
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde hayal kırıklıklarımızın sebep ve sonuçlarından kendi bahçemizi yaratmaya Bilinç Akışı'nda kalıyoruz. 🫂
Instagram: zeynepkelesin
Apple podcastte puanla
Youtube için tıklayın
Tiktok için tıklayın
Twitter için tıklayın
İletişim için: info.bilincakisipodcast@gmail.com
Transkript
Ben de en son kalbim çok kırıkken dinlemiştim.
Adler bu şarkıyı çok sevdiği ve evlenmek istediği ama ilişkilerini saklayan ve sonunda ondan ayrılan eski erkek arkadaşına yazmış.
Bir röportajında bu şarkıdan dahi bir şarkı yazabileceğini sanmadığını, bu şarkının onu o yapan şarkı olduğunu söylüyor.
Kalbini en çok kıran şey Adeli Adel yapmış aslında yani.
Bazen fark etmesek de bizim için de böyle oluyor aslında.
Hayattaki tüm kalp kırıklıklarımız, hayal kırıklıklarımız, tökezlemelerimiz bizim içimizde dönüşümlerden birine hizmet ediyor.
Çok spritüel bir yerden konuşmak istemiyorum böyle kafayı kırıp inzivaya çekilen insanlar gibi.
Ama yaşadıkça ve yaşaldıkça deneyimlediğim şey bu oldu.
Benim bugün bu podcast çekmemi sağlayan şey, yani bu podcast kanalını açmamı sağlayan şey aslında koca bir kalp kırıklığıydı.
Kalbim o kadar kırılmıştı ki iyileşmiş haline daha yeni yeni alışıyorum.
Ama oraya gelmeden önce hatırladığım ilk hayal kırıklığını düşündüm bu bölümü çekmeden önce.
12 yaşındayım, bir kulüp voleybol takımındayım.
Voleybol oynamayı o kadar çok seviyorum ki...
Ama daha önceden kurulmuş bir takım bu ve ben bir türlü takıma ait olamıyorum.
İlk sezonun sonunda hoca beni yanına çağırıyor.
Yazın antrenmanlara gelme, Eylül'e seçmelere gel tekrar görüşelim falan gibi bir şeyler diyor.
Ben tamam diyorum, ailemin salona gönderdiği taksiye biniyorum ve o takside eve gidene kadar ağlıyorum.
Ama böyle bir ağlamak yok.
Hani ağlamaktan içinizin çıktığını hissedersiniz ya.
Ben bunu ilk kez o yaşta hissediyorum.
Eve gidiyorum, anneme söylüyorum.
Annem, ha kovuldun yani deyip suratıma bile bakmadan salata yapmaya devam ediyor.
İki yıl sonra liseye geçiyorum ve seçmelerde direkt takıma alınıyorum.
Sonraki yıl turnuvaları izleyen bazı antrenörler tarafından kulüp takımlarına isteniyorum.
Lise hayatım sadece ama gerçekten sadece voleybol oynayarak geçiyor.
Sonra üniversiteye geçiyorum.
İlk yıl takımda yani böyle pek de iyi insan yok.
İkinci yıl okula bir geliyorum.
İşte üniversitedeyim. Spor odasında bizi topluyorlar.
Karşımda milli oyuncular.
İşte o yıl spor bursuyla milli oyuncular bizim okula gelmiş.
6 kişilik az kadroda 5 milli oyuncu ile birlikte ben oynuyorum.
E şimdi böyle anlatınca da sanki bir Hande Baladın doğmuş.
falan böyle bir geri dönüş hikayesi yaşamışım gibi oldu ama öyle bir şey olmuyor.
Aslında bu süreçte kolumda manşet aldığım yerde 13 yıl boyunca uğraştığım ciddi bir rahatsızlık yaşıyorum.
Bunun 8 yılında yani daha bu birkaç aya kadar aslında hiçbir şekilde voleybol oynayamıyorum.
Kolumu yeterince kullanamıyorum ve sevdiğim sporları yapamıyorum.
