
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde yeni nesildeki erkeklerin prensesliğinden alma verme dengesine, anne manipülasyonundan dişil enerjiye, "verici" olmanın bedeline Bilinç Akışı'nda kalıyoruz. ❤️🔥 "Ben hep veriyorum, hep ben yoruluyorum" diyorsan, bu bölüm senin için🤍
Yeni bölüm her çarşamba&pazar 07.00'da tüm platformlarda! Ortak hislerin varsa, lütfen benle paylaş👇🏻🤍
📩 info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam.
Bilinç Akışı''nın yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölümde Müslüm Gürses alma verme dengesini nasıl bozdu?
Bunu konuşacağız. Müslüm Gürses'in bu şarkısını bilirsiniz.
Of çok iyi ya. Nilüfer şarkısı.
O kadar güzel ve içli bir şarkı ki ben hep severek dinlerim.
Sözleri de her zaman çok etkiler beni.
Ama geçenlerde dinlerken sözlerin ne kadar verici olduğunu fark ettim.
Zaaflarına bir gece, hatalarına bir Nilüfer, sevgisizliğine bir kalp verdim.
Wow. Hit me hard gerçekten.
Bu zamana kadar hep söyleyen ve hisseden açısından bir hak, bir mağduriyet gördüğüm bu şarkı.
Bu sefer bana o kadar verici olursan suçu karşı da arama gibi bir Bilinç Akışı'na götürdü beni.
Sözleri Murat Amıngan'a aitmiş bu arada.
Murat Amıngan'ı da hiç okumadım.
Armağan Çağlayan'da izledim geçenlerde kendisini de niye okumadım hiç bilmiyorum.
O programı da bayağı beğendim.
Bazı bakış açıları çok hoşuma gitti.
Başka bir bölüm için ilham oldu bana.
Not aldım biraz. Neyse onu sonra konuşuruz.
Şimdi alma vermek dengesi üzerine bilinç akışında kalalım istiyorum.
Bence şarkıda olduğu gibi hayattaki her türlü ilişkide de çok verici olan taraf hep böyle bir mağdur bir haklı gibi gözüküyor.
Mağdur haklıdır gibi bir bakış açısı var ya.
İşte ama ben onun için her şeyi yaptım.
Ne bileyim. Başka böyle annem bize saçını süpürge etti, o kadın senin için çalışmaktan vazgeçti, çocuklarına baktı falan gibi şeyler.
Farkındaysanız bunların sonu hep hüsranla biter.
Bu cümleler olayın en başında kurulmaz.
Hiçbir anne çocuğu yeni doğduğunda ben size saçımı süpürge edeceğim demez mesela.
Çocukları büyüdükten sonra umduğunu bulamadığında, artık hayatın yarısından fazlası geçtiğinde.
Başa kalkmak ve duygu sömürüsü yapmak için kullanırlar bunu.
Aslında bu kadar sert bir yerden de yaklaşmak istemiyorum.
Sonuçta tabii ki ortada bir emek var.
Bildiği kadarıyla doğruyu yapmak var.
Ama insanın bir yandan yapmasaydın da diyesi geliyor bazen.
Nankörlük gibi değil ama ben çocuk halimle senin saçını süpürge etmeni, ettiğin feragatleri algılayabilecek yaşta ve olgunlukta değildim sonuçta.
Bunun faturası yıllar sonra nasıl bana kesilebilir?
Bir yetişkin olarak senin seçtiğin hayat evlenip çocuk doğurup tüm hayatının çocuğunu adamak olduysa ve bu seçiminden 20 yıl sonra bir şeyler sana dank ettiyse kaçırdığın
hayatın acısını çocuğundan çıkarmaya hakkın var mı?
Bence yok. Hem de hiç yok.
Ama herkes bir şeylerin acısını birilerinden çıkarıyor işte.
Özellikle de aile içinde bağların kopması imkansı da yakın olduğu için.
Herkes ağzına geleni söyleyip istediği gibi birbirini suçlayabiliyor.
