planımızı tabii ki yapmalıyız.
Tabii ki bazı şeyleri düşünmeli ve ona göre hareket etmeliyiz.
Ama o kaybolduğumuz anlarda bence ilk önce bugüne ve başlayabileceğimiz en kolay yere odaklanmamız gerekiyor.
Ben şu an ne yapabilirim?
Bugün ne yapabilirim?
Nereden başlayabilirim diye.
Umarım bu bölümde senin öyle bir anında, ihtiyacın olan bir zamanda seni bulmuştur.
Ve azıcık da olsa bir ışık yakmıştır.
Işık yakmadıysa da belki yalnız olmadığını bilmek sana iyi gelmiştir.
Bir dahaki Bilinç Akışı'mıza kadar kaybolduğunda Avrupa Yakası izlemek yerine bu 8 maddeyi düşünmen dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