Şimdi Büyüdükçe vücudun yarattığı her şeyin psikolojik bir sebebi olduğuna inanmaya başladığım için tam nedenini hala çözemesem de, yani o konudaki işte kolumdaki voleybol,
o kadar kırıklığıyla alakalı, bunun bir tesadüf olmadığını düşünüyorum.
Şimdi oradaki sebepler bir yana, sizce ilk takımdan çıkarıldığım zaman sebebi yeteneksiz olmam olabilir mi?
Eğer yeteneksizsem sonra nasıl iyi yerlere geldim?
Birden yetenek mi yüklendi?
O zamanlar çocuk haklıyla böyle olduğunu sanmıştım ama şu an baktığımda profesyonel bir antrenörün yani benim ilk kulüpteki antrenörümün 12 yaşındaki bir çocuğun yeteneğini
çok net bir şekilde görebileceğini biliyorum.
Ama sorun şu ki profesyonel spor bambaşka bir şey.
Çok disiplinli olmanız gerekiyor.
Hem sizin hem ailenizin.
Siz çocukken ailenizin o salona gelmesi, o antrenörlerle görüşmesi, antrenörlerden ve takımdan, o teknik ekipten o yönlendirmeyi alması gerekiyor.
Antrenmana geç kalmamanız, maça gitmemezlik yapmamanız gerekiyor.
Bunlar söz konusu belli değil aslında.
Ama ben o zamanki o süreçte o kadar yalnızdım ki.
Annem çalışmamasına ve arabası olmasına rağmen bana taksi ayarlamışlardı.
Beni antrenmana o taksi götürüyordu.
Alınacak ve yapılacak şeyleri ben kendi kendime anlamaya çalışıyordum.
Tüm veliler ve sporcular önceden tanışıp yıllardır aynı takımda oldukları için...
büyük bir işbirliği içindelerdi.
Benim kendi kendime oraya uyum sağlayacak yeterliyim yoktu.
Nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Daha doğrusu yapabileceğimi bile bilmiyordum.
Öyle aralarını almıyorlar falan diye düşünüyordum.
Çok kötüydü gerçekten. Zaten böyle kurulu takımlar da yeni insanları aralarına almak konusunda pek hevesli olmazlar.
Mesela şeyi hatırlıyorum. Oradaki velilerin arada bana sorduklarını işte annen nerede Zeynep?
İşte şu ailen gelmeyecek mi falan.
Yani insanlar bana soruyordu ama bir soruyorlar, iki soruyorlar.
Sonra zaten hani kendi çocuğunla ilgileniyorsun.
Başkasının çocuğuyla ne kadar ilgilenebilirsin.
Böyle bana üzülüklerini gerçekten o yaşta bile anlayabiliyordum.
1-12 yaşlarındaydım.
Mesela herkesin ailesi tribündeyken ben hep sahada yalnız oluyordum.
Yani orada hep yalnız hissediyordum.
Antrenman çıkışı, karanlık havada herkes gittikten sonra tek başıma taksisi bekliyordum.
O taksi hep geç kalıyordu, bir de ıssız bir yerdi falan.
O yaşta bir takıma dahil olmak sadece top oynayabilmek ve sadece yatkınlığının olması değildi yani.
Beslenme, disiplin, psikoloji hepsinin aile desteğiyle takibi gerekiyordu.
Ama benim ailem asla ilgilenmiyordu ve asla takmıyordu.
Bence ilgilenmeleri gerektiğini bile bilmiyorlardı.
Bir kez maça gelmişlerdi, onda da ikinci sette çıkıp gitmişlerdi.
sıkılmışlar. Zaten ikinci sete geçmek yarım saat falan sürüyor.
Garip olansa babam da gençliğinde profesyonel bir sporcuydu.
Muhtemelen ailesinden gördüğünü o da bana yansıtıyordu aslında.
Neyse ben ilk o zaman bu kadar büyük bir kalp kırıklığına maruz kaldım.
Ama çok sonradan çok çok sonradan anladım ki annemin bana kovuldun yani dediği takımdan kendisi kovulmuştu aslında.
Peki onları suçlayabilir miyim?