Zaten sonuçta bunun bir denetim mekanizması da yok yani.
Annen sana ben senin için saçını süpürge ettim dediğinde bunun doğruluğunu yanlışlığını kanıtlayıp ona göre aksiyon alabilecek bir mekanizma olmadığı için sadece insanlar birbirini kırıyor bu şekilde.
Ama aile de olsa, arkadaş, eş, sevgili de olsa hatta iş hayatında, sosyal hayatta da olsa Herkes kendi alma-verme dengesini kendisi kurmaktan sorumlu.
Herkesin alma-verme dengesi kendisine.
Mesela bazı insanlardan hep duyarız ya, ben çok vericiyim, hep sömürülüyorum, hep ben emek veriyorum falan diye.
Açıkçası ben de önceden biraz böyleydim.
Dışarıdan yardım almayı tamamen kapalı ama yardım etmeye tamamen açık şekilde hep verici olarak bu yaşlara bir şekilde geldim.
Ben de böyleyim işte.
Çok iyi biriyim. Herkesi kendim gibi sanıyorum.
Değil abicim sen düpedüz kerisin ve daha kötüsü kendine hiç dönememiş, pek davranışlarını sorgulamamış, ortadaki garipliği uzun yıllar normal karşılamış bir
kerisin. Yani nitelikli keriz diyebiliriz.
Yani hukukta bazı suçlar açısından böyle bir şey vardır mesela.
Dolandırıcılık, nitelikli dolandırıcılık.
Bu kerizliğin de gerçekten nitelikli kerizlik hali.
Peki bunun kendine dönmekle ne ilgisi var?
İnsan fıtratı değil midir derseniz tamamen antibilimsel olarak cevaplayabilirim bu soruyu.
Psikolojideki yerini, bilimselliğini vs.
araştırmadım çünkü. Zaten bu da bilgi verici değil, bilinç akışı podcastı.
Devamlı tek taraflı verici olarak yaşamak çocuklukta edinilen bir davranış kalıbı diye düşünüyorum ben.
Özellikle de çocukken kendi başına bir şeyleri halleden, gerektiğinden fazla sorumluluk alan, anaokulun ilk gününde herkes ağlayıp annesini bırakmazken siz içeri geçip oyun oynamaya başlayan
bir çocuksanız mesela geçmiş olsun.
6 yaşına kadar bile bağımsızlığını ilan etmiş olabilirsiniz.
Bu senaryoda okula başladıktan sonra zaten her şey gittikçe daha kötüye gider.
Çünkü artık okula tek gidiyor, hatta sabah kendisi uyanıyor, kendisi kahvaltı yapıyor ve ödevlerinizi kimse kontrol etmediği için otokonsol sistemiyle onun sorumluluğunu dahi kendiniz alıyorsunuzdur.
Bunlar dışarıdan bakınca ya çocuk her şeyi kendi yapıyor, ne olgun çocuk diye gözükür ve genelde örnek gösterilir.
Ama şu an bakınca 8-10 yaşlarındaki bir çocuğun bu kadar olgun olmasına gerek var mıdır?
Neticede o da çocuk ve bu kadar yardımsız ve sorumluluk sahibi davranmak o yaş için biraz fazla değil mi?
Fazla tabii ki.
Bunun acısı da ileride çıkıyor zaten.
Alma verme dengesinde siz verici olan tarafsanız hayat sizin karşınıza hep alıcı insanlar çıkarıyor.
Mesela en yakın arkadaşınız hiçbir şey kendi yapamayan, devamlı yardıma muhtaç bir tip olabilir.
Siz daha da her şeyi yapan taraf oluyorsunuz o durumda.
Veya karşınızdaki erkek olmasına rağmen yine de bir şeyleri yöneten taraf siz olarak konumlanıyorsunuz o ilişkide.
Çünkü evren böyle işliyor.
Her türlü ilişkide ve her türlü sistemde alma ve verme dengesi var.