Bence hayır. Çünkü onlar bu kadarını biliyordu ve farkında bile değillerdi.
Babam kendi babasından gördüğünü bana yaşatmıştı evet.
Ama belki onun için bana voleybol ayakkabısı, voleybol dizliği almak falan verdiği en büyük destekti.
Ben normalde ebeveynleri aklayan ve onların olumsuz hareketlerini ya ama şu öyle yapmak istemedi falan diyen bir insan değilim asla.
Önceki bölümlerden de bu çok net bir şekilde görülebiliyor zaten.
Ama bu senaryoda kimseyi suçlayamıyorum.
Bazen bizim hayallerimizle yanımızdaki insanların yeterliliği uyuşmadığında hayal kırıklığı oluşuyor.
Bazen gerçekten o şey bize sadece nasip olmuyor.
Belki de nasip olmaması gerekiyor.
Neyse o ilk hayal kırıklığım bu şekildeydi.
Ondan sonra 15 yaşına kadar da genelde arkadaşlarımızdan hayal kırıklığına uğruyoruz.
Çocuklar o kadar acımasız ki farkında olmadan hepimiz çok zorbalanarak ve zorbalayarak büyüyoruz.
Bu zorbalıklar inanılmaz kalp kırıklıkları ve travmalara yol açıyor.
Sonra ergenlik döneminde başka hayal kırıklıkları başlıyor.
Çocukluk ve ergenlikte yaşadığımız bu hayal kırıklıklarını bir şekilde çözmek zorundayız.
Yoksa insanda bazen kilo olarak, bazen özgüvensizlik olarak, bazen hastalık olarak kalıcı hasarlar bırakıyorlar.
Ama sonrasında üniversiteden itibaren yaşadığımız her düşüşü, her kalp kırıklığını ben seviyorum aslında.
Yaşarken sevmiyordum tabii ki ama şu an artık 30 yaşıma yaklaşırken bunların hepsinin toplanıp bugün beni ben yapan şeyler olduğunu fark ediyorum.
Ve hepsine teşekkür edebiliyorum.
Bence anlamamız gereken şey her bir hayal kırıklığının, her bir kalp kırıklığının bizim dönüşümüze katkı sağladığını fark edebilmek.
Gerçi bunu her olay için söyleyebilir miyiz?
Onu da bilemiyorum. Bazen de sanki...
Az önce dediğim gibi hani sadece nasip olmuyor sanki.
Ne kadar uğraşsak da, ne kadar emek versek de bazen o şey bize nasip olmuyor.
Bunun sebebi de aslında bize daha iyisinin gelecek olması muhtemelen.
Veya o senaryoda, o istediğimiz senaryoda o an için iyi gözüken şeyin belki de hayatımız için iyi olmayacak olması.
En azından ben buna inanmak istiyorum.
Bazen diyorum ki mesela belki de o takımdan çıkarılmasaydım veya kolumda sorun yaşamasaydım, voleybolla ilgili her şey istediğim gibi gitseydi çok daha büyük bir sakatlık yaşayacaktım.
Ne bileyim. Veya kendimi mi kandırıyorum, kendimi mi rahatlatıyorum?
İnanın bilmiyorum. Zeytin Ağacı dizisindeki bir replikte bazı yollar biz yolda kaybolmayalım diye bize kapanır diyordu.
Ben buna bir şekilde inanmak istiyorum sanırım.
Buna inancımı yitirdiğimde, yani The Heist'in bulunmak için bizi bir yerlerde beklediğine inancımı yitirdiğimde çok üzülüyorum çünkü.
Ağlayacağım şu anda. Sanki hayat bazen hep hayal kırıklıklarıyla, hep bir şeylerin düzelmesini beklemekle geçecek gibi geliyor.
Yani size nasıl oluyor bilmiyorum.
Veya size ne oldu da siz şu anda bu podcast'ın başlığını görüp bunu dinlemeye başladınız bilmiyorum.
Belki en yakın arkadaşınız size çok büyük bir ayıp etti.