Bunun dengesini ayarlamak bizim elimizde aslında.
Ama bunu fark edene kadar çok uzun yıllar geçiyor.
Çünkü o kadar yardımsız, o kadar her şeyi kendi hallederek büyüyorsunuz ki aksini yaşamadığınız için sadece bunu normal sanıyorsunuz.
Herkes böyle sanıyorsunuz bazen.
Herkes böyle sanmadığınız noktada da sorun onlarda, onlar güçsüz, onlar yorucu, onlar yük oluyor diye düşünüyorsunuz.
Ama değiller. Onlar sadece yardım istemeyi biliyorlar.
Kendilerini yardım edinmeye değer görüyorlar.
Birinden bir şey aldıklarına mahcup olmayacak kadar öz değerlerinin farkındalar.
Atıyorum biri bir kahve ısmarladığında hayır lütfen valla olmaz demek yerine sakince teşekkür ederek böyle şey havası yaratıyorlar.
Altı üstü bir kahve ısmarladın ya bu çok normal çünkü ben buna değerim.
Dalga geçiyormuş gibi söyledim ama bu güzel bir hava aslında.
Bu imaj çizilmesi gereken bir hava.
Olması gereken bu. İnsanların ettiği yardımda onlarca teşekkür ve mahcubiyet yaşamak yerine sadece teşekkür ederim diyebilmek.
Ama biz bunu yapanları yargılarken buluyoruz işte kendimizi.
Mesela o kız her şeyi sevgisine yaptırıyor.
Hesabı hep karşısındakini ödetiyor.
Ay kıza bak ya devamlı bir şeyler istiyor falan diyoruz insanlara.
Yani böyle yargılarda bulunuyoruz kendi içimizden.
Hiç sevmediğimiz insan tiplerine bakınca aslında en derinde olmak istediğimiz insanları buluyoruz.
Burada bunu da fark etmek lazım bence.
Mesela üniversitedeyken bizim bir arkadaş grubumuz vardı.
Orada bazı kızlar böyleydi.
Şu an bakınca almayı biliyorlardı aslında.
Ama o zaman bana böyle ay ne utanmaz kız ya eve bıraktırdı kendini falan gibi bir yaklaşım sağlıyordu.
Ama o sırada ben kendim metrobüsle gidiyordum.
Kimse de oturup beni diğer gün okulda alkışlarla karşılayarak ya biz dün ikisi eve bıraktık çok yorulduk ne utanmaz kızmış.
Sense sen koca yürekli Zeynepse eve metrobüste döndün biz sana gerçekten minnettarız falan demiyordu.
İsteyen de yapan da bunda böyle büyük büyük anlamlar aramıyordu.
Arkadaşını eve bırakabilirsin sonuçta bu çok normal bir şey deyip.
Devam ediyorlardı. Olan bana oluyordu aslında.
Benim kabul edemediğim yardım ve kendimi insanların yolunu değiştirecek kadar değerli görmeme halim dış dünyada benim yargılarımı oluşturuyordu.
Ama ben o zamanlar bunların hiç farkında değildim.
O zaman basit olanın insanlardan bir şey talep etmek ve zor olanın da erdemli olanın da insanlardan hiçbir şey talep etmemek olduğunu falan sanıyordum.
Ama o kadar yanlış bir açıdan bakıyordum ki işte olaya.
Ki bu tek o zaman değil, tüm zamanlarda böyle.
Talepkar olmak basit gözüken ama çok zor bir şey aslında.
Karşındakinin davranışı altında iki büklüm olmamak.
Orada karşındakinin davranışı değil tabii ki mesele.
Karşındakiler hep değişiyor sonuçta.
Asıl mesele sen o yardımı aldığında, sana bir iyilik yapıldığında veya sana bir kahve ısmarlandığında sen kendini nasıl hissediyorsun?
Karşı tarafa yük oldum, uğraştırdım.
Bunu hemen telafi etmem lazım diye mi düşünüyorsun?