Belki sevgilinizle, eşinizle çok büyük bir kalp kırıklığı yaşayarak ayrıldınız.
Belki işinizi kaybettiniz.
Şu an her ne yaşıyorsanız o duyguyu sonuna kadar yaşamanız gerektiğini biliyorum.
Ağlamak mı istiyorsunuz?
Kendinizi tutmadan, içinize atmadan ağlamanız gerekiyor.
Bunu zaten artık psikologlar herkes yani bangır bangır bağırarak söylüyor.
Her yerde görüyorsunuzdur.
Çünkü o an ağlamadığınızda en basitinden şey oluyor.
Yani sonradan o en kötü anda ortaya çıkıyor.
Hani ne bileyim bazen şey olur ya.
Mesela normal bir gün yaşıyorsunuzdur.
Diyelim kek yapıyorsunuzdur.
Kek kabarmaz ağlamaya başlarsınız.
Yani ben sanmıyorum ki insan keki kabarmadığı için ağlasın.
Ya da bazen toplum içinde ağlayasınız gelir.
Bankada memurla konuşurken o bir anlık ekrana baktığı sürede Hani burnunuz sızlamaya başlar, o gözyaşı oraya kadar gelmiştir ve gözünüzden damla damla yaş akmaya başlar
ve siz tutamazsınız.
Veya top taşımada falan.
Her neyse yani. Dışa vurulmayan her duygu ya üzüntüyle ya sinirle ya hastalıkla bir şekilde bedende kayıt altına alınır.
Bakınız Trauma Psikiyatrı Kolkun Beden Kayıt Tutar adlı kitabı.
Bazen de hayal kırıklıklarını yaşadıktan sonra Biliyordum böyle olacağını dersiniz.
Bu sizin mükemmel içgörünüzden veya altıncı hissinizden kaynaklanmaz tabii ki.
Bu sizin kendi gerçekleşen kehanet dediğimiz.
Kendi içinizde ve bilinçaltınızda neye inanıyorsanız beyninizin bu inancı haklı çıkarmak için çaba harcaması ve davranışlarınızın da O yönde olmasından.
Dolayısıyla inandığınız şeyi gerçeğe dönüştürmenizden kaynaklıdır.
Mesela bir ilişkiye başlarken ya ben kesin aldatılacağım.
Erkekler zaten hep aldatır diye düşünürseniz hatta düşünmeseniz bilesin aklınızda bir yerlerde bu inanç varsa aldatılmaktan başka bir sonuç edemezsiniz.
Geçmiş olsun. Ben bunu sizin suçlamak için demiyorum.
Ama ya bilinçaltındaki korkulardan bilinç dışınız kendinizi öyle bir partner seçmiştir ya da kendi gerçekleştiren kehaneti yaşayarak siz bu enerjiyi
gerçekleştirmişsinizdir.
Siz derken yani lafın gelişi hepimizden bahsediyorum da konuşmanın gidişatı size evrildi bizden.
Neyse yani dediğim gibi ya da bu enerjiyi siz kendiniz gerçekleştirmişsinizdir.
Hadi enerjiyi de bir kenara koydum.
Ya eskilerin çok basit bir lafı var.
Bir şeyi kırk kere söylersen olur.
Anadolu'daki eskiler tabii bu.
Avrupa'daki eskiler mesela analitik psikolojinin kurucusu olarak kabul edilen Carl Gustav Jung bilincimize getirmediğimiz her şey karşımızda kader olarak çıkar der.
Yani her olayda mağdur psikolojisine girip ağlanıp vahlanmak yerine yaşadığımız hayal kırıklıklarının bir sebebinin de travmalarımız ve inançlarımız olduğunu fark etmemiz gerek.
Kendi üzerimize çalışmamız gerek.
Eğer süreci doğru yönetebilirsek aslında her bir hayal kırıklığından sonra yani ilk sıcağı geçtikten sonra kendi kendimizi masaya yatırabiliriz.
Daha önce buna benzer bir şey yaşadık mı?
Bu olayı yaşayacağımıza dair korkularımız, inançlarımız...
...var mıydı?
Benzer bir şey yaşadıysak orada nasıl bir örüntü olabilir?
Bu soruları sorup cevaplarına kendimiz çalışabiliriz.
Eğer bir destek alıyorsak tabii ki bu çok daha kolay olacaktır.
Burada geçen bir tane böyle örüntü buldum kendimde.
Bayağı düşündüm bir şeydi yıllardır.
Sonra tekrar yaşadım aynı şeyi ve bir örüntü yakaladım.
Kendim hani kendimce.
Sonra hemen terapiste gittim.
Çünkü gerçekten çok merak ediyordum bu örüntü mü gerçekten yoksa tesadüf mü falan diye.
Terapiste anlattım.
Terapist böyle yaptı. Benim daha önceden de uzun süre gittiğim bir terapist ve genel hatlarıyla beni bildiği için hani yaşadıklarımı falan.
Terapist böyle yaptı.
Her şey bir örüntü olmak zorunda değil.
Bazen sadece modern zamandaki insanlardan dolayı da böyle şeyler yaşayabiliyoruz falan dedi.
Ama tabii ki biz yine bence örüntüleri yakalayabiliriz.
Çünkü aslında psikoloji, evren, anatomi, anatomi değil astronomi, reenkarnasyon her neyse Hepsinin temelinde içinde olduğumuz bu sistemde ders alınana kadar
devam ediyor. Ağ olayındaki hayal kırıklığını kendi içimizde çözemez ve iyileşmemiz için kullanamazsak olay bu sefer B olacak.
İnsanlar değişecek ama aynı hissi sistem bize tekrar tekrar yaşatacak.
Tanrılar okulunda dediği gibi her şey bizi iyileştirmek için gelir.
Bizim yapmamız gereken tek şey başımıza gelen olaylardan almamız gerekeni alarak puzzle'ımızı tamamlamaya çalışmaktır.
Yani kendimizle yüzleşmektir.
Sonra eğer mümkünse bizi hayal kırıklığı yaşatan kişilerle konuşmak da yani nasıl diyeyim interaktif yüzleşme mi diyeyim artık buna bir geri dönüş almak mı diyeyim bizim kendi
içsel yolculuğumuza müthiş bir katkı sağlayabilir.
Burada aslında en önemli şey Bizim kendimizle olan ilişkimiz.
O yüzden kesin olarak biten bir ilişkiden sonra aşk, arkadaşlık, iş her neyse bu.
Olayın muhatabını geri bildirim alabiliriz.
Bu geri bildirim bizim o an yapacağımız gururdan, utanmamızdan, her şeyden çok daha kalıcı bir katkı sağlayacaktır bize.
Tabii bu her zaman yapılamıyor.
Yani çok büyük bir şirketten kovulduysanız yöneticinizden geri bildirim alamıyorsunuz.
O yüzden eğer bunu yapamıyorsak...
Bize kalp kırıklığı yaşatan her şey ve herkese içimizdeki her şeyi yazabiliriz.
Bir mektup yazmak gibi düşünün yani bunu.
Kimsenin okumayacağını bilerek böyle dibini sıyırana kadar içinizdeki hislerin her hisse, duyguyu, düşünceyi yazmaktan bahsediyorum.
Bunu yazdıktan sonra sadece yakın ama.
Yani yakın veya denize atın, yok edin.
Zaten yakacağınızı bilince çok daha rahat yazacaksınız.
Yabancı bir arkadaşım İspanya'daki Kamino rotasını tamamlamıştı.
Kamino rotası da şey, Hristiyanların haccı olarak da biliniyor.
Onlar için, Hristiyanlar için inancı denileştiren manevi bir rota aslında.
Ama onun yanında derin bir içsel dönüşüm rotası olarak kullanılıyor.
Dünyanın her yerinden buraya katılan insanlar var.
Bu yolculuk boyunca kendilerini keşfediyorlar, sınırlarını zorluyorlar.
Hem psikolojik hem de fiziksel olarak.
Yürümesi de zor bir rota bildiğim kadarıyla.