Veya bunun daha derininde karşı taraf beni kötü görecek, olumsuz düşünecek, beni sevmeyecek diye bir inancın mı var?
Yüksek ihtimalle böyledir zaten bu ki bu da yine çocukluğa bağlanır.
Her şeyi kendi yapan bir çocuk ebeveynlerinden yardım istediğinde duyulmazsa veya yanlış bir şey yapmış gibi tepki görürse hayatı boyunca birinden bir şey alırken aynı hissiyatı yeniden
yeniden yaşar. Ben almamalıyım, ben almaya değer değilim, alırsam beni sevmez gibi gibi senaryolar böylece biz farkında olmadan Kendi içimizde defalarca yeniden
yaşanır. Tabii diğer bir açıdan düşünürsek aslında her şeyi ben yaparım, ben hallederim, başkasına da ben yardım ederim demek.
O bana edemez, o şimdi yapamaz falan diye düşünmek.
İnsanda biraz egoistik göstergesi diyebiliriz sanırım.
Burada psikolojik açıdan egoist doğru kelime mi bilmiyorum ama bizim kullandığımız açıdan bence doğru kelime.
Sen olmadan hiçbir şey yürümez, başkası düzgün yapamaz.
Aynen başkası sana yardımcı olamaz ama sen herkese yardımcı olursun.
Bu çok tanrısal bir duruş aslında.
Kendi fazla önemsemek böyle.
Anne abicim biz sen akıllısın biz komplemalız yani.
Ama dediğim gibi bunların temelinde hep küçük yaşlardan itibaren her şeyi kendi halletme durumu yattığı için bu insanların kendini fazla yeterli görmekte biraz haklılık payı olduğunu düşünüyorum.
O çocuk haline bile hayatını idame ettirirken yeterliysen böyle bir ego da belki gelişebiliyordur.
Bilmiyorum şu an beyin fırtınası yapıyorum tamamen.
Emin olun onlar da aslında burada egoistçe davranmak yerine başkalarına güvenebilmeyi, kendilerini yetersiz görmeyi tercih ederlerdi.
Egolarından değil de mecburiyetten bunu.
Kendimden de bahsediyorum tabii ki ve benim gibi hisseden herkesten bahsediyorum.
Sadece kendimi artık biraz eski halimden dönüştürdüğümü, daha sağlıklı bir noktaya geldiğimi düşünüyorum.
En azından bu konu için bu böyle.
Bunları fark ettikten sonra bu yöndeki davranışlarımı da daha kolay yakalamaya başladım zaten.
Eski davranışları sürdürmemenin tek yolu da beyni eğitmekten geçiyor biliyorsunuz.
Bence psikolojinin hatta insan olmanın en güzel yanı bu.
Kendi iradenle kendi beynini eğitebiliyorsun.
Bu muhteşem bir şey.
Hangi davranış biçimini aktifleştirirsen o kas o kadar çalışıyor ve senin düşünme şeklinde değişebiliyor zaman içinde.
Bu gerçekten müthiş.
Sadece bunun için biraz farkındalıklı olmak lazım.
Benim farkındalığım nasıl başladı onu hatırlamıyorum.
Muhtemelen böyle podcastlerde, kitaplarda denk gele gele bir yerde bir noktada bir ışık yandı bu alma verme dengesi konusunda.
Umarım şu an birilerinde de ışık yanıyordur.
Çünkü bu konu bana kalırsa günlük hayatta birçok şeyin anahtarı niteliğinde bir konu.
İkili enerjiden eğril enerjiye kadar, ikili ilişkilerin akışta güzellerlemesinden, iş yerindeki performansınıza kadar her şeyi çok etkiliyor bu.
Kişi ile enerji muhabbeti çok fazla dönüyor zaten biliyorsunuz.
Aslında çok dönmesinin sebebi erkeklerin son yıllarda gerçekten biyolojik ve kitlesel bir evrim geçiriyor olması bence.
Yine antibilimsel konuşuyorum ama ya erkeklerin ne oldu cidden?
Hani duran bir enerjideler.
Bu işlerin mesela şöyle olması gerekmiyor mu?
Atıyorum bir erkeksin, bir kızı beğendin.
Ya gidersin abicim açık net olursun.
Ben seni beğendim, görüşelim mi dersin?
Çıkarsın bir yemeğe, yemeğini belli edersin.
Bu kadar basic, bu kadar düz bir şeyken şu anda erkekler yani şaka gibiler.
Gerçekten de hiçbir şekilde harekete geçmiyorlar.
Tabii hepsi diyemem ama bence çoğu böyle.
Böyle pasifler, cesarsız gibiler, ne bileyim her şeyi karşı tarafa bırakıyorlar.
Mesela bu hesap ödeme muhabbetleri falan da.
Ya tamam ben öğrenci insanlara, yeni başlayanlara hiçbir şey demiyorum gerçekten.
Ama 30'una yaklaşan bir erkeksen bir kızı yemeğe çıkarıver ya.
Artık çalışıyorsun, işindesin, gücündesin.
İyi kötü bir para kazanıyorsundur yani.
Bu zaten bence parayla alakalı bir şey değil.
Tamamen erkeğin enerjisiyle alakalı bir şey ama.
Yani yemeğe çıkaramıyorsan da dateleme.
Hesap bölüşmek ne bileyim kıza ödetmek falan tasvip etmiyorum.
İsteyen istediği kadar linçleyebilir valla bu konuda.
Zaten geçenlerde psikolog bir kadın var ya.
Psikolog da işte bir tane instagram hesabı da var garip bir hesap.
Esra Ezmeci diye bir kadın.
Onu linçlemişlerdi bu konuda.
Ama kadın orada doğru söylüyordu aslında.
Kadın ben hesap ödemem diyor.
Ödesem kralını öderim.
Böyle bir gücüm var. Ama karşımdaki erkeğin bunu yapabilmesi lazım diyor.
Bir erkek yemeği bile ödemekten çekiniyorsa benim hayatımdan bu erkeğin ne katkısı olacak falan diyor.
Buna tamamen katılıyorum.
Ya şu ekonomide herkesin zorlandığını biliyorum.
Her zaman her şey bir tarafa yüklenmeli işte her şey bir taraf yapmalı falan gibi bir şey demiyorum tabii ki de.
Özellikle ilk zamanlar bence masada böyle hesap bölüşmedir.
Ne bileyim hesap muhabbeti dahi olmamalı.
O kadar basit bir konu ki gerçekten 2023 yılında neden hala bunu tartışıyoruz bilmiyorum.
Hele de yani şu an 28 yaşındayım.
Benim yaşımdaki erkeklerin hala böyle olduğunu gördükçe 20 yaşında 15 yaşında gibi davrandıklarını gördükçe garip geliyor.
Çünkü ben bunu arkadaşlarıma yaparken bile rahatsız oluyorum artık.
Sonuçta hepimiz bir şekilde para kazanıyoruz ve O masada hesap geldiğinde öyle güzel muhabbetin üzerine, güzel bir yemeğin üzerine işte şuradan 200 lira, şuradan 300 lira çekeyim falan diye hesap bölüşmek
bilmiyorum artık yakışmıyor bence.
Ama işte dediğim gibi ve devamında bahsedildiği gibi erkekler prenses ve popolanmayı ister bir haldeler şu anda.
Akışa yön vermiyorlar, alma verme dengesinde alan tarafta olmak istiyorlar.
Bu da dişil taraf zaten.
Eril enerji verme enerjisidir.
Dişil enerji alma enerjisidir.
Hiç speklen yumurta gördünüz mü falan diyorlar ya bu dişil enerji eril enerji muhabbetinde.
Yani öyle insan biyolojisi, insan doğası zaten bu şekilde yaratılmış.
Human design bu şekilde oluşturulmuş.
En azından ben buna inanıyorum.