İşte o rotayı tamamlarken yeni insanlarla tanışıyorlar.
Tanıştıkları insanlar da zaten tevafuk mu diyeyim.
Yine kendi içsel dönüşümlerine katkı sağlayacak insanlar orada karşılarına çıkıyor.
Neyse arkadaşım o rotayı tamamlamış.
Malatya'ya gelmişti. Sahile gittik bir gün.
Dünyanın her yerinden gelen alakasız 5-6 arkadaşız.
Böyle ortamlarda bir anda şey olur ya derin bir sohbet dönmeye başlar.
Herkes kendi çok rahat bir şekilde açar.
Ben bunun sebebini aslında bilmiyorum.
Hem oradaki insanların enerjisiyle de alakası var tabii.
Ama farklı ülkelerden gelen insanlarla böyle bir şey yaşandığında insanlar diğer insanlar tarafından yargılanmayacağını bence daha çok düşünüyor.
Çünkü... Ya bana da öyle oluyor mesela.
Kendi milletimden kendi dilimde bir şey anlattığımda sanki daha kolay yargılanabilirmişim gibi geliyor.
Ama tanıştığım başka insanlar, başka ülkelerden insanlar çok daha kucaklayıcı oluyor.
Ya da bana öyle denk geldi bilmiyorum.
Neyse orada böyle derin bir sohbet dönmeye başladı.
Bu arkadaşım da devamlı taşlara bir şeyler yazıyor sahilde.
Macarca yazıyor zaten biz anlamıyoruz.
Sonra bize gösterdi.
Ama taş öyle bir dolu ki ben taşa kalemle bir şeyler yazılabileceğini orada gördüm.
Bir sürü şey yazmış.
Ne yapacaksın bunu dedim.
Denize atacağım dedi.
Ben de o zaman kişisel dönüşümün keyfini bile bilmiyorum.
Meditasyonla falan dalga geçtiğim cahiliye devrimindeyim.
Neyse şey dedim.
Neden yazıyorsun o zaman dedim denize atacaksan.
İnsanlarla yüzleşmek için dedi.
Size yemin ederim o an hiçbir şey anlamadım.
Ama yıllar sonra... Kendi iyileşmemde bu tarz bir şey yaptığımda anladım o çocuğun orada ne yaptığını.
Belki siz de şimdi anlamıyorsunuz benim dediğim şeyi.
Neden yazayım yakacaksam diyorsunuz.
Mesajı ona yazayım ne bileyim zaten engellemiş beni diyorsunuz.
Bir kere sizi engelleyen birine iletilmese bile o mesajı atarak kendi iyileşmenize katkı sağlayamazsınız.
Yine reddedilmiş olursunuz çünkü.
Veya attığınız mesaj iletilse de karşınızdaki insandan bir analiz, ne bileyim size katkı sağlayacak bir bildirim gelmeyecekse yani sizin farkındalığınıza yardımcı olmayacaksa o mesaj,
o mesaj atmak sizi ancak geri götürür.
Yazmak ve yakıp yok etmekteki amaç ise aradaki bağları kesmek ve hafiflemektir aslında.
Yüzleşip o hissi ve o kişiyi işinizden uğurlamaktır yani.
Bağ kesmek deyince bu arada benim denediğim en aptalca ya da kulağa aptalca gelen deyim.
Ama en işe yarayan şeylerden biri olan bağ kesme meditasyonunu da utanarak öne edeceğim.
Tüm tuşlara basalım.
Eğer işle ilgili bir şey kaybettiyseniz bu uzun süreli motivasyon kaybı bile olabilir.
Bir iç muhasebe yapın evet tabii ki.
Ama şunu da bilin. Bir kez yaptıysanız daha önce.
Bir daha yaparsınız. Bu insanı bazen ertelemeye sürükleyen bir his oluyor.
Bir süre boş vermesine sebep oluyor.
Ama bir kez başardığınız bir şeyi tekrar başarmamanız için hiçbir sebep yok.
Mesela zengin çöküşü diye bir şey vardır ya.
Zengin insanlar iflas ettiğinde yine bir standartta kalırlar.