Bizim de artık kadınlar olarak alma enerjisini korumamız lazım.
Zaten ben başka bir bölümde şeyden bahsedeceğim.
O konuya bu ara gerçekten çok takığım.
Bu feminizm adı altında bize yüklenen amelelikler var ya.
İşte sen hem güçlü kadın olacaksın, hem çalışacaksın, paranı kazanacaksın.
Evine gelip evinle de ilgileneceksin.
Evleneceksin, çocuk yapacaksın ama dışarıda da hesap ödetmeyeceksin.
Çünkü sen ayaklarının üzerinde durursun.
Ya bu ne ya? Bu ne gerçekten?
Bu nasıl bir amelelik?
Bu feminizm kariyer falan değil.
Bu bildiğin sömürü zaten.
Neyse onu başka bir bölümde anlatacağım.
Hatta bir iki bölüm sonra muhtemelen onu konuşacağız.
İşte dediğim gibi ve devamında bahsedildiği gibi erkekler çok prenses şu an.
Pohpohlanmayı ister bir haldeler.
Akışa yön vermiyorlar.
Alma verme dengesinde alan tarafta olmak istiyorlar.
Ki bu da dişil taraf zaten.
Eril enerji verme enerjisidir.
Dişil enerji alma enerjisidir.
Bizim artık kadınlar olarak alma enerjisini korumamız lazım.
Tabii hiçbir şekilde kötüye kullanma, menfaat dengesini bozma, böyle kötü niyetlerle söylemiyorum bunu.
Ama tamam ben bunu hak ediyorum.
Gerektiğinde yardım alabilirim.
Ben de insanım ve başka insanlara ihtiyaç duyuyorum.
Değerliyim. Biri bana bir jestte bulunabilir gibi düşüncelere beynimizi alıştırmamız, bu davranış kalıplarını beynimizde oturtmamız lazım.
Zaten bunların hepsi bir paket aslında.
Bu davranış kalıpları oturdukça dişil enerji de yükseliyor.
O zaman eril insanları kendine çekiyorsun.
Karşındaki insana kendisini daha iyi hissettirebiliyorsun gibi gibi bir sürü örnekleri var.
Müslüm Gürses'ten başlayıp dişil enerjiye kadar geldik.
Son olarak ben tekrar şarkıya dönüp hatalarına Nilfer verdiğiniz, sevgisizliğine kart verdiğiniz insanları düşünmenizi istiyorum.
Daha doğrusu bu insanlardan hareketle kendinizi, kendi hayatınızı, kendi düşünce kalıplarınızı fark etmenizi istiyorum.
Mesela defalarca tekrarlanan hatalara karşı neden bu kadar affedici oldunuz?
Bu erdemli bir affedicilik mi sizce?
Yoksa hep düzelmesini umut ettiğiniz kısır bir döngünün içinde misiniz?
O kısır döngüyü neden kıramıyorsunuz?
Orada size konfor alanı sağlayan ne var?
Karşınızdakinin sevgisizliğine rağmen açtığınız kalbinizi düşünün.
Sizin hayatınızın, geçirdiğiniz zamanın karşınızdakinden sevgi görmeyi bekleyecek kadar değeri yok mu?
Yoksa tabii ki değeri var ama o sevgiyi bekleme hali derinlerde bir yerde babanızın gözünde aradığınız sevgi kırıntısıyla mı ilgili?
Biraz sert sorular oldu farkındayım ama bazen kendimize gelmemiz için bunları düşünmek zorundayız.
O konfor alanından çıkmadan biraz kendini challenge'lamadan yani kendini zorlamadan daha güzel yerlere ulaşamıyorsun.
Ama biraz kendini zorladığında sonu çok güzel yerlere çıkıyor bana güvenin.
Şimdi bölüm sonu şarkısı geliyor ve hayır Nilüfer değil.
Bu hafta hiçbir hataya Nilüfer vermemenizi dileğiyle.
Hoşçakalın. Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