Çünkü bilirler ki oradan yine çıkacaklar.
Bir kez yaptılar yine yapacaklar.
Sadece biraz zaman gerekiyor.
Bir başarısızlık, bir kayıp, bir hayal kırıklığı hayatınızın sonu değil.
Kimse hayal kırıklığından ölmedi.
Sadece biraz zaman lazım.
Böyle hiçbir şey sihirli annemdeki gibi parmak şıklatarak olmuyor.
Kendinize siz biraz zaman verin, duygularınızı yaşayın.
Ve sonra elinizden gelene odaklanın.
Aslında biz maddi şeylere o kadar anlam yüklüyoruz.
Yani daha doğrusu maddi şeylere o kadar odaklı yaşıyoruz ki.
O materyallere fazla bağlanıyoruz.
Materyallere fazla bağlanmaya, duygulara sıkı sıkıya tutunmaya çok da gerek yok.
Biz o duyguları lehimize kullanabiliriz sonuçta.
Tüm şarkılar, filmler, kitaplar, resimler bazı duyguların birikmesiyle oluşuyor.
Biz de içimizde birikenleri yaratıcılığımıza kullanabiliriz.
Kurt Cobain'in bir sözü vardı.
Trajedi için teşekkür ederim, sanatım için buna ihtiyacım vardı diyordu.
Sanatçıların genelde olumsuz duygulardan beslendiğine çok güzel açıklıyor bu söz.
Biz de kırgınlıklarımızı üretime dönüştürebiliriz.
Hayatta kalıcı olabilecek tek şey ürettiğimiz şeyler çünkü.
Nasıl bir üretim olursa olsun bu tabii.
Yani illa kırgınlıklarımızdan büyük sanatsal eserler de oluşturmak zorunda değiliz.
Mesela benim dedem öyle bir yıl oldu.
Tüm hayal kırıklıkları, kaybettikleri, kalp kırıklıkları onunla birlikte yok oldu.
Ama biz hala onun yaptığı balığı yiyoruz.
Neyse bir diğer şey de belki de en başta söylemem gereken şey doğada vakit geçirmek, yürümek, toprağa basmak, bir ağaca dokunmak.
Wizard Liz diye bir kız var.
Youtube'da tavsiyeler falan veriyor.
Geçen Instagram'da da paylaşmıştım.
O bir videosunda ağaca sırtınızı yaslayın ve ağacın sizin üstünüzdeki tüm kötü enerjileri, yükleri hepsini bunların aldığını hayal edin diyordu.
Hani ağaçlar bize temiz, oksijen sağlar.
Doğa iyileştirir mentalitesiyle.
Ya bu kadar basit bir şey.
Ve yapılabilecek en kolay ve en bedava şey muhtemelen.
Onun haricinde sanat, yani sanatla iç içe olmak her zaman çok iyi geliyor.
Lisedeyken bizim bir edebiyat hocamız vardı.
Edebiyatı öyle bir sevdirdi ki bize.
Ağzından çıkacak her kelimeye böyle bakardım.
Ama anlamadığım şey, En sevdiği şiir Behçet Necati Gil'in Sevgilerde şiiriydi.
Bir insan Orhan Veli varken, Ümit Yaşar Oğuzcan varken neden gidip bu şiiri severdi?
Artık anlıyorum.
Çünkü o şiir büyüdükçe benim de en sevdiğim şiirlerden biri oldu.
Şimdi burada şiiri okumaya başlıyormuşum.
Neyse kimse şiirleri sesle okumasın da siz bir açın okuyun.
Kaynakçıya da ekleyeceğim.
Bu şiir belli bir yaşa gelmiş ve hayata sevgiye dair umudunu bulamamış bir insanın hayal kırıklığını anlatıyor aslında.
O şiiri de Zeynep Hoca'yı da ben yeni yeni anlıyorum.
Sezen Aksın'ın şarkı sözlerini de yeni anlıyorum.
Gurur ve önyargıdaki hayal kırıklıklarını da yeni anlıyorum.
Ve bunların hepsini anlamaya bayılıyorum.
Sanatı böyle bir yerinden yakalayıp içimdeki duyguyu açığa çıkarmamı sağlamasına kanırtıyormuş gibi gözüküp aslında beni beslemesine bayılıyorum.
Böyle zamanlarda o yüzden bir film izleyin, ağlayın.
Bir şarkının sözlerindeki anlamı yakalayın.
Mesela Someone Like You, en başta dinlettiğim şarkı.
Sözleri o kadar basit ama o kadar derin ki aslında ve klibi de güzel.
Klipte kadın Paris'te böyle köprüler boyunca yürüyor.
Çok güzel. Sanat bunun için var zaten.
Art Hills. Sanat iyileştirir.
Biz aslında yaşadığımız her bir olayda kendi iyileşmemize odaklandıkça ve o olayın iyileşmemizdeki yerini anlamlandırdıkça yavaş yavaş kendi bahçemizi yaratacağız.
Ben kendi bahçemi en başta bahsettiğim en büyük hayal kırıklığım sayesinde yarattım.
O hayal kırıklığı bana öyle kapılar açtı ve hala açıyor ki son 3 yılda kendi içimde ilerlediğim bu yola inanamıyorum.
İlk zamanlar küfürler etsem de şu an o hayal kırıklığına şükrediyorum.
Çünkü onun sayesinde kendi bahçemi yaratabildim.
Eski latince bir sözde dediği gibi artık taşındığım her yerde çiçek açacağımı biliyorum.
Bir hayal kırıklığına şükredeceğim aklıma gelebilir miydi mesela?
Gelemezdi. Ama zaten bizim aklımızın ve irademizin çok daha üstünde bir sistemin içindeyiz.
Biz o sistemi... hayatın bizim için planladığı büyük resmi hiçbir zaman tamamen anlayamayız.
O yüzden anlık duygularla evet belki isyan edebiliriz, üzülebiliriz, kaos içinde kalabilir ve bu kaosları anlamlandıramayabiliriz.
Ama o kaoslar eninde sonunda bizim lehimize işleyecek hale gelir.
Biz bunu ne kadar erken fark edebilirsek o kadar güzel bir şekilde lehimize işletebiliriz.
Mesela bu podcast bir hayal kırıklığı sonucu kilometrelerce yürürken müzik dinlemekten sıkılıp podcast dinlemeye başlayan, yüzlerce psikolojik podcast bölümü dinleyip kendi içinde bir şeyleri
fark eden ve kendisi üretmeye başlayan biri tarafından kaydediliyor.
Dünyanın en önemli bölümü mü bu?
Değil tabii ki. Ama belki dinleyen bir kişi de ışık yakacak.
O bir kişi kendi ışığını başka bir kişiye yansıtacak.
Hayattaki bu kelebek etkisini biz hiçbir zaman öngöremeyeceğiz.
Ve hayatın güzelliği de burada.
Adele adel yapan en büyük hayal kırıklığıydı.
Hepimizin hayal kırıklıkları aslında en büyük değişimlerimizin başlangıcı oluyor.
O hayal kırıklığından, o kalp kırıklığından ve kayıplardan öğrendiklerimiz ve dönüştüğümüz kişi geçici olarak hissettiklerimizden çok daha önemli.
Hiçbir insana tesadüfen rastlamadık.
Hiçbir şeyi tesadüfen yaşamadık.
Öğrenmemiz ve fark etmemiz gerekenler vardı.
Rastladıklarımız sadece birer aracıydı.
Venice'nin dediği gibi dans eden bir yıldız doğurabilmesi için insanın içinde kaos olmalıydı.
Geçen yıl en yakın arkadaşımla birlikte biriken tüm hayal kırıklıklarımızı alıp şimdi dinleyeceğiniz şarkının peşinden başka bir ülkeye gitmiştik.
Hep kırgınlıkla dinlediğim bu şarkıyı bambaşka bir ülkede canlı canlı dinlerken kalbimin iyileşmeye başladığını hissetmiştim.
Siz de lütfen sözlerine bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
